Röportaj: Dilara İlbuğa / PolitikYol

8 Ocak 1996’da habere gittiği sırada gözaltına alınıp öldürülen gazeteci Metin Göktepe’nin ablası Meryem Göktepe ile dava sürecini, Metin’in çocukluğunu ve bugünün Türkiye’sinde gazetecilere dönük baskı ve tutuklamaları konuştuk. Göktepe, “Ahmet Şık susturamadıkları Metin Göktepe’nin yüreğidir” diyor.

– 21 yıl geçmiş kardeşinizi kaybetmenizin üzerinden. Biz Metin Göktepe’nin hikayesini bir de sizden, ailesinden dinlemek istedik; çocukluğunu, nasıl gazeteci olmaya karar verdiğini…

Metin denilince ilk aklıma gelen daha küçücük bir çocukken, 2,5-3 yaşındayken beynime kazınan bir fotoğraf gibi, hiç unutamayacağım bir sahne var. Köydeyiz evde bir telaş var ve kardeşim Aziz 6 aylık, beşiğinde ağlıyor. Metin de beşiğe bağlı ipten tutarak sallıyor ağlamasın diye. Bir yandan da kendisi burnunu çeke çeke ağlıyor. İşte 28 yıllık yaşamında hep çevresi için duyarlı bir insan iyisi Metin… 11 yaşında geldi İstanbul’a. Çalışkan bir öğrencilik dönemi oldu. İki kız, altı erkek 8 kardeşiz ve hepimizin arasında ikişer yaş var. Metin yedinci kardeşimiz. Okul hayatımızda ben Metin’in velisi, O da en küçüğümüzün. Hem okuyup hem de çalışırdık yaz tatillerinde. Üniversite için gittiği dershanedeki başarısıyla en küçüğümüze burs sağlamıştı. Çok yakın iki kardeştik, sonrasında iki iyi dost, sırdaş olduk. Daha lisedeyken Gürünlüler Dayanışma Derneğinin çıkardığı bir dergide çalışmaya başlamıştı. İstanbul Üniversitesi’nde Maliye bölümüne 1989 yılında girmiş, mezun olmasına fırsat verilmemişti. 1992 yılında Haberde ve Yorumda Gerçek dergisinde muhabir olarak başladı. Gazetecilik çok severek yaptığı bir işti. Okul yıllarımızda, evde, gezmelerimizde hep birlikteydik. Daha 1989 yılı Bahar eylemleri ve Kamu Çalışanlarının hak arama mücadelesinde yine yan yanaydık. Ben kortejlerde, O dışında yine yan yana yürüdük. 1995 yılında Evrensel gazetesinin kuruluşunda da yer alarak, muhabirlik yapmaya başladı. Tutkuyla yaptığı bir işti gazetecilik, çok da yakışıyordu Metin’e. En son 28 aralık KESK’in Saraçhane’deki bir basın açıklamasında yine yan yanaydık. 8 Ocak 1996 günü de ölüme yine gazetecilik yaparak, kendi haberini “Ben Gazeteciyim” diyerek gitti…

– Haberi nasıl aldınız, o süreçte neler yaşandı?

8 Ocak 1996’da, Metin Ümraniye Cezaevi’nde öldürülen mahkumların cenazesini izlemek için, “Mutlaka ben izlemeliyim arkadaşlar” diyerek yola çıktı. Polis, bölgeyi barikatlarla kuşatmıştı. Sarı basın kartı yoktu ama kurum kimliği vardı. İki gazeteci arkadaşıyla birlikte gözaltına alındı. Arkadaşları bırakıldı, Metin ise Eyüp Spor Salonu’ndaydı. Gazeteci olduğunu defalarca anlatmasına rağmen ayrı bir yere alındı. “Gazeteciyim” diye bağırmasına rağmen coplar inip kalkmaya başladı. Birkaç saat sonra cesedi, spor salonunun yanında bir yerlere atıldı. Ölümünün birden fazla nedeni vardı; iç organ zedelenmesi, kırık kaburgalar, beyin kanaması…

