Türkiye’de, sokaktaki vatandaşın tam olarak kavrayamadığı ve ayrıntısını haiz olamadığı bir tartışma yaşanmakta: Anayasa tartışması. En azından dört yıllık hukuk lisansı eğitimi ve uzlaşmayla neticelenen bir komisyon deneyimi gerektirir gibi duran bu tartışma, tam aksine, basit bir meseleymişçesine yetkin olmayan şahıslar eliyle ve medya üzerinden bir polemik olarak yürütülüyor. Yeni bir anayasa talep eden tarafın temel argümanı şudur: Bu Anayasa Türkiye’nin ihtiyaçlarına cevap vermemektedir. Yürütme yetkisi tek elde toplanmalı, güçler ayrılığı ilkesinin ağırlığı da azatılmalı, bu şekilde karar alma süreçlerine ivme kazandırılmalıdır. Çok hızlı karar alabilen ve uygulayabilen bir Türkiye’nin kamu güvenliği ve ekonomisi de daha sağlıklı olacaktır. 

Bu yazıdaki amacım, bu argümanların “doğruluğunu” test etmek değildir. Her kesim ve iktidar, yeni bir anayasa talep etme hakkına sahiptir. Nitekim, mevcut Anayasa’nın yürürlüğe girdiği tarihten beri Türkiye’nin sosyal demokratları, sosyalistleri, sol liberalleri ve ekonomik liberalleri bir manada yeni, ama özde 1961 Anayasası’nın özgürlükçü ve/veya toplumcu değerlerini taşıyan bir anayasa talebinde bulunmuşlardır. Muhafazakarlar liberallerin, Türk-İslamcıların ve İslamcıların bu tartışmaya girişi ise bir süre sonra, tam olarak da yukarıdaki “güçlü yürütme” argümanı üzerinden, Özal’ın utangaç bir şekilde başlattığı “başkanlık sistemi” tartışmasıyla olmuştur. Başkanlık sistemini biraz olsun bilen, bu talebin altında yatan pragmatik yönelimi kolayca anlayacaktır: “Sağ cenah” olarak adlandırılan bu parçalı muhafazakar yapının kaygıları, “sol cenah” olarak adlandırdıkları parçalı ilerici yapının koalisyonlar yoluyla yönetime girmesi ve dolayısıyla muhafazakarlar gibi kadrolaşma imkanı yakalaması, cumhurbaşkanlığı veya başbakanlıktan birini ele geçirerek “muhafazakarlaşmayı” sekteye uğratması ve güçler ayrılığını devreye sokarak, yargısal araçları kullanarak muhafazakarların kanunlarını ve işlemlerini iptal ettirmesidir. Buna, muhafazakar tek parti hükümeti döneminin “koalisyonla iktidardan indirilme” kaygısını da ekleyebilirsiniz. 

Bu pragmatik yönelimler bir büyük soruna sahiptir: Bunlar Türkiye’nin esas toplumsal fay hatlarından kopuk, belli bir yönetici muhafazakar sınıfın kaygılarıdır. Bu yüzden destek çekebilmeleri Türk halkının iki büyük kaygısına seslenilmektedir: “Güçlü Türkiye” argümanı üzerinden can güvenliği ve “istikrarlı ekonomi” argümanı üzerinden ekonomik güvenlik. 

Türkiye’nin fay hatları iki tanedir. Birincisi Türk ve Kürt etnisiteleri arasındadır. İkincisi, Batılı ve Ortadoğulu düşünce tarzları arasındadır. (Bu ikincisi, zaman zaman Batıcı sermaye – Arap sermayesi yahut Alevilik – Sünnilik çatışması olarak toplumsal alanda tezahür edebilmektedir.) Sol liberallerin savı, zaten, 1982 Anayasası’nın bu fay hatlarına çözüm olamadığı, bunları çözecek bir anayasaya ihtiyaç duyulduğu olagelmiştir. Haklı olarak belirttikleri bir husus daha vardır: Bu yeni anayasa, geniş toplumsal mutabakatla oluşturulmalıdır. Geniş bir mutabakata sahip olmayan her anayasa, uzun vadede meşruiyet sorunu çekecektir. 

Meşru olmayan anayasalar saatli bomba gibidirler. Sorun çözmekten çok sorunları keskinleştirirler. Kamu düzenine en çok ihtiyaç duyulduğu dönemde bunu sağlayamaz; sonunda ya darbeye, ya devrime, ya da devletin yekun halinde ölümüne (Failed-State haline gelmesine) sebep olurlar. Yeni bir anayasa, bir iki maddelik bir anayasa değişikliğinden farklıdır. Küçük bir anayasa değişikliği bir referandumda (ki plebisit demek de duruma göre daha doğru olabilir) %60 oyla kabul edilirse, geriye kalan %40 anayasanın ve sistemin geneline olan inançlarını sürdürecektir. Fakat tüm anayasa %60 oyla değiştirilirse, geriye kalan %40 için inancın sürdürüleceği bir yapı kalmaz. Ayrıca, çoğunlukların kolaylıkla eriyebildiği tarihsel deneyimle sabittir: O yüde %60 kolaylıkla %40 haline gelebilir, hem de birkaç yıl zarfında. 

O halde Türkiye’nin önündeki en büyük risklerden biri, geniş anlamda mutabık kalınmamış bir anayasanın yürürlüğe konması olacaktır. Böylesi bir anayasa, daha yürürlüğe girmeden yeni anayasa tartışmalarını beraberinde getirecektir. Anayasayı destekleyen çoğunluk zamanla eriyecek, parçalanacak, şekil değiştirecektir. Bir şey baki kalacaktır: Bu yeni anayasa toplumun esas iki fay hattına çözüm getirememiş olacaktır. Bir manada, mutabık kalınmamış bir anayasa, mevcut olmayan bir anayasadır. İktidar da zamanla bu anayasayı uygulamaktan vazgeçecek, 1982 Anayasası’nın son zamanlarda başına gelen hale benzeyen bir “fiili yokluk”, “fiili anayasasızlık” hali vücuda gelecektir. Zira, iktidarlar yönetmek için herhangi sınırlayıcı bir metne ihtiyaç duymazlar. O metin, ya kendilerince dayatmalıdırlar, ya da toplumsal olarak dayatılmalıdır. 

Özetle, Türkiye’de yönetici sınıf esasında kendi sorunlarını öteleyecek ama çözmeyecek, toplumun sorunlarını ne öteleyecek ne çözecek, ve hatta mevcut olmayacak bir anayasa arzulamaktadır. Bu arzudan kendi istekleriyle caymayacaklardır, asıl caydırıcılık toplumsal taleple mümkün olacaktır. Yani, nihayetinde, Türk halkının sorunlarını yine Türk halkı çözebilir. Fakat, görünen odur ki, Türk halkı sorunlarının doğasını tanımamaktadır. Bunun ise yine toplumun bir parçasınca anlatılması gerekmektedir. 

O da muhalefetin vazifesidir.