Pazartesi, Mayıs 23, 2022

Noam Chomsky: İklim Değişikliğini Sona Erdirecek Olan Şey Politikacılar Değil “Kitlesel Halk Eylemleri Olmalı” (1. Kısım)

Poyâ Pâkzâd ve Benjamin Magnussen’in Noam Chomsky ile Röportajı

Chomsky, Danimarka’nın Eftertryk dergisinden Poyâ Pâkzâd ve Benjamin Magnusson ile Ekim 2021’de Afganistan’daki savaş, ABD ile Çin arasında devam eden çatışmalar, iklim değişikliği ve anarşizm üzerine konuştu. ABD’nin Çin ile gereksiz çatışmaları körüklemekteki ikiyüzlülüğünü, Afganistan’daki kanlı ve yıkıcı savaşı ve ABD’nin iklim değişikliğini kolayca sona erdirebilecek olmasının nedenlerini anlattı.

Afganistan üzerine

Poyâ Pâkzâd: Afganistan’daki savaş Irak’taki savaşın aksine genellikle “iyi savaş” olarak nitelendiriliyor. Sizin Afganistan savaşına dair farklı bir görüşünüz var.

Noam Chomsky: Yirmi yıl geriye, 11 Eylül’e gidelim. Öncelikle ABD’nin 11 Eylül’den kimin sorumlu olduğunu bilmediğinin farkında olmamız oldukça önemli. 11 Eylül’den sekiz ay sonra FBI direktörü Robert Mueller ilk büyük basın toplantısını yaptı. Mueller’e “11 Eylül’ün sorumlusu kim?” sorusu yöneltildi. Bu, insanlık tarihinin gördüğü muhtemelen en büyük çokuluslu tahkikattan sonra yaşandı. Mueller, “Faillerin El Kaide ile Usame bin Ladin olduğunu düşünüyoruz, ancak kesin olarak tespit edemedik” dedi. İşgalden sekiz ay sonra verilen cevap buydu.

Peki işgale yol açan motivasyon neydi? Sanırım buna en iyi cevap Taliban karşıtı Afgan direnişinin önde gelen isimlerinden, oldukça saygın bir Afgan lideri olan ve Taliban’a karşı ülke içinde gerçekleştirilen direnişe liderlik eden Abdul Hak tarafından verildi. Ekim 2001’de, Afganistan bombalanmaya başlandıktan hemen sonra Orta Asya’nın önde gelen araştırmacılarından Anatol Lieven ile yaptığı röportajda Abdul Hak’a “İşgal hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye soruldu.

Abdul Hak, “İşgal çok sayıda Afgan’ı öldürecek ve Taliban rejimini içeriden devirme çabalarımızı baltalayacak” dedi. Söz konusu çabalardan bahsetti ve bunların umut verici olduğunu söyledi; ne var ki işgal bu çabaları zayıflatacaktı. “Ama Amerikalılar Afganları ve Taliban’ı devirmeyi umursamıyorlar. Yapmak istedikleri şey kaslarını göstermek ve dünyadaki herkesi korkutmak.”

Bu görüş, işgalin temel aktörlerinden biri olan Amerikan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld tarafından farklı kelimelerle tekrarlandı. Taliban çok kısa bir süre içinde teslim olmayı teklif etti. Talibanlılar köylerine geri dönebilir ve Birleşik Devletler yönetimi ele geçirebilirdi. Kuşkusuz ki bu durumda ABD Usame bin Ladin ile El Kaide’yi kontrol altına alabilirdi.

Rumsfeld’in bu teklife yanıtı “Teslim olma konusunu müzakere etmiyoruz” oldu. Bu açıklama başkan George W. Bush tarafından onaylandı: “Teslim olma konusunu müzakere etmiyoruz, sadece güç kullanıyoruz.” Bush, El Kaide ve Usame bin Ladin hakkında yöneltilen sorularaysa şu cevabı verdi: “Onlar hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Onlarla gerçekten ilgilenmiyoruz. Aklımızda daha büyük bir plan var.”

