Dilara İlbuğa / PolitikYol 

Bugün 12 Eylül darbesinden sonra 7 Kasım 1980’de dövülerek öldürülen yayıncı İlhan Erdost’un ölümünün 38. yılı. Neredeyse 40 yıl süren bu acıyı ve karanlığı İlhan Erdost’un ağabeyi, olayın en yakın tanığı, yayıncı ve yazar Muzaffer Erdost ile konuşuyoruz.

Muzaffer Erdost, İlhan’ın ağabeyi, İkinci Yeni’nin isim babası, Türkiye’de insan haklarının ve yayıncılığın en önde gelen isimlerinden birisi. Konuşacak çok fazla şey var ama sadece İlhan’ı konuşuyoruz. Bir söyleşi değil aslında bu, Erdost’un “İlhan” diyince aklından ve kalbinden ne dökülüyorsa o.

“Hikaye çok basit” diyor Muzaffer Erdost, “Bizi dövdüler ve öldürdüler…”

(Barışta Erdost’un (Muzaffer Erdost’un 2013 yılında hayatını kaybeden oğlu) yazdığı bir şiiri okuyarak başlıyoruz konuşmaya.)

  • İlhan desek… Hem o karanlık günün tanığısınız, hem İlhan Erdost’un ağabeyisiniz. Sadece o günü dinlesek sizden…

Ne için gözaltına alındığımızı bilmiyorduk ki. Bizi götürdükleri Mamak 1 No’lu cezaevinin giriş kısmında bize suçlarınızı yazın dediler ama biz suçumuzu bilmiyoruz dedik. Yasak yayın bulundurmaktan bizi gözaltına almışlar.

12 Eylül Darbe gecesi biz tatildeydik. Tatilden çıktık geldik, bize polisin İlhan’ı aradığını söylediler. Nedeni de matbaaymış. Biz matbaayı zaten tasfiye ediyorduk, kapatmıştık. Orada “Okulun Toplumsal İşlevi” diye bir kitap vardı. Bir de Halit Çelenk’in “İdam Gecesi Anıları”. İlhan’a dedim ki, “Halit Abi’ye çok yükümüz oldu, kitabını biz basalım, sonra kapatalım matbaayı” dedim. Çıkışta açık olarak 1000 tane kadar duruyor bu kitaplardan. “İdam Gecesi Anıları” zaten hukuki açıdan hiçbir sorunu olmayan bir kitap, 5. baskısı yapılıyor. Matbaayı İlhan’a kurdurdum. Çünkü cezaevine girince kayyum atıyorlar matbaaya, o yüzden. Yayınevi benim üzerimeydi.

Beni aradılar, sıkıyönetim çağırıyor dediler. 15 gün kadar işim var, geleceğim dedim. Sonra beni aldılar, evi aramaya getirdiler, İlhan da aranıyor tabi. Evde bir şey bulamadılar, benim yayınladığım “Ne Yapmalı?”yı buldular. Bu kitap için kısıtlılık kararı var dediler, halbuki yok, ben basıyorum, olsa bilmez miyim?

Beni alıp götürdüler birinci şubeye. Orada bir komiser var, beni tanıyor. Geldi bana “Sıkıyönetim komutanının sizi yakalama emrini okur musun” dedi. Hiçbir delil bulunmadığı takdirde ‘derin uygulama’ yapılması emri yazıyor kağıtta el yazısıyla. Ben bilmiyorum tabi ne demek olduğunu. Kontrgerillanın yerine 1. Şube görevlendirilmiş, derin uygulama yapılacakmış. Komiser dedi ki, “Size derin, ağır işkence yapmamız talimatı var. Bu askerin bildiği bir terminoloji değil. Askerden başka birileri var bu işte” dedi. MİT de demedi.

Üç gün kaldım orada, eşim beni görmeye gelmişti. Dedim ki İlhan da bir gelip baksın. İlhan geldi, ifadesini aldılar. Sonra 5 Kasım sabahı bizi alıp Mamak’a götürdüler sabah 9’da. Orada gelen herkesi bir saat arayla alıyorlar, bizi gece 11’e kadar beklettiler, almadılar içeri. Gece Mamak’tan Emniyet’e geri götürdüler. 6 Kasım sabahı yine getirildik Mamak’a. Geceye kadar bekledik, yine almadılar bizi ve tekrar Emniyet’e döndük. Üçüncü gün, 7 Kasım sabahı yine gittik, saat 17.00’dan sonra herkes gitti, dağıldı personel. Sonra bizi getiren polis memuru geldi, “Gözaltı” dedi. Beni alacaklar sandım, İlhan’ın hiçbir şeyle ilgisi yok ki… “İkinizi de” dedi memur. Bizi gözaltına almak için delil üretmeye çalıştılar o beklediğimiz iki üç gün boyunca. Elimizde yasak kitap yok, delil yok. Bizi serbest bırakmaları gerekiyor. Ben yıllarca cezaevlerinde kaldım, Sansaryan’da işkenceye maruz kaldım. Dolayısıyla biliyorum bu işleri.

