7 temmuz 2018 sabahının erken saatlerinde dolar kuru 5.42 TL’yi gördü. Bundan çok değil bir kaç ay önce Mayıs ayında kurun değeri 4 TL idi. Peki ne oluyor da dolar kuru böylesi yükseliyor, dahası 3 ay gibi kısa bir sürede ulusal paranın %30 değer kaybetmesinin sonuçları nelerdir?

1. DOLAR NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ ve NEDEN DEĞER KAZANIYOR?

Halkın diline pelesenk olmuş bu ifade esasında bir yanılgıyı da büyütüyor. Aslında dolar yükseliyor ifadesinden daha arı olan ifade, TL değer kaybediyor olmalıydı. Çünkü yalnızca dolar yükselmiyor, yabancı paraların tümü TL karşısında değerleniyor. Veciz bir ifade, su yükselmiyor, gemi batıyor…

Yabancı para mevhumu yüzyıllardır dünya ekonomisinin bir sorunu olagelmiştir. Bundan yüzyıllar önce iki ayrı ülkenin ticaret yapmasını kolaylaştıran çözüm altındı. Paraların üzerinde her ne kadar o ülkenin saltanat gücünün sembolleri olsa da mal değişiminde kullanılan geçer akçe altın veya gümüş gibi değerli madenlerdi.

Fakat özellikle coğrafi keşiflerden sonra Avrupa’da biriken altın para bolluğu bu altınların güvenliğinin nasıl sağlanacağı sorusunu da beraberinde getirdi. Buna karşılık 16. yüzyılda İngiltere dahiyane bir formül buldu. Altın sahipleri altınlarını Kral’ın güvencesindeki bankaya yatıracak (Bank of England-BOE) banka da altın yatıranlara bir kağıt makbuz verecek. İşte bu kağıt makbuzlar daha sonraları Banknot adını alacak değişim aracının ilk örneği oldular. Gel zaman git zaman tüm ülkeler yavaş yavaş altının kağıt karşılığı Banknot sistemine geçiş yaptılar. Ülkemizde de ilk kağıt para 1840 yılında bastırıldı ve adına Kaime dendi. Anadolu insanı hala “gayme” ifadesini kullanır.

Ancak kağıt para sisteminin gelişmesiyle ortaya bir sorun daha çıktı. Ülkeler merkez bankaları rezervlerinde bulunan altın karşılığı kadar kağıt para basıyorlar fakat karşılığı olmayan para da basabilirler mi? İşte bunu denetleyecek bir mekanizma 2. dünya savaşı sonuna dek oluşamadı. Ta ki 1944 Bretton Woods konferansına kadar…

Bu konferansta galip devletler ABD ve İngiltere kağıt para sisteminin yarattığı sorunları çözecek bir formülde uzlaştılar. Buna göre doğrudan altın karşılığı olan para ABD doları ilan edildi ve 1 ons altın = 35 dolar olarak belirlendi. Bunun anlamı, Amerikan Merkez Bankası’na eğer ki 1 ons altın verirseniz o size 35 dolar vereceğini veya 35 dolar verirseniz size 1 ons altın vereceğinin garantisini vermekteydi. Peki ya diğer ulusal paralar? Onların doğrudan altın karşılıkları bulunmamakla beraber dolar karşılıkları bulunacaktı. Yani uluslararası ticarette kullanılan kilit rol Dolar’ın elindeydi. Sistemin denetimi de Bretton Woods ikizleri olarak adlandırılan IMF ve Dünya Bankasına düşüyordu. Türkiye’de 1947 yılıyla beraber batı bloğunun para sistemine böylece dahil oldu. Türkiye sisteme dahil olduğunda 1dolar =2.8 tl idi ve kur sabitti. Yani Bretton Woods sisteminde bir inip bir çıkan yerli paralar yoktu, uluslararası sistemin kabul ettiği sabit kurlar ile işlem yapılıyordu. (1958 devalüasyonu ile 1 dolar=9 tl olacaktır)

Dikkatli değerlendirildiğinde sistemin ABD’nin tuttuğu iple yaşadığını fark ederiz. Ya ABD karşılığı olmayan para basarsa ne olacaktır? Bu durumda sistemdeki tüm yerli paralar dolar değer kaybettiği için değer kaybedecektir.

