Mustafa Kemal’in doğumu, Batı medeniyetinin altın çağı sayılabilecek bir döneme denk gelmektedir. Bu dönemde Avrupa’da ve Avrupa medeniyetinin gelişmelerine kendini adapte eden okyanus aşırı takipçilerinde (Japonya ve ABD) barış ortamının yarattığı atmosferin sonucu olarak, bilgiye, bileme ve tekniğe dayalı bir gelişme ve kalkınma söz konusuydu. Söz konusu olan bu ilerlemenin nedeni ise rasyonalizmdi. Osmanlı ise kendini bir darü’l İslam, yani İslam ülkesi olarak tanımlamaktaydı. Osmanlı yönetiminin idare yapısı, birçok farklı piramidin birleşiminden oluşmaktaydı ve bu piramidin en tepesinde  de padişah bulunmaktaydı. Padişahın buyruğu tartışmasız ve kesin olmakla beraber, Mango’nun da belirttiği gibi “Hiç değişmeyen dini kanunlar altında, devletin kurucu unsurları arasında kusursuz bir denge diye tanımlanan ‘iyilikleri buyurmak ve kötülükleri yasaklamak’ ve adaleti sağlamaktı.”[1] Avrupa’nın rasyonelleştiği ve sekülerleştiği bir dönemde, ‘dinin hiç değişmeyen kuralları’ ile bir ülkenin ayakta kalmasının imkanı yoktu. ‘Dinin hiç değişmeyen kuralları’ iddiasına karşın, değişen dünya gerçekliği bir değişimi zorunlu kılıyordu. Mustafa Kemal de tam olarak bunu fark etmişti.

Peki Mustafa Kemal aklındaki devrimleri yapmak için kendisine yöntem olarak neyi seçmişti? Bunu da yine Mustafa Kemal’in tedavi için gittiği Avusturya’da 1918’de kaleme aldığı Karsbad Anıları’ndan görelim:

“Benim elime büyük salâhiyet ve kudret geçerse ben sosyal yaşamımızda istenilen devrimi bir anda bir “Coup” (darbe) ile uygulayabileceğimi sanıyorum. Zira ben bazıları gibi halk anlayışını bilenlerin kavrayışlaını yavaş yavaş benim anlayışımın ölçüsünde düşünme ve tasarlamaya alıştırmak suretiyle, bu işin yapılabileceğini kabul etmiyor ve böyle harekete karşı ruhum isyan ediyor. Neden bu kadar yıllık bir yükseköğretim gördükten, uygar yaşamı ve toplumu inceledikten ve özgürlüğünü elde etmek için hayatı ve yılları harcadıktan sonra neden cahiller derecesine ineyim? Onları kendi dereceme çıkarırım.”

Yani Mustafa Kemal, her manada geri kalmış Osmanlı’yı uygarlık seviyesine çıkarma yöntemi olarak tepeden inmeci bir yaklaşımı seçmişti. Kendisinin de belirttiği gibi cahilliğin direncine karşı en makul yöntem onları cahillikten kurtarıp, modern yaşam tarzını benimsetmektir. Çünkü cahiller, modernleşme ile beraber sahip olduklarını kaybeden dini gruplar tarafından dünyanın her yerinde istismar edilmişlerdir. Mustafa Kemal’in de uzlaşmacı bir yöntem yerine böyle bir yöntemi benimsemesinin nedeni tarihten çıkardığı bu dersten ötürüdür. O, Osmanlı’da da her türlü yenileşme hareketinin bu tür gruplar tarafından nasıl istismar edildiğini kavramıştı.