“Aklımızdaki daha büyük plan” elbette ki kamuoyuna açıklanmıştı. Bu bir sır değildi. Irak’ın peşindeydiler ve asıl ödül oydu. Afganistan hiçbir şey değildi. Büyük ödül olan Irak’ı elde etmek ve ardından bölgedeki diğer ülkelere gitmek için Irak’ı bir üs olarak kullanmak istediler. Plan buydu.

Birleşik Devletler o dönemde 11 Eylül’ün şüphelisi olan –dikkat edin, şüpheli, suçlu değil– Usame bin Ladin’i yakalamak isteseydi bu çok zor olmazdı. Bunu, muhtemelen Taliban tarafından desteklenecek küçük bir polis operasyonuyla yapabilirlerdi. Taliban bin Ladin’den kurtulmaktan mutlu olurdu çünkü bin Ladin Taliban açısından bir baş belasıydı. Taliban’ın onu dışarı atmamasının sebebi sadece kabile kurallarıydı: bu kurallara göre size sığınan birini dışarı atamazsınız. Peştun anlayışında bu önemlidir. Ancak Birleşik Devletler bir polis operasyonu yapmak isteseydi buna herhangi bir şekilde muhalefet etmezlerdi.

Ne var ki bu ABD açısından iyi bir çözüm değildi. Gücünü göstermeli ve herkesi korkutmalıydı.

Sonra ne oldu, Talibanlılar köylerine geri döndü. ABD ile müttefikleri geldi. Olayların göbeğinde durumu başından beri takip eden çok iyi muhabirler var. Bunlar içinde en başarılısı Anand Gopal. Gopal konuya dair New Yorker’da yayınlanmış bir makalesinde aynı şeyleri söylüyor. Yine bu aynı şeyi söyleyen başka kaynaklar da var: örneğin Washington Post’ta yayınlanan yakın tarihli bir rapor.

Hepsi aynı şeyi söylüyor: Başlangıçta Afgan kırsal nüfusu savaş bittiği için rahatlamıştı. Barış koşullarında yaşayabileceklerdi. Amerika Birleşik Devletleri hakkında pek bir şey bilmiyorlardı ve dünyadaki pek çok insanla aynı şeyi düşünüyorlardı: “İşte bizim için iyi şeyler yapabilecek süper zengin bir ülke.” Amerika Birleşik Devletleri’nin bir şekilde gelip yoksulluk gibi sorunlarla ilgileneceğini umut ediyorlardı.

Bu umutlu hal çok uzun sürmedi. ABD güçleri gelir gelmez Afganlara saldırmaya başladı. Bir bomba Talibanlı olduğu düşünülen birini hedef alıyor, ancak bir düğünün ortasına düşüyor ve kırk kişiyi öldürüyor. ABD Özel Kuvvetleri geceleri insanların evlerine giriyor, aşağılıyor, işkence odalarına gönderiyor. Bunlar kırsalda önemli bir direniş ortaya çıkana kadar sürdü. Sonuçta ABD daha fazla Taliban yaratmış oldu.

Peki ABD bununla nasıl başa çıktı? Kendi ordusuyla kendisi ile aynı taktikleri uygulayan Afgan ordusunu kullanarak şiddeti yoğunlaştırdı. Bugün Afganistan muhabirlerinin söylediği şey şu: “Afgan ordusu dâhil olmak üzere herkes Amerikalılardan nefret ediyor”. Bunun için oldukça iyi sebepleri var.

Bu arada başka bir şey daha yaşandı. ABD Afganistan’a girdiğinde ülkeye dair hiçbir şey bilmiyordu. Bu yüzden emirlerini uygulayabilecek insanlar aradı. Onlar kimdi? Savaş ağaları. Ülkeyi yöneten canavarlar. Bunların akıllı olanları ABD’ye “Senin için çalışacağım” dediler. Gerçekten de aptal değillerdi. Bir savaş ağası kendi düşmanının bulunduğu bir köy için Amerikalılara “Bu köyde Talibanlılar var” diyebilirdi. Amerikalılar da gelip o köyü yerle bir ederek daha fazla Taliban üyesi yaratabilirdi.