Ve korkulan oldu, 1960’ların sonunda ABD kendi cari açığını para basarak kapatmaya başladı ve ABD doları devalüe edildi. Buna karşılık önce Avrupa ülkeleri daha sonra ise diğer ülkeler Bretton Woods sisteminden çıktıklarını deklare ettiler. Bu “de facto” durum ise altın standardını bitirip itibari para sistemini doğurdu. 1970’lerle beraber bir paranın değerini o paranın miktarı ve talebi belirlemeye başladı. Günümüzde de vaziyet budur.

Günümüzdeki para sistemine göre piyasadaki para miktarı artarsa paranın değeri düşer, para miktarı azalırsa paranın değeri artar. Örneğin, Türkiye piyasasında dolar miktarı artarsa dolar değer kaybeder, dolar miktarı azalırsa dolar değer kazanır.

O halde günümüzde Dolar, TL karşısında değer kazandığına göre, buradan çıkacak sonuç Dolar miktarının azaldığı veya Dolar talebinin arttığıdır. Azalan şeyin değeri artar.

2. DOLAR NEDEN AZALIYOR?

Türkiye’nin dışarıdan satın aldığı mal ve hizmetler dışarıya ihraç ettiği mal ve hizmetlerden fazla. Çok ithalat yapıyoruz fakat buna karşılık ihracatımız ithalatı karşılamıyor. Buna dış ticaret açığı deniyor. Dünya ticareti Dolar ile yapıldığı için bu açık ülkedeki dolar miktarını azaltıyor.

Dış ticaret açığının yanı sıra ülkemize gelen yabancı sermayeye kar ve faiz ödemeleri ve bazı karşılıksız ödemeler yapıyoruz. İşte tüm bunları topladığımızda ortaya çıkan açığa “Cari Açık” adı veriliyor. Cari açığın bu sene 52 milyar dolar olacağı söyleniyor. Peki bu cari açık nasıl finanse edilecek? İşte burada yabancı sermaye devreye giriyor. Bir ülke ne kadar fazla cari açık verirse o miktarda yabancı sermayeye ihtiyaç duyuyor.

3. ERDOĞAN FAİZLERİ DÜŞÜRECEĞİZ DEDİĞİNDE DOLAR NEDEN YÜKSELİYOR?

Para sistemindeki temel özün üzerine bir katkı koymak gerekir. O da beklentiler sorunu.
Bir piyasada Dolar’ın yükseleceği beklentisi varsa ne olur? Bu durumda dolar yükselir. Evet, çünkü doların yükseleceği beklentisinde olan piyasa aktörleri dolar satın alarak dolar miktarını azaltırlar ve dolar yükselir. Böylece beklentiler gerçeğe dönüşür.

Bu piyasa aktörleri kapalı kapılar ardında iradi olarak karar alıp yapmazlar bunu. Biz de yaparız. Milyonlarca insan dolar yükselecek beklentisi ile TL ile dolar satın alır.

Erdoğan ‘Eyy Amerika’ dediğinde piyasada doların yükseleceği beklentisi oluşuyor ve dolar talebi artıyor. Bu sebeple dolar yükseliyor. Erdoğan faizi düşüreceğiz dediğinde piyasa aktörleri yine doların yükseleceği beklentisine giriyorlar ve dolar yükseliyor. Berat Albayrak faizi düşüreceğiz, Merkez Bankası bağımsız olmaz diyen Devlet başkanının damadı olarak maliye bakanı yapılıyor. Dolar yine yükseliyor. Çünkü ortaya doların yükseleceği beklentisi çıkıyor ve beklentiler gerçekleşiyor.

