Murat Karayalçın: Sosyal demokrasiyi yeni üretim sistemi içerisinde yeniden tanımlamalıyız

Söyleşi: Dilara İlbuğa & Pelin Teymur

“Sosyal Demokrasi” dosyasının bugünkü konuğu Eski Başbakan Yardımcısı, Dışişleri Bakanı ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Karayalçın. Karayalçın’a göre sosyal demokrasi yeni üretim sistemi içinde tekrar tanımlanmalı.

-21.yüzyılda sosyal demokrasiyi nasıl tanımlayabiliriz? 

Ben sosyal demokrasiyi eşitlik, özgürlük ve dayanışma sözcükleriyle tanımlıyorum. Bu tanım çeşitlendirilebilir, başka kavramlar eklenebilir ama bence özü budur. Bu özgürlük, eşitlik arayışı ve dayanışma gereksinimi devam ettiği sürece devam edecek olan bir anlayıştır. Tabi üretim güçlerinin durumuna göre, üretim ilişkilerinin gelmiş olduğu aşamaya göre bu eşitlik, özgürlük, dayanışma arayışı farklılık gösterebilir. 21.yüzyılda eşitlik, özgürlük ve dayanışma arayışının yeni bir tanımının yapılması bir zorunluluk olarak önümüzde duruyor. 20.yüzyılın ikinci yarısında bu yeni tanım ihtiyacı ortaya çıktı. Bence Sosyalist Enternasyonal’in de, Sosyalist Enternasyonal’e üye partilerin de, sosyal demokrasiye inanan bilim insanlarının da önlerindeki temel sorun ve konu budur: 21. Yüzyılda nasıl bir sosyal demokrasi olmalı? Sosyal demokrasinin eşitlik ve özgürlük amacının sağlanması için idari, iktisadı, siyasi ve toplumsal olarak hangi araçlar kullanılmalı?

-20.yüzyıldan itibaren sosyal demokrasinin gelişimi ve dünyadaki yükseliş süreci nasıl olmuştur? 

Sosyal demokrasinin altın yılları II.Dünya Savaşı sonrasında yaşanan on yıllardır. Özellikle 1960lar. Sosyal devlet anlayışının, sosyal demokrat Avrupa partilerinin kurmuş olduğu Avrupa hükümetleri tarafından yorumlanması, uygulanması sosyal demokrasiye altın yıllarını kazandırdı.

1970lerden sonra iki tane önemli gelişme yaşandı. Bir tanesi üretim biçiminin değişmeye başlaması, diğeri de bugünkü anlamda yaşamakta olduğumuz küreselleşmenin ortaya çıkmasıdır. Aslında küreselleşmenin belirginleşmesi 1990’larda ve 2000’li yıllarda oldu. Dolayısıyla küreselleşme, 21.yüzyılda sosyal demokrasi sorunuyla birebir ilişkilidir.

Sosyal demokrasi, 1960larda ve 70lerde ulus-devlet içinde başarılı sonuçlar verdi ama küreselleşme ile birlikte, o arada AB’nin belirgin bir güç haline gelmesiyle birlikte sorunlar ortaya çıkmaya başladı. “Acaba sosyal demokrasi bir ulus-devletin sınırları içindeyken işliyordu da, ulus-üstü örgütlenmeler ortaya çıkınca tıkandı mı?” sorusu tartışıldı ve tartışılmakta. Ayrıca küreselleşmenin en önemli yönü; sermayenin sınır tanımayan, çok rahat bir biçimde dünya genelinde hareket edebilmesine karşı; emek örgütlenmesinin ve emeğin bunu yapamamasıdır. Sermaye ucuz emek bölgesine çok kolaylıkla gidiyor. Dolayısıyla küreselleşme 21. Yüzyılda sosyal demokrasinin önünde bu bağlamda ciddi bir sorun ve engeldir.

1970lerde post-Fordizm denilen üretim biçimiyle küreselleşme birleşmesiyle sosyal demokrasinin altın yıllarını geride bırakmış olduk. Aslında eskiden üzerine eşitliği, özgürlüğü ve dayanışmayı inşa ettiğimiz üretim sistemi elimizin altından kayıp gitti. Sosyal demokrasiyi yeni üretim sisteminin ve küreselleşmenin getirdiği koşullar çerçevesinde yeniden tanımlamak durumundayız. Yani iyi giden bir ezberimiz vardı ama yeni üretim sistemiyle ezberimiz bozuldu. Bizim özellikle eşitlik bağlamındaki tezlerimiz Fordizm diye adlandırılan üretim sistemi üzerine inşa edilmişti. Orada güçlü sendikalar vardı. 1970’lerden itibaren sendikal hareket güç kaybetmeye başladı ve az önce ifade ettiğim bütün unsurlar ortadan kalkmaya başladı. Örneğin Türkiye’de 1970lerin başında TBMM’den bir süre önce geçen “Kiralık İşçilik” yasası çıkmazdı