“Sahibi oldukları yayınevinde çok sayıda yasaklı yayın bulundurmak” yazıyor gerekçede. 1 No’lu cezaevinin girişinde bizi indirdiler. İnerken İlhan dedi ki, “Abi bakar mısın, Rana ablam ağlıyor.” (Gözlerimiz doluyor burada, arkadaki Rana Erdost’un ölüm ilanına bakıyoruz. “Yaşıyoruz da, acı geçmiyor. Oraya giriyorum, çıkamıyorum” diyor.)

Rana’ya döndüm dedim ki, “Ne oluyor yahu, o kadar yattım çıktım, endişelenme.”

“Bu başka bir şey, iki kardeşi birden alıyorlar” dedi.

Girişimiz o giriş…

Aşağıya indirildik, orada fotoğrafımızı çektiler, önce bıyıklarımızı ve saçlarımızı kestiler tabi. Bana hasta olup olmadığımı sordular, değilim dedim. İlhan’a da sorarlar diye ses çıkarmadım aslında kardeşim ameliyatlı diyecektim ama sormadılar, diğerlerine sordular.

Sonra bir yere telefon açtı, “İki kişilik araç yolla büyük, F blok için, anlarsın ya” dedi. Önce bize sıra dayağı çektiler, sonra gelip bizi aldılar apar topar, arabaya bindirdiler jopla, tekmeyle. Dört er geldi. “10 yaşındaki bebeleri zehirlediniz, içerisi sizin zehirlediklerinizle dolu” dediler bize. Arabanın kapısı açık biraz bekledik, sonra bir hışımla içeri girdiler. Ben o kadar içeri girdim çıktım, o arabalarda dayak gibi bir şey yaşamadım o yıllar içerisinde. Aracın içerisinde dört er bizi birden dövmeye başladılar. Sonra benim başımdaki erlerden biri de İlhan’a yöneldi. Üç kişi birden İlhan’ı dövmeye başladılar. Bir yerde durduk, bir astsubay (Şükrü Bağ) aldık arabaya, cam bölme var aramızda. Dayak devam ediyor tabi. Bir yerde indik, kapının önünde, ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama hava kararmıştı. Sonrasında tam kapıdan girecekken, geri çağırdılar bizi. Tekrar dayak atacaklarını anladık. İlhan dönüp dedi ki, “Küçük kızımı uyandırmaya kıyamadım, öpemedim, dövdürmeyin bizi.” Yine kıyasıya dövmeye devam ettiler ama ne dövme…

O dayağa rağmen, bakın İlhan’ı öldürmüşler, saatlerce bize dayak atmışlar, sonra doktor bana 5 günlük rapor verdi sadece…

Ellerinizi yapıştırın dediler, ellerimiz öyle şişmiş ki tutamıyoruz bile. Bir posta daha dayak attılar bize, sonra içeri aldılar. İçeri giderken bağırdılar arkamızdan. Arabaya binerken, arabanın içinde, indikten sonra o kadar çok vurdular ki bize… İçeriye girdik, İlhan’ın yüzü kan içinde. Bağırdım, bir yudum su getirin diye. “Midem bulanıyor, kusacağım” diyerek yere düştü İlhan. Vahap diye bir çocuk var, tıp fakültesi öğrencisiymiş. O koşturdu, şekerli su istedi. Beni içeri aldılar o sırada. İlhan’ı iki ranzanın arasına yatırdılar, yığıldı zaten. “İlhan İlhan” dedim, ses vermedi. Biri nabzı durmuş dedi. Battaniyenin arasında alıp götürdüler İlhan’ı…

Sonra beni alıp götürdüler. Bir yudum su istedim. Astsubay bana “Kardeşinin kalbi vardı niye söylemedin” dedi. Kardeşimin kalbi yoktu, ayrıca sordunuz mu ki dedim.

Sonra ifade verdim. Halit Çelenk’e “Halit Abi beni çıkar, İlhan’ı ben gömeceğim” dedim.

Sonrası zaten malum. Tek bir yasak yayınımız yoktu ama bizi dövdüler, öldürdüler. Hikaye bu kadar basit aslında…

Ölümünün 36. yılında İlhan Erdost’un kızı Alaz Erdost’la konuştuk

Muzaffer Erdost Kimdir?

Muzaffer Erdost (kardeşinin öldürülmesinden sonra “Muzaffer İlhan Erdost” adını aldı) (d. 18 Eylül 1932, Artova), Türk şair, yazar, yayıncı. 1956’da Veteriner Fakültesi’ni bitirdi. Pazar Postası’nı yönetti (1956-1958). Ulus gazetesinde çalıştı (1958-1963). 1958’de Açık Oturum Yayınları’nı, 1965’te Sol Yayınları’nı kurdu ve yönetti.

Erdost, şiir, öykü, deneme ve eleştiriler yazdı. Yazılarında, toplumsal sorunlar, Türkiye ve Osmanlı tarihi, tarım, faşizm ve demokrasi konularına daha ağırlıklı eğildi.

Kardeşi İlhan Erdost’un 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Mamak Askeri Cezaevi’nde dövülerek öldürülmesinin ardından, adına kardeşi İlhan’ın adını ekleyerek, “Muzaffer İlhan Erdost” ismini kullanmaya başladı. Erdost, Sol-Onur Yayınları’nın sahibi ve yönetmenidir. Türk şiirinde İkinci Yeni akımının isim babasıdır. Türkiye İnsan Hakları Kurumu Vakfı (TİHAK) girişimci ve kurucu üyesidir.