Benim haberi almam ise şöyle gerçekleşiyor; 9 Ocak sabahı işyerimde telefonum çalıyor. Karşı taraf durgun fark ediyorum. Ha evet ablam ve abim de aramışlar ulaşamamışlar diyor çok eskiden Metin ile ortak arkadaşımız olan Uysal. Benimle çok acil buluşmak istediğini anlatıyor, isterse benim işyerime gelebileceğini de söylüyorum. Olmaz diyor ve çok kararlı geliyor sesi. Bir şey olup olmadığını sorduğumda kendi özel bir sorunu olduğunu, ancak benim ona yardım edebileceğimi söylüyor. Buluşmaya gidinceye kadar yüreğim ağzımda. Yol çok uzun geliyor. Oysa işyerime çok yakın. Buluşma anına kadar hep Metin ile ilgili olumsuzlukları öteliyorum. Buluşuyoruz ama karşılaştığım andan itibaren arkadaşın yüzünden okumaya çalışıyorum ne olabileceğini. Özgür Gündem’de çalışan ortak arkadaş gazeteye gidelim daha rahat konuşuruz diyor. Karşısına dikiliyorum Yenikapı’dan sahile doğru gittiğimiz yolda. “Bana ya neler olduğunu anlat ya da gelmeyeceğim” diyorum. İnkar etmeye çalışıyor. Bakıyor olmayacak Metin diyor. Yüreğim sıkışıyor, “Bir şey mi oldu, çabuk her neyse söyle” diye sarsıyorum. “Yaralılar var dünkü gözaltılardan” diyor. Hatırlıyorum birden, dün cenazeler kalkacaktı sahi. “Evrensel’den de Metin yaralıymış” diyor. Nerde? Nasıl? Sorularım havada uçuşuyor. Uysal “Sakin ol üç Metin var ya, hangisi belli değil” dediğinde “Ne fark eder ki? Gerçeği bilmek istiyorum” diyorum.

Gazeteye gidiyoruz, bana bakıyor herkes ve ben acaba birisi gerçeği söyler mi? diye bakınıyorum. Ben telefona uzanıyorum, abimi arayacağım. Çok uzun geliyor o süre bana. Bu arada masada bir toplu iğne alıp parmağıma olanca gücümle batırıyorum. Kabus değil! Rüya değil! Karşıdan alo diyen yengeme soruyorum. Yaralıymış, Çapadaymış. Beni hastaneye götürdüklerini arabada öğreniyorum. Cerrahpaşa yolundayız. Hastane girişini geçiyoruz, anlam veremiyorum. Çapa demişti yengem oysa. Adli Tıp önünde duruyor araba. Ağabeyimi görüyorum. Sağda üç genç kız ilişiyor gözüme, birisi yerlere atıyor kendini, ağlıyor, bağırıyor. Diğer ikisi genç kızı sakinleştirmeye çalışıyor hem de ağlıyorlar. İbo’ya koşup sarılıyorum o da ağlıyor benimle. “Söyle” diyorum, “ne oldu Metin’e, öldü mü yoksa?” bir süre bir şey diyemiyor. Nasıl denir ki? “Anla artık” diyor. Epeydir reddettiğim gerçeği bana söyleyen ağabeyimi yumrukluyorum. Hayır Metin ölemez, o en son ölecek, dünya iyisi çocuğun her hali geliyor gözümün önüne.

Ölümü hiç konduramıyorum. Kaldırımın kenarında ayılırken kolonya, su yüzüme çarparken, birden hiçbir şey kavrayamıyorum. Nasıl oldu diyorum neden sonra. Ağabeyim “Polis” diyor. Ama kabul edilmiyormuş. Duvardan düşmüşmüş, sandalye, kelimeler anlamını yitirip uçuşurken. Orada delire delire ağlamak, haykırmak isterken bir mücadelenin içinde buluyorum kendimi daha orada. Otopsi raporu hazırlanıyor. Avukatı almak istemiyorlar, ama gazeteye ihbar telefonları gelmiş, Metin işkence edilerek öldürülmüş gözaltındayken. Bunun adli tıpta doğru dürüst ifade edilmesini istemek düşüyor bize. Savcı avukata olmaz diyor, aileden birinin kabul edilebileceğini söylüyor. Bunu duyunca, ben girerim diyorum, hiç sonunu düşünmeden. Bu kararlılığım görülünce belki de, bir avukata izin veriliyor. Bekliyoruz; Metin’in öldürüldüğünün kabulünü! Oysa ben annemin yanında olmak istiyorum. Ama bu cinayetin sorumlularını bulmak için, Metin’in sahipsiz olmadığını anlatmak için daha ilk günden yasıyla mücadele aynı adrese düşüyor. Aynı kişiler hem yasçısı hem de takipçisi oluyor bu cinayetin.

Bunları o zaman da düşündüm mü bilmiyorum. Şunu biliyorum ki daha o günden bizi acılarla birlikte zorlu bir mücadele bekliyor. O sırada Avukat çıkıyor, yüz ifadesi tarifsiz, yüzü allak bullak. “Bu bir vahşet” diyor en çok da. “Bunca işkenceye neden gülmüş Metin” gibi sözler duyuyorum. Sonradan morgda çekilmiş gülen fotoğraflarından anlıyorum ne demek istendiğini.