-21. Yüzyılda hem dünyada hem de Türkiye’de sosyal demokrasinin tıkanmış olduğu konusunda tartışmalar yapılıyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Post-Fordist sistemin getirdiği sorunlar önümüzde, burada eski araçları örneğin toplu sözleşme gibi araçları kullanamıyoruz çünkü önümüzde daha değişik bir senaryo var. Bu nedenle sosyal demokrasinin bir sorunla, bir çıkmazla karşı karşıya kaldığı gibi bir durum önümüze çıkıyor. Burada bizim yeni bir takım araçlar geliştirmemiz gerekiyor. Aslında biz CHP olarak hem 2011’de hem de 2015 seçimlerinde bir adım attık. Örneğin aile sigortası dediğimiz şeyi gündeme getirdik. Aslında bu bir söylem, retoriktir. Onun gerçek adı ‘yurttaşlık geliri’dir. Bu sosyal demokrat bir partinin eski yöntem ve araçlarla sağlanamayacağını gördüğü eşitlik konusunda, onu telafi edecek bir adımı gündeme getirmesidir. Bu önerinin dünyada sosyalist iktisatçılar tarafından da seslendirildiğini biliyorum.

Bolşevik sistem çöktüğünde doğal olarak sosyal demokrasinin öne çıkması gerekirdi. Bu sistemin çökmesi çok büyük bir siyasi boşluk yarattı. ‘Siyaset boşluk kaldırmaz’ diye fizik kuralı gibi bir kuraldan söz edilir. O boşluğu mikro-milliyetçilik, din faktörü yani kimlik siyaseti doldurdu. Sosyal demokrasiyle taban tabana zıt olan kimlik siyaseti Bolşevik sistemin bıraktığı boşluğu hızlı bir şekilde doldurdu, adeta oraya aktı. Amin Maalouf’un tabiriyle bu ‘ölümcül kimlik’ler öyle etkili ki, sosyal demokrasiyi de vurdu. Türkiye şu anda kimlik siyasetinin yapıldığı bir ülke ve biz bununla mücadele ediyoruz.

-Bu bağlamdan yola çıkarak hem SHP sürecini hem de CHP’yi sosyal demokrasi bağlamında nasıl değerlendirebiliriz? Sosyal demokrasiyi politikalarına eklemlemeyi başarabildiler mi? 

Daha önce söylediğim gibi 1960lı ve 1970li yılların ardından sıkıntılı dönemler başladı. Türkiye Avrupa’ya, Avrupa ülkelerinin çoğunun sosyal demokrat partiler tarafından yönetildiği dönemlerde işgücü gönderdi. O zaman iktisadi büyüme için şimdikinin tam tersi olarak istihdam artışı gerekliydi. 1978 yılında üçüncü Ecevit hükümeti kuruldu. Ben de o zaman Köyişleri Bakanlığı’nda müsteşar yardımcısıydım. Türkiye ekonomisinin temel sorunu olarak çok büyük bir döviz açığı vardı. Rahmetli Bülent Ecevit başbakan olarak 10 milyar mark ya da dolar, tam hatırlayamıyorum kaynak talebinde bulunmuştu. Bunun verilmemesi durumunda Türkiye’nin başka bir yöneliş içine gireceğini söyledi. Buradaki temel değerlendirme; bizim işgücü göndermememiz durumunda Avrupa’nın büyümesinin sağlanamayacağı, bizim çok stratejik bir ülke konumunda olduğumuz şeklindeydi. Ama daha önce söylediğim post-Fordist üretim şekli 1973-74’te devreye girdi dolayısıyla bizim o posta attığımız yıllarda Avrupa’nın işgücümüze olan ihtiyacı azalmıştı. Biz 1978-79 yıllarını maalesef terörle geçirdik. 1980’de darbe oldu. 80 darbesinin yarattığı tahribat çok büyüktü, herkes bunu çok ağır olarak yaşadı.

Sosyal demokrasinin eşitlik, özgürlük ve dayanışma kavramları eşdeğerlidir ve eşzamanlıdır. Eşdeğerlidir yani üçü de aynı değerdedir; eşzamanlıdır yani ‘birini yaparım sonra diğerlerine bakarım’ diyemezsin, dememelisin.  SHP’nin güçlü olduğu, çıkış yaptığı yıllarda az önce söylediklerime rağmen özgürlük kavramı öne çıktı. Bir şekilde hep özgürlüğü konuşmaya başladık, konuşmamız gerekiyordu çünkü darbe yapılmıştı, Kürt sorunu ortaya çıkmıştı, Alevilerin sorunları vardı ve seslendiriliyordu. Yani biz zamanımızı, enerjimizi daha çok bu konular üzerinde yoğunlaştırdık. Anayasa tartışmaları yaşıyorduk. O zaman da ‘sizin alternatifiniz ne’ sorusu vardı. Alternatif anayasalar hazırlıyorduk.

O dönemde eşitlik biraz arka planda kaldı. SHP Genel Başkanı olduktan sonra bu konuya eğildim. İktisadi koşulların ve siyasi ortamın elverdiği ölçüde bunu dengelemeye çalıştım. SHP Türkiye solunun en kitleselleşmiş partisiydi.