4. ERDOĞAN NEDEN FAİZLERİ DÜŞÜRECEĞİZ DİYOR?

AKP ekonomisi ranta dayalı inşaat sektörünü hızla büyüttü. Öte yandan ahbap çavuş ilişkileriyle AKP gölgesinde palazlanan varlıklı müteahhitler oluştu. Bu Cengiz, Limak, Ağaoğlu gibi İnşaat devlerinin en büyük korkusu ise doların yükselmesinden çok faizlerin yükselmesi. Peki ama neden?

Türkiye’deki konut talebinin %80’i yatırım amaçlı. Yani inşaata yatırım yapan insanların %80’i bu inşaatları ellerindeki birikimleri değerlendirmek için satın alıyor. Geri kalan %20 ise inşaatı kullanım amacıyla satın alıyor. Fakat Faizler arttığında konut fiyatlarında ve dolayısıyla müteahhit karlarında azalma meydana geliyor.

Örneğin; elinizde 1 milyon TL’niz bulunsun. Bu tasarrufu değerlendirmek istiyorsunuz. Ev alırsanız, aylık 5000 lira kira getirisi ile yılda 60 bin lira kazanırsınız. Fakat 1 milyon TL ile bir bankada vadeli mevduat hesabı açtırırsanız %18 faizle bir yılda 180 bin lira kazanırsınız. Neden ev alasınız ki? İnşaat sektörünün hala ayakta kalması ise adeta bir mucize. Avrupa’nın en büyük havalimanını (Atatürk Havalimanı) yıktırıp yerine yine Avrupa’nın en büyük havalimanını (3. havalimanı) yaptırmak suretiyle kamu kaynağını İnşaat sermayesine dağıtıyoruz. Ancak bunun da sürdürülebilir olmadığı ortada.

5. ÇÖZÜM NEDİR?

Ekonomi her yerden sıkışmış durumda, inşaat temelli büyürken doların yükselmesi sonucu ithalata bağımlı sektörlerimiz sanayi ve tarım iflasın eşiğinde.

Sanayi üretiminin %95’i KOBİ’lere (küçük ve orta büyüklükteki işletmeler) dayanıyor. KOBİ’ler için yüksek teknolojili ve yüksek katma değerli üretim yapmak ise hayalden ibaret. Hem ülkenin beşeri sermayesi buna müsait değil, eğitim hizmetinin niteliği buna uygun değil, hem de KOBİ’lerin bu alanda yeterli tecrübesi bulunmuyor. Dolayısıyla fason üretime tabiiyiz. Dolar kurunun artışı ise başta petrol olmak üzere tüm girdilerin maliyetini katlıyor ve KOBİ ölçekli işletmelerin bu artışa dayanması zor görünüyor. Kepenk kapatan KOBİ’ler işsizlik riskini de beraberinde getiriyor.

Tarım üretimi de kur riski ile karşı karşıya. Mazot masraflarındaki artış şöyle dursun, memleketin çiftçileri hibrit tohumlar yüzünden tohumu ithal etmek zorunda kalıyor. Şeker ve tütün fabrikalarının satılması da cabası.

İnşaat sektörü ise talep yetersizliği ile karşı karşıya. Konut maliyetlerindeki artışa karşılık konut fiyatları artmıyor, sektör kur riskinden diğer sektörler kadar etkilenmese dahi faizler de düşürülebilmiş değil.

Bankacılık sektöründe faiz ve kur artışı işlem hacmini azaltıyor, öte yandan sektör ABD’deki HalkBank davasına kilitlenmiş durumda.

Tüm bu gerçeklik karşısında imparatorluk özlemleri ile tabanını motive eden ve ülke gerçekliği ile bağlarını koparan bir iktidar tarafından yönetiliyoruz.

Kapitalist sistem içinde kısa vadede çözüm görünmüyor.

1994 veya 2001’deki gibi bir ani sermaye çıkışı eşi benzeri görülmeyen bir sert düşüşe sebep olabilir. Bu da 2019’da IMF‘nin gelmesi demek oluyor.

Halbuki koskoca bir ülke Belediye Başkanlığı gibi yönetilmeseydi, herşey daha farklı olabilirdi. Zamanında çok yedik, borç alarak zenginiz zannettik, şimdi diyet zamanı…