Mustafa Kemal’in toplumu dönüştürmek ve bir ulus yaratmaktaki bu fikirlerini pratiğe dökmesi yolunda 19 Mayıs çok kritik bir eşiktir. Çünkü Mustafa Kemal’i Mustafa Kemal yapan şey, ülkenin içinde bulunduğu karanlık süreçten rahatsız olan sayısız general olmasına karşın, bu rahatsızlığı aksiyona döken ilk kişi olmasıdır. Aslında Atatürk siyasi faaliyetlerine 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros’un hemen öncesinde başlamıştı. 14 Ekim-11 Kasım 1918 arasında görevde kalan Ahmet İzzet Paşa Hükümeti’nde Harbiye Nazırı (Savaş Bakanı) olmak isteyen Mustafa Kemal’in bu isteği gerçekleşmemiştir. Mustafa Kemal Paşa, bu talebini bir telgraf vasıtasıyla Padişahın Başyaveri olan Naci Paşa’ya iletmiştir. Mustafa Kemal Paşa, bu telgrafında kurulacak olan Ahmet İzzet Paşa Hükümeti’nde kendisiyle beraber Ali Fuat Bey (Cebesoy) ve Rauf Bey (Orbay) olması gerektiğini savunmuştur. Mustafa Kemal Paşa’nın karşılıksız kalan bu isteğinin nedeni, payitahtın teslimiyetçi tavrını ve Mondros’un imzalanacağını kestirmiş olmasıdır. Mustafa Kemal Paşa, kurulacak olan hükümete kendisiyle beraber güvendiği vatansever subayları da sokarak ordunun tasfiyesini önlemek istemiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın siyasi faaliyetlerinin yoğunlaştığı dönem ise Mondros Mütarekesi’ni takip eden süreç olmuştur. Mütareke’nin hemen ardından, Mustafa Kemal Paşa’nın başında olduğu Yıldırım Orduları lağvedilmiştir. Mustafa Kemal Paşa da bunun hemen ardından, 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelmiş ve sembolleşen sözü, ‘Geldikleri gibi giderler’i yine o gün boğaza demirleyen İtilaf gemilerini görmesiyle beraber Yaveri Cevat Abbas’a (Gürer) söylemiştir.

Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bulunduğu süre içinde Şişli’deki evde önemli toplantılar yapmıştır. Bu toplantıların ilk gündemi, Ahmet İzzet Paşa Hükümeti’nden sonra kurulan Tevfik Paşa Hükümeti’nin güvenoyu almaması için faaliyetler yürütmekti. Mustafa Kemal Paşa, Sadrazamlığın yeniden Ahmet İzzet Paşa’ya verilmesi ve yeni oluşacak kabinede Harbiye Nazırı olmayı istiyordu. Bunun yanında Mustafa Kemal Paşa, yakın dostu Ali Fethi Bey[2] ile beraber Tevfik Paşa Hükümeti’nin güvenoyu almaması için yazılar yayınladıkları Minber isimli bir gazete de çıkarmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın ev toplantılarına Ali Fuat Paşa, Karabekir Paşa, İsmail Canbulat Bey, Ali Fethi Bey, İsmet Bey gibi dönemin tanınmış subayları katılmışlardır. Bu toplantılardan çıkan sonuç, 19 Mayıs’a giden sürecin de parolası olmuştur. Kurtuluş Savaşı’nın lider kadrosunu oluşturan bu isimler, artık İstanbul’da yapılacak bir şey olmadığını ve İstanbul’da kalmak yerine önemli görevlere atanarak Anadolu’ya geçilmesi gerektiğine karar vermişlerdir. Bu yüzden Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Müfettişi olduğu dönemde Kazım Karabekir Paşa’nın Erzurum’daki 5. Kolordu ve Ali Fuat Paşa’nın Ankara’daki 20. komutanlığına atanmaları Atatürk önderliğinde yapılan bu planlamanın bir sonucudur. Bunun yanında, Refet Bey (Bele) de Mustafa Kemal Paşa’yla beraber Samsun’a giderken, Rauf Bey (Orbay) da Deniz Kuvvetleri’nde bulunduğu görevden istifa ederek Anadolu’ya geçmiştir.

Bu atamaları yapan kişi, görevden alınıncaya kadar Anadolu Hareketi’ne destek olan dönemin Harbiye Nazırı Cevat (Çobanlı) Paşa’dır. Bu isimlerin içinde ataması ilk gerçekleşen Ali Fuat Paşa’dır. Ali Fuat Paşa’nın 20. Kolordu’ya ataması Şubat ayında gerçekleşmiştir. Mart ayındaysa Kazım Karabekir Paşa 5. Kolordu’ya atanmıştır. Bu isimler daha bu süreçten itibaren Mustafa Kemal Paşa’yla sürekli irtibat halindeydiler. Atamaları gerçekleştikten sonra da yoğun bir çabayla ve hâlâ sarayda etkin görevlerde kalmayı başaran vatansever kadroların yardımıyla Mustafa Kemal Paşa’yı geniş yetkilerle Anadolu’ya geçirmek için çalışmalara başlamışlardır. Bu çabaları, bu isimlerin kendi anılarında bulmak da mümkündür. Mustafa Kemal, Şişli’deki evde hastalığı yüzünden yatarak dinlendiği bir süreçte, Kazım Karabekir Paşa kendi ifadesine göre onu ziyaret etmiş ve ona liderlik görevini üstlenmesini teklif etmiştir:

“Paşam, ben yarın Erzurum’a hareket ediyorum. İstanbul’da ne vaziyette kalırsanız kalın, bir şey yapmak imkânsizdir. Sükût edersek mahvımız kaçılmazdır. Behemehal Anadolu’ya ordu başına geliniz. Hem de Doğu’ya, milletin kurtuluş anahtarı Doğu’dadır. Orada her şey mümkündür. Ordu kuvvetlidir, halk da beraber gider. Plan basittir. Milli bir hükümet teşkili… Istiklâlimizi ve hiç değilse milli namusumuzu kurtaracak, ancak bu karardır.”[3]

Mustafa Kemal Paşa için Anadolu’ya geçme fırsatının doğduğu tarih Nisan 1919’dur. Mondros Mütarekesi’nin ardından, Yunanistan Doğu Karadeniz’de Rum nüfusunu arttırarak yeniden bir Pontus Devleti kurmaya yönelik girişimlere başlamışlardır. Bu duruma tepki olarak, bölgedeki Türkler silahlanıp karşı koymaya başlamışlardır. Türklerin bu direnişleri Batı basınında Türklerin Rumlara katliam yaptığı şeklinde verilmiştir. Bu haberler üzerine Amiral Calthorpe, teslimiyetçi Sadrazam Damat Ferit Paşa’ya bölgede Mondros’un silahların toplanmasıyla ilgili hükmüne uygun olmayan bir şekilde örgütlenmeler oluştuğunu, Rumların ciddi tehdit altında olduğunu ve bu örgütlenmelere derhal müdahale edilmesi gerektiğini bildirmiştir. Bu “uyarı” sonrasında hükümet yetkin bir komutan arayışına girişmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın adının, vatansever ittihatçı subaylar tarafından saraya sufle edildiğiyle ilgili çeşitli kaynaklarda çeşitli iddialar vardır. Bu iddialar akla yakın görünse de ispatlanmaya muhtaçtır. Mustafa Kemal Paşa, bir dönem padişahın yaverliğini yapması, İttihatçı hareketten erken kopması ve Nutuk’unda da belirttiği gibi memleketi kurtarmakla ilgili fikrini “Milli bir sır gibi” vicdanında saklamış olması nedeniyle bu göreve atandığı söylenebilir.

Burada bazı kesimlerin, Mustafa Kemal Paşa’nın Vahdettin tarafından Anadolu’ya gönderildiği iddiasına da değinmek gerekmektedir. Atatürk’ün göreve gönderilmeden önce Damat Ferit ve Vahdettin’le görüştüğü doğrudur. Atatürk, Vahdettin’le yaptığı görüşmeyi Falih Rıfkı Atay’a anlatmış ve Atay da bunu Çankaya kitabında okuyuculara aktarmıştır:

“Paşa Paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi bu kitaba girmiştir, tarihe geçmiştir… Bunları unutun, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa Paşa devleti kurtarabilirsin.”[4]

Kitabın bu kısmını gören birtakım “entelektüel”ler hemen ardındaki cümleyi, Mustafa Kemal Paşa’nın yorumunu görmezden geliyorlar. Atatürk’ün yorumuna göre, Vahdettin’in vatanı kurtarmaktaki kastı Rumlarla çatışmalara giren Türklerin, onun ifadesiyle “uslandırılması”dır. Yani Vahdettin, İngilizlerle iyi geçinerek tahtını korumanın derdindedir. Zaten Vahdettin’in Mondros görüşmeleri sırasında görüşmeleri yürüten heyete gönderdiği Hilafet ve Saltanatın korunması şartıyla, bazı bölgelere özerklik, yetmezse bağımsızlık verilebileceğiyle ilgili özel talimatı da Atatürk’ün bu düşüncesini kanıtlar niteliktedir.