Bu yirmi yıl boyunca devam etti. Sonunda büyük bir direniş oldu. Halk direnişi. Aslında Taliban’ın tabanı aslen Peştunlardan –Afganistan’daki etnik grupların en büyüğü– oluşuyordu ama zaman içinde genişledi. Son birkaç haftada yaşanan sürprizden biri Tacik ve Özbek bölgelerindeki savaş ağalarının Taliban’a katılmasıydı. Bu beklenmedik bir olaydı. Diğer her şey kesin olarak öngörülüyordu.

Hükümetin çökeceği belliydi: hükümet hiçbir desteği olmayan bir yolsuzluk batağıydı. Afgan ordusunun yarısı kâğıt üzerindeydi, hayalet askerlerdi. Diğerleriyse maaş almayan, mühimmatı olmayan askerlerdi. Yozlaşmış liderler ve yetkililer her şeyi çalıyordu. Amerikalılar için savaşmayacaklardı, bu yüzden ortadan kayboldular.

Bunların hepsi çok açık. Bunlar hakkında önceden yazdım, ve başkaları da yazdı. Durumu kavrayamayanlar sadece istihbarata erişimi olan insanlardı. İstihbaratın farklı bir hikâyesi var; istihbaratın çarpıtılmasının yollarından biri de bu. Ama sahadaki gerçeklere baktığınızda neler olacağı çok açıktı. Sürpriz olan şey Taliban’ın eski düşmanlarının, yani Herat ve Mezar-ı Şerif’teki savaş ağalarının Taliban’a katılmasıydı. Artık Taliban görünüşe göre çok etnikli bir örgüt.

Peki ya ABD’nin geri çekilmesi? Bu, Başkan Donald Trump’a kadar uzanıyor. Şubat 2020’de Trump, Taliban ile bir anlaşma yaptı. Afgan hükümetine bu konuda haber verme zahmetine bile girmedi, çünkü hükümeti bir hiç olarak görüyordu. Trump Amerikan birliklerinin Mayıs 2021’de –yani aslında olabilecek en kötü zamanda– geri çekileceği konusunda Taliban ile bir anlaşma yaptı. Uyum ve yerel düzenlemeler yapma konusunda fırsat vermedi. “Biz çıkacağız, sen istediğini yapabilirsin” dedi. Sadece tek bir şart koydu: “Amerikan askerlerine ateş etmeyin, bu hiç iyi olmaz. Diğer her şey sizin seçiminiz.”

Bunu büyük liderimiz Başkan Trump’ın tarihi başarısı olarak görüp alkışlayan Cumhuriyetçi Parti’nin tepkisi ilginç. Cumhuriyetçi Parti bu övgüyü web sayfasında yayınlandı ve felaket başlayana kadar kaldırmadı. Joe Biden, Trump’ın anlaşmasını bir ölçüde iyileştirdi: geri çekilmeyi birkaç ay erteledi, yani Taliban’a biraz daha zaman verdi ve şartlar sundu. Biden, dahi Trump’ın muhteşem tarihi başarısı olarak nitelendirilen şeyin geliştirilmiş bir versiyonunu gerçekleştirdi.

Felaket başlar başlamaz Cumhuriyetçiler söz konusu yazıyı web sayfalarından kaldırdılar ve felaketin sorumlusu olarak nitelendirdikleri Demokratlara ve orduya saldırmaya başladılar. Bir ay önce tarihi başarıyı selamlayan Cumhuriyetçilerin General Mark Milley ve diğerlerini hesap vermeye çağırdıkları ve daha önce övdükleri şey için orduyu kınadıkları Senato oturumunu görmüşsünüzdür. Bu, utanmazlığı bir üst seviyeye taşıdı; ama neticede söz konusu olan Cumhuriyetçi Parti.

