Ortadoğu denilince son yüzyıldan hareketle aklımıza koşuşan imgeler öncelikle olumsuzlukları, savaşı, barbarlıkları çağrıştırıyor bize… 

Oysa bu algı bize tek başına hükmetmemeli… Böyle olursa şimdi pek az görünür halde olan, adeta buzdağının su altında kalan daha temel ve önemli kısımları göremeyiz. Göremeyince de gerçek bir Ortadoğu imgesine ve dolayısıyla siyasetine sahip olamayız. 

Ortadoğu denilince aklımıza ilk gelenlerdendir bu coğrafyanın zengin petrol rezervleri ve dinsel/mezhepsel taassup ve çatışmaların merkezi olması… 

Ve bu iki nedenle, bu bölgenin başının beladan kurtulmadığını ve bu belaları giderek kendi dışına yaymaya başladığını düşünürüz. Ez cümle Ortadoğu tehlikelidir; karanlıktır… 

Ortadoğu çok önemli… 

Oysa Ortadoğu’yu temelde önemli kılan ne tek başına ve öncelikle petrolüdür; ne de dinsel gericilik bu bölgeyi tanımlayan en önemli unsurdur. Ortadoğu’nun tarihsel ve siyasal önemi birbirine bağlı iki temel nedene dayanır: Bir, "Orta Dünya" olmasındandır ve iki, önemli uygarlık mirasını temsil etmesindendir Ortadoğu’nun gerçek önemi. 

Ortadoğu petrol rezervleri keşfedilmeden çok önce de önemli ve stratejik bir bölgeydi. Çünkü ticaret yollarının kesiştiği bir merkezdi. Doğudan batıya, batıdan doğuya gidenlerin zorunlu buluşma noktasıydı. Bu durum bölgeyi zenginleştirdiği gibi müthiş bir kültürel birikim sağlıyordu. Doğa koşullarının uygunluğu nedeniyle ilk tarımın yapılmaya, dolayısıyla yerleşik kültürün yeşermeye başladığı topraklarda Ortadoğu sınırlarında yer almaktaydı. Ortadoğu o günkü dünyanın en ileri senteziydi adeta. 

Aynı tarihlerde Çin ve Hint uygarlıkları da kendi alanlarının parıldayan güneşiydiler. Ama onların içe kapalı görüntüsünden farklı olarak bir geçiş köprüsü olması, Ortadoğu’yu çok daha özel ve avantajlı kılıyordu.Tek tanrılı dinlerin merkezinin Ortadoğu olması bu açıdan hiç şaşırtıcı değildir. Ve hatta tek tanrılı dinlere geçişi, önemli bir sosyo kültürel birikimin  sosyo ekonomik gereksinimlerle birleştiği  bir devrim olarak nitelemek, bu anlamda yanlış olmayacaktır. 

Evrensel Hegemonya ve Ortadoğu… 

Zamanla başkaca ticaret yollarının bulunmasıyla Ortadoğu’nun önemi bir ölçüde azaldıysa da, ortadan kalkmadı. Zira o bölge hep "Orta Dünya" olarak önemini muhafaza etti. Önce (emperyal) imparatorluklar, sonra da kapitalist emperyalizm açısından Ortadoğu evrensel hegemonyayı tesis açısından hep özel bir stratejik konumu temsil etti. 

Elbette diğer önemli faktörleri unutmadan ve önemsizleştirmeden Ortadoğu’nun önemini göstermek açısından şu gerçekliğe de dikkat çekmek gerekiyor: İngiltere Ortadoğu’yu kontrol edebildiği ölçüde "üstünde güneş batmayan imparatorluk" olabildi. ABD Ortadoğu’da kontrolü ele geçirdiği ölçüde "Pax American" sistemini tüm dünyada kabul edilebilir kıldı.Fransa çok gayret göstermesine karşın Ortadoğu’da başat olmayı başaramadığı için, emperyalist hiyerarşide de istediği konuma ulaşamadı. 

Ve hatta SSCB, yanlış politikalarıyla da ilgili olarak, bölgede gerekli "sosyalist" nüfuzu kuramadığı için yıkıldı. Eğer bunu başarabilseydi, muhtemelen 80’lerden sonraki tarihin seyri de bambaşka olacaktı. 

İki Karşı Devrim… 

Ortadoğu’ya yönelik dış müdahaleler, bir vakitler dünyaya ışık saçan bu coğrafyanın bugünkü karanlığında elbette  çok önemli bir nedendir. Ama tek başına açıklayıcı da  değildir. 

Bu tahlile bu bölgenin kendini yenileyebilecek dinamiklerinin yaşanan iki önemli karşı devrim süreciyle kadükleştirilmesi de eklenmelidir.Birinci karşı devrim tümüyle içsel/sınıfsal gelişmelere bağlı olarak İslam’ın içinde vuku bulmuştur. İkinci karşı devrimde temelde ilk karşı devrimin birikimi olan içsel faktörlere dayanarak hem İslam’ın, hem de milliyetçiliğin içinde, emperyal(ist) güçler marifetiyle gerçekleştirilmiştir.İlk karşı devrim İslam’ın egemen sınıflarca bir devlet dini olarak mülk edinilmesidir. İslam içi fraksiyon ve mezhep ayrımı ve savaşları da bu karşı devrimin ve de bir ölçüde bu karşı devrime direnişin sonucudur. 