30 Nisan 1919’da 9. Ordu Kıtaları Müfettişliğine atanan Mustafa Kemal Paşa’nın yetkileri müfettişlik yetkilerinin çok üstündeydi. Görev bölgesi neredeyse bütün Karadeniz ve Doğu’yu kapsayacak şekilde tanımlanmıştı. Ayrıca  Mustafa Kemal Paşa, görev bölgesindeki illerdeki sivil ve askeri yöneticilerle haberleşebilecek ve onlara emir verebilecekti. Bölgede asayişi sağlamak, Türklerin ellerindeki silahları toplamak ve Türklerin örgütlenmelerini dağıtmak gibi görevlerle bu göreve atanan Mustafa Kemal Paşa, bunun tam aksine, vicdanındaki “Milli Sır”a uygun olarak Anadolu’da dağınık halde bulunun direniş hareketlerini örgütleme yoluna gitmiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın topluma ilk seslenişiyse Samsun’a ulaştığı 19 Mayıs 1919’dan altı gün sonra, Havza Genelgesi’yle olmuştur. Bu genelgede Mustafa Kemal Paşa, İzmir’in işgalinin protesto edilmesini ve orduların dağıtılmamasını istemiştir. Havza Genelgesi’nin ardından, 3 Haziran 1919’da kendisine bölgede kaygı verici durumlar olup olmadığını soran ve bilgi İsteyen Harbiye Nazırı’na verdiği şu yanıt Mustafa Kemal Paşa’nın esas amacını iyice belli etmiştir:

“(…) İzmir yöresinde görülegelen olayların ve benzerlerinin baş göstermesine karşı ne ulusun coşkusunu ve vicdan sızlamalarını, ne de bundan doğan ulusal karakterli gösterileri engelleyip durdurmak için kendimde ve hiç kimsede hiçbir güç göremeyeceğim gibi bu yüzden ortaya çıkacak olayların karşısında da sorumluluk yüklenebilecek ne komutan, ne sivil yönetici, ne de hükümet düşünürüm.”

Bu mektubunun ardından İstanbul’a geri çağrılan Mustafa Kemal Paşa, bu emre uymamış ve sine-i millete dönmüştür. Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile sürecin devamlılığını sağlamış ve bizlere modern Türkiye Cumhuriyeti’ni armağan etmiştir.

Bugünse bizler, yani onun cumhuriyetin bekçileri olarak gördüğü bizler üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmekten çok ama çok aciziz. Onun, otoriteye, sözü kanun olan padişaha açtığı bayrak olmasaydı, eğer kişisel kariyerini toplumsal çıkarların önüne koysaydı bugün klasik bir Ortadoğu ülkesi olacaktık. Ancak biz, kariyerist kaygılarımız ve şahsi korkularımızdan ötürü harekete geçmekte, haksızlıklara karşı ses çıkartmakta yetersiz kalıyoruz. Hepimiz bir Atatürk bekliyoruz ama şunu gözden kaçırıyoruz: bir Atatürk doğması için önce birilerinin Atatürk’ün ifadesiyle “hissinin babası” olan ve hürriyet tutkusu yüzünden zindanlara atılan Namık Kemal, yine bir hürriyet tutkunu olan ve bu tutkusunun beledini canıyla ödeyen Resneli Niyazi ve Atatürk’ün “Fikirlerimin babası” dediği Ziya Gökalp olması lazım. Bunlar olmadan bir Atatürk de olmaz. Hepimiz kendimizi en üst düzeyde yetişirken, aynı zamanda mücadele de etmeliyiz. Bunların arasında simbiyotik bir ilişki kurmadıkça yağmur duası yapan Anadolu köylüsü gibi Atatürk duası yapmanın da hiçbir faydası olmayacaktır.

[1] Andrew Mango, Atatürk, Sabah Kitapları, İstanbul, 1999, s.9

[2] Soyadı Kanunu’ndan sonra Atatürk tarafından Okyar soyadı kendisine verilmiştir. Okyar, dost-yoldaş anlamına gelmektedir.

[3] Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, Merk Yayıncılık, İstanbul, 1980, s. 15.

[4] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Bateş Yayınları, 1980, s. 174.