Şimdi bir sonraki aşamaya geçelim. Uluslararası toplumda durumla nasıl başa çıkılacağı konusunda bir bölünme var. Çin merkezli bölgesel güçlerin –temel olarak Şangay İşbirliği Teşkilatı– yani Çin, Rusya, Tacikistan, Özbekistan, İran, Hindistan ve Pakistan’ın savunduğu yaklaşım bir şekilde Taliban rejimine uyum sağlamak. Bu Afganistan açısından içler acısı bir durum. İnsanlar açlıktan ölüyor ve ekonomi çöktü, bu yüzden şunu söylüyorlar: “Taliban’a Afgan halkı için biraz yardım ve destek sunalım, Taliban’la ilişki kuralım ve hükümetlerini daha kapsayıcı, daha az baskıcı hale getirmek; ekonomileriniyse afyon üretiminden minerallerin ve diğer kaynaklarının ihracına kaydırmak için çaba gösterelim.” Yaklaşımlardan biri bu.

ABD’nin öncülüğünü yaptığı ve müttefiki Hindistan’ı da içeren başka bir yaklaşım daha var. Hindistan, Şanghay İşbirliği Teşkilatı’nda Çin çözümüne karşı çıktı ve Afganları her türlü yardım ve destekten mahrum bırakan ABD yaklaşımını –IMF ve Dünya Bankası’na Çin ve müttefiklerine yardım teklif etmemeleri için baskı yapmak– seçti. Amaçları Afganları mümkün olduğunca cezalandırmaktı. Hükümeti değil, halkı cezalandırmaktı çünkü bu yaptırımlar sadece halka zarar verir: halkın hayatta kalmak için liderin şemsiyesi altında toplanması gerektiğinden genellikle lideri daha güçlü hale getirir.

Amerika Birleşik Devletleri yaptırım uygulayabilecek tek ülkedir. Bazen diğerleri de bu yaptırımlara eşlik eder. Tek başlarına yaptırım uygulamaya çalışırlarsa bunun bir karşılığı olmaz. Amerika Birleşik Devletleri yaptırım uyguladığında buna karşı olsanız bile uymak zorundasınız.

Bu yaptırımların en eskilerini, Küba’ya uygulananları ele alalım. Tüm dünya bunlara karşı. Birleşmiş Milletler’deki son oylama 184’e karşı 2’ydi. İsrail Amerika Birleşik Devletleri’nin yanında yer alıyor; ama bağımlı bir devlet olduğu için bunu yapmak zorunda. Dünyanın geri kalanı hayır diyor, ancak hepsi yaptırımlara uyuyor çünkü ABD yaptırımları üçüncü taraf yaptırımlarını da kapsıyor. “Bunlara uymazsanız sizi uluslararası finans sisteminin dışına atarız” diyor. Ve başka cezaları da var. Dünya temelde bir mafyadır ve emirleri Baba verir; diğerleri ise isteseler de istemeseler de buna itaat eder. Bu bir gerçek; siyaset bilimi değil.

Yani ABD, Afganistan’da olduğu gibi yaptırımlar uyguladığı durumda dünyanın geri kalanı beğense de beğenmese de buna uymak zorunda. Çin belki bir istisna; çünkü buna uymayacak. ABD’nin Çin’i düşman olarak görmesinin sebeplerinden biri de bu: Çin emirlere uymuyor ve bu tolere edilemez. Bununla birlikte Orta Asya devletlerinin Çin ile birlikte hareket etme ihtimali var. Aslında bu devletlerin tutumu değişiyor: Amerikan üslerini kovdular ve Çin merkezli Avrasya sistemine, Çin öncülüğündeki yatırım sistemi Bir Kuşak, Bir Yol Girişimi’ne katıldılar. Yani durumlar değişiyor gibi görünüyor.

