Mektup

Özgür Hüseyin Akış
Anadolu Üniversitesi Çalışma Ekonomisi Endüstriyel İlişkiler mezunuyum. Yazı hayatıma 2012 yılında Emek Dünyasında başlayıp sonrasında Politik Yol haber sitesinde haftalık köşe yazılarıyla devam ediyorum. Çalışma yaşamındaki sorunlar ve çocuk işçiliği üzerinde kimi hakemli dergilerde araştırma makalelerim yayınlandı. Mülteci çocuk işçilerin Türkiye’deki yaşam ve çalışma koşullarına dair araştırmalarım sürüyor. Bir dernekte basın iletişim bölümünde çalışıyorum. Ankara İSİG Meclisi ve Birlik Sendikası üyesiyim.

Nereden çıktı bu başlıkta bir yazı yazma isteği ilk önce ondan kısaca bahsedeyim. İletişim araçlarının içerisinde anlatmak istediğin kısacık bir konuyu sayfalarca yazıya dökmek başka bir araca nasip olmayacaktır. Yazım alanı çok genişlik göstermekle beraber edebi ilişkisi daha az olan mektup daha çok insanların bir birleriyle iletişim kurmalarına yarayan bir özellik taşıyor. Tabi zamanın Uluslar arası ilişkilerindeki öneminden tutunda, devletin bürokrasisinin işleyişindeki yeri de önemli, birçok konunun uzunluğundan kaynaklı muğlâklık ilişkilerde ve işleyişte sorunlara neden olsa da genelde kullanılan sade dil anlayışı kolaylaştırıyor. Mektup kişilerin duygu ve düşüncelerini daha serbestçe anlatmasına neden olması, diğer bir nedeni ise sevdiğim kadınla sohbet ederken bunu daha fazla hissetmiş olmamdan kaynaklı.

İçerisinde farklı düşüncelerin ve duyguların olduğu örnek mektuplardan belirli kısımları da paylaşacağım. İnsanın kendisiyle kaldığı zamanlarda kalem ile yâda daktilo ile yazdığı mektupların içerisindeki sözcüklerin samimiyetinin başka olduğu kanaatindeyim. Annesine, sevdiği kadına yâda erkeğe, arkadaşına söylemek istediği şeyleri atlamamasını sağlarken bu aktarış düşünce ile duyguların birleşimiyle ortaya çıkan bir emeğin ürünü olduğu kanaatindeyim.

Kendime bir torpil yapıp ilk önce kendi yazdığım bir mektubun bir kısmını paylaşarak başlayayım.” Şehri, mekânları farklılaştıran sensin, memlekete olan sevgimde, gelecek hayallerimde sen varsın. Bilmiyorsun kattığın güzellikleri çünkü sen benim gibi bakmıyorsun kendine”

Nazım’dan Veraya “Lanet olsun, ne muazzam şey seni sevmek! Sen benim aşkım, sen benim kızım, sen benim yoldaşım, sen benim küçük annemsin. Canım, bir tanem, seni sevmeden önce dünyayı sevmesini bile bilmiyormuşum. Bu şehir güzelse senin yüzünden, bu elma tatlıysa senin yüzünden, bu insan akıllıysa senin yüzünden…”

Nazımdan Orhan Kemal’e Râşid evlâdım, Mektubunu aldım. Bundan önce de gönderdiğin hikâye kitabını ve dergileri almıştım. O hikâyeler dergisinin başka bir sayısı daha elime geçmişti. Sana sevinilecek iki şey söyliyeyim mi? Bazı teknik kusurlarına rağmen o kitaplardaki hikâyelerin hemen hemen hepsi güzeldi, vaadediciydi. Bugünkü hikâyeciliğimiz ana hattında gayet doğru bir yol tutmuş. Bu bir. İkincisine gelince, içlerinde en güzeli,
en kusursuzu, hele bir tanesi küçük bir şaheser, senin hikâyelerdi. Ellerin ve gönlün nur olsun Raşid. Beğendiğin fotoğrafa gelince, iki üç yıl önce çekilmiş bir resimdi. Nerden ve nasıl ellerine geçmiş bilmiyorum. Zaten yalnız fotoğraf değil bana söylediklerin bir çoğu için de aynı şaşkınlık içindeyim. Şaşkınlık ve öfke. Her ne hal ise. Sabır ve tahammül gerek. Çıkmak bahsine gelince hiç ummuyorum. Buna da her ne hal ise.

Torunlarımı, gelinimi ve seni hasretle kucaklar beni mektupsuz bırakmamanı reca ederim canım kardeşim. (27-10-949)
Erdal Eren’in Annesine atfettiği Mektup
“10 – 4 – 1980 Perşembe.
Sevgili Anneciğim!..
Uzun zamandır mektup yazamadım. Kusura bakma.

Ancak Salı günkü Demokrat Gazetesi’nde yayınlanan bir devrimcinin mektubu cezaevindeki tüm devrimcilerin yaşamlarını, duygularını yansıttığından bu mektubu size gönderiyorum.