Daha sonra Gazeteciler Cemiyeti’nde buluyorum kendimi. Yürüyerek gitmişiz ama nasıl olduğunu hiç hatırlamıyorum. Genç Gazeteciler gazetelerin üçüncü sayfa haberi olmasını ve şüpheli ölüm diye yazılmasına tepkililer. Cemiyetin Metin’e Gazeteci olması sebebiyle sahip çıkması talebindeler. Valilik önüne yürünecek, ben bütün bunları bir korku filminin içinde izler gibiyim. Kendime gelişim Ahmet Şık’ın elinde gördüğüm “Bu Yürek susmayacak” yazılı Metin’in fotoğrafını görmeme kadar geçen süre ile son buluyor. Adını Metin’den sıkça duyduğum daha sonra kardeşim olan Ahmet Şık etinden et kopartılırcasına haykırıyor, ağlıyordu. İşte o zaman gerçek olduğunu idrak edebilmiştim; Metin öldürülmüştü!

– Biraz da dava sürecinden bahsedebilir misiniz?

Metin 5 Ocak 1996 yılında Ümraniye Cezaevinde öldürülen 4 tutuklunun adli tıptan alınarak götürülen cenazeleri izlemek üzere gittiği Alibeyköy’de sarı basın kartı olmadığı gerekçesiyle bine yakın insanla gözaltına alındı. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü olan ve göreve geldiğinde “kelle koparan” müdür olarak nam salan Orhan Taşanlar’ın 7’den 70’e herkesin gözaltına alınması talimatına rağmen gözaltına alındığı kabul edilmedi. Görgü tanıklarının ifadeleri sonrası kabul edilmek zorunda kalınsa da, serbest bırakıldığı iddia edildi. Daha sonra Eyüp Cumhuriyet Savcısı Erol Can Özkan serbest bırakıldıktan sonra öldüğünü iddia ederek daha en başından inkar edildi. Zorlu bir mücadele beklemekteydi hepimizi. Önce kabul ettirmek, sonra işkencecilere ve sorumlulara ulaşmak için daha ilk günden başlayan bir mücadele. O günün şartlarında 25.000 kişiyle başlayan cenaze artarak 5 saatlik bir yürüyüşle omuzlarda uğurlandı Metin. Bu kadar açık, göz önünde işlenen bu katliama sessiz kalmayan başta genç gazeteciler, TGC başkanı sevgili Nil Güreli’nin sahiplenmesine ek olarak sendikalar, insan hakları mücadelesi veren kuruluşlar, gençler, işçiler takipçisi oldu ve dava açılmak zorunda kaldı. İlk dava günü olan 18 Ekim tarihi İstanbul Adliyesinde görülecekken güvenlik(!) gerekçesiyle Aydına alındı. Aydın’da ilk duruşma adliye salonuna sığmadığı için bir spor salonunda görüldü. Katılım ve sahiplenme olağanüstüydü. Bu da rahatını kaçırmıştı hükümetin ve sonrasında yaklaşık üç yıl sürecek dava Afyon’a alınacaktı. Bu davanın faili meçhul kalmamasında tanıkların, genç gazetecilerin, Metin’in gazetesi ve partisinin, TGC ve başkanı olan sevgili Nail Güreli’nin katkıları büyüktü.

– Bugüne baktığınızda değişen bir şeyler var mı sizce Türkiye’de? “Ahmet Şık öldüremedikleri Metin Göktepe’dir” diyor artık bir çok insan, katılıyor musunuz buna?

Ahmet Şık susturamadıkları Metin Göktepe’nin yüreğidir de. O gün Metin’i öldürenlerin yapmak istediği göz dağı vermek ve yıldırmaktı. Bugün  daha da kitlesel olarak düşünceye ve gazeteciliğe yapılan saldırının hedefinde bunlar vardır.

– Osmanlı’dan günümüze gazeteciler ya katlediliyor ya da cezaevine konuyor. Verilen mücadele demokrasi ve insan hakları mücadelesi aynı zamanda. Tüm bu olanlara, yaşananlara bakışınız nasıl?

İlk gazeteci cinayeti 1905 yılında öldürülen Tevfik Nevzat’tan Nuh Köklü’ye kadar 77’dir. Karanlık, saklanacak bir şey varsa gazeteci öldürülür, geriye kalanlara ve halka gözdağı verilir diye  okuyorum durumu. Aslında öldürülmek istenen gerçeklerdir. Gerçeklerin halka ulaşmamasıdır. Şimdilerde karanlıkla yapılan gazeteci ölümleri, gerçeklerin öldürülmesi aleni bir biçimde hapsedilmek suretiyle gizlenmeye, halktan kaçırılmaya çalışılıyor. Son verilere göre 9.000 işsiz ,147 tutuklu gazetecinin olduğu bu topraklarda elbette hedef gerçeklerin öldürülmesidir.