Çin ve AUKUS[1] üzerine

Poyâ Pâkzâd: Çin, Batı için yani Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri için bir tehdit olarak görülüyor. Ve yakın zamanda bir silah ticareti ittifakı gibi görünen bu yeni ittifak, AUKUS ortaya çıktı. Fransa’da Emmanuel Macron ittifaka büyük tepki gösterdi çünkü pazar payını kaybediyor. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Noam Chomsky: Her şeyden önce Çin neden bir tehdit? Avustralya’nın eski başbakanı, ünlü diplomat Paul Keating bu konuda kısa süre önce güzel bir açıklama yaptı: “Çin tehdidi nedir? Çin dünya nüfusunun yüzde 20’sini yoksulluktan kurtardı ve işleyen bir devlet tesis etti. Ekonomi alanında ilerleme kaydediyor; ne var ki Amerika Birleşik Devletleri’ne bağımlı değil. İşte Çin tehdidi bu. Çin tehdidi denen şey Çin’in varlığı. Bu tolere edilemez.”

Mafyaya dönelim. Baba, kurallara uymayan güç merkezlerini kabul etmez, dolayısıyla Çin bir tehdittir. Ama askeri bir tehdit değil; askeri tehdit Çin’e karşı mevcut. Çin, açık denizde kendisini hedef alan nükleer silahlı füzelere sahip ABD üsleriyle çevrili. Tehdit altında olan Çin; ABD değil. Amerika Birleşik Devletleri emirlere uymayan potansiyel bir rakibin tehdidi altında. Tehdit dedikleri şey bu.

AUKUS’a bir göz atalım. Basında ve hükümetlerin açıklamalarında bunun bir seyrüsefer özgürlüğü sorunu olduğu söyleniyor. Fakat aslında seyrüsefer özgürlüğü sorunu yok. Avustralya’nın önde gelen stratejik analistlerinden biri bu konuda önemli bir makale yazdı. “Seyrüsefere yönelik bir tehdit yok” dedi. Sorun, “münhasır ekonomik bölgeler” olarak adlandırılan şey. “Münhasır ekonomik bölgeler” 1982’deki BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde tanımlandı. Sözleşme uyarınca denizden iki yüz mil açıkta seyrüsefer özgürlüğü vardır. “Tehdit veya güç kullanımı”na ise izin verilmez.

Çin ve Hindistan bunu, askeri istihbarat operasyonları yapılmasının hukuksuz olduğu şeklinde yorumluyor. ABD aynı fikirde değil; birkaç hafta önce Hindistan bölgesinde yaptığı gibi, münhasır bölgede askeri istihbarat operasyonları yürütme hakkına sahip olduğunu söylüyor. Hindistan bunu şiddetle protesto etti, ancak elbette ki bu konuda elinden gelen hiçbir şey yok.

Çin de bunu protesto ediyor ve bu konuda bir şeyler yapabilir. Tartışma şu: Çin’in münhasır ekonomik bölgesinde ABD askeri istihbarat operasyonları yapabilir mi? İfade yine “tehdit veya güç kullanımına izin verilmez” şeklinde.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni imzalamamış olan tek deniz gücü olduğunu da belirtmeliyim. Amerika Birleşik Devletleri uluslararası sözleşmeleri imzalamaz; bu onun egemenliğine bir müdahaledir. Baba bunu kabul etmez.

Yani mesele biraz teknik: “Güç kullanımı yasağı askeri istihbarat operasyonlarını engeller mi?” sorusuna ilişkin olarak Deniz Hukuku Sözleşmesini nasıl yorumlarsınız? Sorun bu. Bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri, diğer tarafta Çin ve Hindistan. Burası diplomasinin harekete geçeceği bir alan. Ne var ki Amerika Birleşik Devletleri “diplomasi” gibi korkakça şeylerin peşinden gitmiyor.

Afganistan’a geri dönebiliriz. Taliban teslim olduğunda ABD’nin verdiği cevap şuydu: “Müzakere yapmıyoruz. Güç kullanıyoruz.”