İkinci karşı devrim de, Osmanlı da dahil, imparatorlukların bu bölgedeki egemenliğinin ürünüdür. İslam sınıfsal ayrımlardan sonra bir de böylece, içeride işgalci işbirlikçisi olarak kendini konumlandıranların aracı haline dönüşmüştür. 

18. yüzyıl sonundan bugüne kadar, emperyalist ülkeler bölgede, kendi içinde çıkar kavgalarıyla da bölünmüş işbirlikçi bir İslam’ı egemenliklerini tesis etmek açısından adeta hazır bulmuşlardır. 19. yüzyıl başları ve ortalarında, bu karşı devrim sürecine işbirlikçi milliyetçilik olarak nitelendireceğimiz yeni bir aktör daha eklenmiştir. 

Halkların Direnişi… 

Emperyalist güçler bu nedenle 1.Dünya Savaşı’nın ertesinde bölgede kendilerine dayanak olacak işbirlikçileri bulmakta hiç de güçlük çekmediler. Bu işbirlikçilere dayanarak yapay devletçikler oluşturdular. 

Ama yine de süreç hiç de kolay olmadı. Ortadoğu halkları bölgede yıllardır tahakkümünü sürdüren İngiltere başta olmak üzere hem emperyalistlere hem de işbirlikçi yönetimlere karşı önemli bir direniş gösterdiler. İşbirlikçi devletler bölgede İngiltere, ABD, Fransa varlığını güvence altına alacak pakt anlaşmalarına, Süveyş Kanalı’ndaki ve petrol rezervleri üstündeki emperyal denetime, hatta 1947’de Filistin halkını yurtsuz bırakma pahasına bölgeye bir ileri karakol olarak kurulan İsrail’i tanımaya da çoktan razıydılar. Fakat bu alanlarda attıkları her adımda, güçlü bir halk muhalefetini karşılarında buldular. Bu planlar uzun yıllar boyunca ertelenmek zorunda kaldı. * 

Nasır gibi bazı yöneticileri ABD-İngiltere ile Rusya-Çin dengesi temelinde nispeten bağımsız bir politikaya yönelten en önemli etmen de, bizzat bu halk muhalefetinin kendisiydi. 

Yıkım, Gericilik ve Savaş Getiren Zafer… 

Ortadoğu’da iki güç mücadele etti. Sol İslam ve sol milliyetçilik de dahil genel olarak bağımsızlıkçı- eşitlikçi yaklaşım ile emperyalist güçlerin dayandığı işbirlikçi İslam ve işbirlikçi milliyetçilik… Emperyalist güçler bir tek bağımsızlıkçı-eşitlikçi sol seçeneği uzlaşılmaz kabul ettiler. Sol İslam ve milliyetçiliğe karşı da işbirlikçi İslam, işbirlikçi milliyetçilik seçeneğini özel olarak besleyip büyüttüler. Ürünü El Kaide olan "Carter Doktrini" ve "Acil Müdahale Gücü"de bu politikanın en rafine simgeleri, doruk noktasıydılar. 

Sonuçta mücadelenin ilk raundunu kazanan Emperyalizm-İşbirlikçi İslam-İşbirlikçi Milliyetçilik ittifakı oldu. Bu zaferin ardından 1990’lı yıllardan bu yana Ortadoğu’da yaşananlara baktığımızda, bu zaferin gericiliğin, yoksulluğun, despotizmin ve savaşın zaferi anlamına geldiğini net biçimde görmek olanaklıdır. Bölgedeki ikinci büyük karşı devrimin galebe çalmasıyla, bugünün Ortadoğu’su, 1960’ların Ortadoğu’sundan bile çok daha geri bir noktaya savrulmuştur. 

Ortadoğu’ya Sol Lazım… 

Yaşanan bu süreç Ortadoğu için tek seçeneğin İslam’ı ve yurtseverliği de kendine entegre etmeyi başaran bir sol olduğunu ortaya koymaktadır. 

Oryantalist bakış açısıyla Ortadoğu’ya sırt dönmek, bölgeyi yalnızca emperyalizm ve gericilikten ibaret zannetmek, en büyük politik hata olacaktır. 

Ortadoğu kendisi aydınlandığı zaman aydınlığı tüm dünyaya ulaştırıp, aydınlığın yeryüzündeki geri döndürülemez zaferinin ilan edileceği bir "Orta Dünya"dır.

 

*Türkiye 1950’lerden sonra bölgeye yönelik emperyalist tasallutun "kraldan çok kralcı" savunucusu oldu. Gerek paktlar, gerek Süveyş Kanalı, gerek İsrail’le ilişkiler alanında bölge halklarının aleyhine ve emperyalist planların lehine hep en önde ve en heveskar davrandı. Menderes’i kendine öncül kabul edenlerin bilgisine sunulur…