Daha sonraki CHP yönetimlerinde şu anda konuşmakta olduğumuz konuların ne ölçüde ele alındığını bilmiyorum. Ancak 2008 Aralık ayında yapılan Kurultay’da kabul edilen son programımızın iki öngörüsünü bu bağlamda önemsediğimi belirtmeliyim. Birincisi yurttaşın bir kimliği olduğunu kabul etmemiz ve bunu şerefle taşıyacağımızı belirtmemizdir. İkincisi de partinin ideolojik kaynaklarını; cumhuriyetçilik, sosyal demokrasi ve Anadolu’nun tarihi ve felsefi değerleri olarak tanımlamamızdır.

Bizim 7 Haziran ve 1 Kasım seçim bildirgelerimizin 21.yüzyılın sosyal demokrasi kavramı açısından önemli bir projeler topluluğu olduğunu belirtmek isterim. Bizim ‘yaşanabilir Türkiye’ başlığını taşıyan bildirgemizi incelersek burada sosyal demokrasi bağlamında önemli adımların atılmış olduğu görülür. Ancak partide teorik ve ideolojik çalışmalar yapacağımız platformlara çok ciddi olarak ihtiyaç var.

-Yerel düzeyde ‘sosyal demokrat belediyecilik’ anlayışı özellikle CHP’li belediyeler tarafından sıklıkla seslendirilmekte. Siz Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlı olduğunuz dönemde sosyal demokrasiye özellikle vurgu yapıyordunuz. Yerel düzeyde sosyal demokrasiyi tesis etmek adına neler yaptınız? 

Biz bir grup sosyal demokrat olarak 1989’da Ankara’nın yönetimine geldik. 1989-1994 yılları arasında Türkiye’nin başkentini sosyal demokratlar yönetti. Sosyal demokrat belediyecilik konusunda iddialıydık ve sanırım o iddiayı kanıtladık. Bir yandan Ankara tarihinin en büyük yatırım paketini uygulayarak sosyal demokrasinin üretici yönünü gösterdik, öte yandan da sosyal demokrat düşünceyi yansıttığını düşündüğüm çok sayıda kurum kurduk, yeni kavramlar geliştirdik. Örneğin “kente karşı suç” diye bir kavram geliştirmiştik. Yani kişiye karşı suç değil, mekana karşı suç. Bir başka örnek, benim gözümde sosyal demokrasinin katılımcılık anlamında çarpıcı uygulamalarından biri olan bizim Dikmen Vadisi’nde yaptığımız projedir ve uyguladığımız yöntemdir. Proje Karar Kurulu kurduk. Proje Karar Kurulu’nda beş tane Dikmenli, beş tane belediyeci bütün projeyi birlikte tasarımladık ve birlikte uyguladık. Bu olağanüstü bir şey. Sosyal demokrasi bir açıdan bir değer yaratmak ve o’nu paylaştırmak demektir. Bunu halkla birlikte yaptık.

21.yüzyılda, David Harvey’in seslendirdiği “Kent Hakkı” kavramı yeni bir hak olarak gündeme geliyor. Tabi bununla bağlı olarak “kentli hakları”nı da gündeme getirmek gerekiyor. Yani özgürlük arayışının yeni mekanı kentler. David Harvey kentli hakkını o kentte yaşayan insanların yaşadıkları alanı yeniden üretebilmeleri hakkı olarak görüyor ve tanımlıyor. Bununla bizim için çok önem taşıyan Gezi Eylemleri’ni ilişkilendirdiğimizde önümüze 21. Yüzyılda sosyal demokrasinin üstlenmesi gereken, sahiplenmesi gereken çok önemli bir hak tanımı çıkıyor: Kentli hakkı. Bu hak sadece güzel harflerle yazılmış, çok şık bir kitabın bir maddesi olarak bir yere girecek bir şey değil. Kentli hakkını bizim gündelik yaşama taşıyabilmemiz gerekiyor.

Buradan hareketle bizim Ankara’yı yönetirken uyguladığımız ve adını ‘proje demokrasisi’ olarak koyduğumuz bir uygulamayı da gündeme getirmek gerektiğini düşünüyorum. Her projede o proje alanının toplumsal hinterlandı içinde bulunan hemşerilerimizle bir araya geldik, örgütlü diyalog kurduk, o projeleri birlikte tasarladık ve uyguladık. Dolayısıyla insanların yaşadıkları alanı yeniden üretmeleri diyebileceğimiz bir süreci yaşadık ve uygulamaya koyduk. Mühendislik alanında, finans alanında, saydamlığı sağlanmasında başarılı örneklerimiz var. 21. Yüzyıl sosyal demokrasisi büyük ölçüde kentlerde şekillenecek ve bunu da kent insanları yapacak. Bizim 1989-94 yılları arasındaki uygulamalarımızın en azından bunlarla ilgili tartışmalara katkıda bulunacağını umuyorum.

PolitiYol Telegram'da

GÜNÜN YAZILARI

spot_img

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,450TakipçilerTakip Et
43,444TakipçilerTakip Et
9,284AbonelerAbone

EDİTÖR ÖNERİSİ

HAFTANIN ÇEVİRİSİ

SON HABERLER