Şimdi gelelim AUKUS’a. Amerika Birleşik Devletleri Avustralya’ya nükleer silahlara sahip gelişmiş bir avcı-katil denizaltı filosu göndereceğine ilişkin bir anlaşma imzaladı. Çin’de bunların hiçbiri yok. Çin’in dört denizaltısı var: Güney Çin Denizi’nde bulunan gürültülü, nükleer silah içermeyen, kolayca tespit edilen ve kuşatılan eski denizaltılar. Hiçbir yere gidemezler. Çin’de durum bu. Amerika Birleşik Devletleri’ndeyse elbette ki çok sayıda denizaltı var. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki nükleer denizaltılara bir göz atın: ABD’nin gelişmiş bir denizaltı filosu var. Her birinin kaç tane Trident füzesine sahip olduğunu hatırlamıyorum. Her Trident füzesinin de çok sayıda savaş başlığı var. Her bir ABD denizaltısı dünyanın yaklaşık iki yüz şehrine saldırabilir. Güney Çin Denizi’ndeki denizaltıların dengesi bu.

Bu dengesizliği düzeltmek için Amerika Birleşik Devletleri Avustralya’ya daha fazla nükleer denizaltı gönderiyor; Avustralya bunlar için para ödüyor, ancak bu denizaltılar daha sonra ABD deniz komutanlığına geçiriliyorlar. Bu Çin için çok ciddi bir tehdit. Burada güdülen stratejik bir amaç yok. Bu denizaltılar muhtemelen on beş yıl boyunca faaliyette olmayacak. O zamana kadar Çin elbette ki bu yeni tehdide karşı koymak için askeri güç tesis etmiş olacak; yani bir tırmanma yaşanacak. Burada yine kasımızı gösteriyoruz, dünyaya hükmetmek niyetinde olduğumuzu gösteriyoruz.

Fransa açısından da durum aynı. Fransa, Avustralya ile geleneksel denizaltılar göndermesini öngören bir anlaşmayı hâlihazırda yapmıştı. ABD, gelişmiş nükleer denizaltılar gönderilmesine ilişkin ABD-Avustralya anlaşmasının söz konusu Fransa-Avustralya anlaşmasını feshettiğini Fransa’ya bildirmedi bile. Doğal olarak Emmanuel Macron bu duruma oldukça sinirlendi, çünkü bu Fransız endüstrisine yönelik ciddi bir darbeydi. Ve bu konuda bilgilendirilmediler bile. Burada iletilmek istenen bir mesaj var. Avrupa Birliği’ne şöyle deniyor: “İşte dünya meselelerindeki rolünüz. Size ihtiyacımız olduğu durumda sizden bir şeyler yapmanızı isteriz. Kendimiz bir şey yapmak istediğimiz durumdaysa size haber vermeye bile tenezzül etmeyiz. Siz vasalsınız.”

Fransa, protesto amacıyla büyükelçilerini geri çekti. Avustralya ile Birleşik Devletler büyükelçilerini İngiltere’den geri çekme zahmetine girmediler, çünkü herkes İngiltere’nin bir vasal devlet olduğunu biliyor. AUKUS anlaşması işte bu. Krize yol açacak. Çok gergin. Karşılıklı bir tırmanma var.

Bu yüzden ABD, Çin kıyılarındaki gerilimi tırmandırıyor. Çin de Tayvan’ın koruma altındaki bölgelerine savaş uçakları gönderdi. Bunlar “kısasa kısas” eylemleridir. Genişlerler. Savaşa yol açabilirler ve Çin ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki bir savaş bizim işimizin bittiği anlamına gelir. Sadece onların değil hepimizin işi biter. Nükleer güçler arasında savaş yaşanmamalı. Çin’in nükleer sistemi çok fazla gelişmiş değil –Amerika Birleşik Devletleri’ninki kadar değil– ama Amerika Birleşik Devletleri kıtasına anakaradan, yani Çin’den saldırmak için yeterli.

[1] 15 Eylül 2021 tarihinde AvustralyaBirleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından ilan edilen üçlü güvenlik paktı.

(https://jacobinmag.com/2021/11/noam-chomsky-climate-change-afghanistan-anarchism-china adresinden Pelin Tuştaş tarafından çevirilmiştir)

PolitiYol Telegram'da

GÜNÜN YAZILARI

spot_img

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,450TakipçilerTakip Et
46,744TakipçilerTakip Et
9,284AbonelerAbone

EDİTÖR ÖNERİSİ

HAFTANIN ÇEVİRİSİ

SON HABERLER