Mektup şöyle:

Ana!..

Neden mi burdayım? Neden mi evimde değilim? Neden istediğim zaman yatıp kalkamıyorum? Niye istediğim kitabı, evdeki kanepeye oturup okuyamıyorum, düşünemiyorum, yazamıyorum? Ne mi arıyorum dört duvar arasında?

“O sözler ki kalbimizin üstünde dolu bir tabanca gibi ölüp ölesiye taşırız. O sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan, uğruna asılırız.”

Baharın, karın altından fışkırdığı bugünlerde içeride olmak, çiçek kokusunu alamamak, geniş yeşilliklerin güzelliğini görememek insanda anlatılması zor bir duyguyu yaratıyor. Ama bu duygu öyle karamsarlığın, yılgınlığın, bitkinliğin ve vazgeçmişliğin bir belirtisi olmuyor.

Aksine, bu duygu beni daha biliyor, daha hırçınlaştırıyor, bir yerlerden uzaklaştırıyor, bir yerlere yakınlaştırıyor. “Ne yapmalı?” “Nasıl savaşmalı?” sorusuna cevaplar arıyorum günlerce.

Sizi de düşünüyorum. İçeriye düşmeden önce anlatmak istediklerimi ama anlatamadıklarımı herhalde şimdi daha iyi anlayacaksınız. Bizi anlamayan analara, babalara, bacılara, eşe, dosta, herkese ama herkese anlatın daha vakit varken.

Henüz geç kalmamışken. Vaktim az da olsa var ve eğer biz değerlendirmesini bilirsek yeter de artar bile. Bu işi hep beraber yürütürsek ancak kazanabiliriz.

Omuz, omuza, bir birinden güç alarak, bir birine güç vererek. Ve anam, bu savaşı ne pahasına olursa olsun kazanmalıyız, kazanacağız. Kazanacağız ki çiçekli, mutlu günleri hep beraber görelim, senin torunların görsün ve torunlarının çocukları görsün.

Biz karşımızdakiler gibi bir avuç değiliz. Biz halkız. Bak sana bizden olanları iyiyi, güzeli, haklarını isteyenleri sayayım. Ben varım, babam var, sen varsın, kardeşlerim var, ablam bacım var, sonra köydeki dayılarım, şehirdeki amcalarım ve onların akrabaları, komşuları var, onların arkadaşları, onların oğulları, kızları, benim okul arkadaşlarım, onların arkadaşları, onların akrabaları, amcaları, dayıları var ve yine onların… Saymakla bitiremeyeceğim kadarız biz.

Gördün mü ak saçlı boncuk gözlü anacığım saymakla bitiremiyorum. Yeter ki omuz verelim birbirimize. Yeter ki destek olalım ortak mücadelemizde.

Gelecek görüşte bana özgürlüğü, özgürlüğün tohumlarını getir. Ve demir parmaklıklara bütün bu yazdıklarımı düşünerek gözyaşlarını, mahzun bakışlarını bırakmadan git. Boynun bükük olmasın. Giderken gözün arkada kalmasın. Arkana bakma. Dışarıda da hep öyle ol.

Sana ve soranlara devrimci selamlar.

Anne. Benim anlatmak istediklerimin hemen, hemen hepsi bu mektupta var. Bu da cezaevindeki tüm devrimcilerin düşüncelerinin, yaşamlarının ve mücadelelerinin aynı olduğunu gösterir.

Bu yazdıklarımın yanı sıra sağlığınıza da dikkat edin ki yaşamın zorluklarına göğüs gerebilesiniz.
Size, akrabalara ve tüm arkadaşlara devrimci selamlar. Ellerinizden öperim.

Erdal”

Bugün benim anlatmak istediklerimde yukarıdaki mektuplara dâhil, Orhan Veli’nin şiirlerinde, Aziz Nesin’in öykülerinde, Yaşar Kemal’in romanlarında gelecek güzel günlere severek, mücadele ederek varacağız.

Özgür Hüseyin Akış
Anadolu Üniversitesi Çalışma Ekonomisi Endüstriyel İlişkiler mezunuyum. Yazı hayatıma 2012 yılında Emek Dünyasında başlayıp sonrasında Politik Yol haber sitesinde haftalık köşe yazılarıyla devam ediyorum. Çalışma yaşamındaki sorunlar ve çocuk işçiliği üzerinde kimi hakemli dergilerde araştırma makalelerim yayınlandı. Mülteci çocuk işçilerin Türkiye’deki yaşam ve çalışma koşullarına dair araştırmalarım sürüyor. Bir dernekte basın iletişim bölümünde çalışıyorum. Ankara İSİG Meclisi ve Birlik Sendikası üyesiyim.
spot_img

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
39,880TakipçilerTakip Et
9,354AbonelerAbone

GÜNDEM

YAZARIN DİĞER YAZILARI

PolitiYol Telegram'da