Silivri Cezaevi…. Sanki her gün, kulağımıza çalınan bir isim gibi. Yapıldığından beri hep hayatımızın bir köşesinde. İlk önce kumpas davalarıyla ile tanıdık, sonra muhaliflerin uğrak yeri haline geldi. Doğal olarak benim de…

Burası orta büyüklükte bir kasaba… En az 10 bin tutuklu ve hükümlü var Silivri’de, 5 bin de personel çalışıyor. 1,035,247 m² lik alan üzerinde konuşlandırılmış. E kolay değil tabi Avrupa’nın en büyük hapishanesi olmak!

İstanbul’a 70 km uzaklıktaki Silivri cezaevinin yolu eziyetli, arazisi dümdüz. Üstelik o düzlükte açmış tek bir çiçek bile yok. Sevgisizlik toprağı da kurutmuş sanki. Her giriş ayrı bir eziyet, her görüşme bir başka telaş. Elinizde bulunan ıslak mendilin dahi taramadan geçirildiği, soğuk ve mekanik komutlarla göz retinanızın kodlandığı “ultra güvenlikli bir hapishane” burası.

OHAL bahane, keyfi kısıtlamalar şahane!

Bir dönem kumpas davalarının duruşmalarını izlemek için gittiğim Silivri, şimdi de tutuklu gazeteciler için sık sık ziyaret ettiğim bir adrese dönüştü. İçeride koşullar gitgide zorlaşıyor. Tutuklu ve hükümlülere artık gökyüzü bile yasak! Hava almak için çıktıkları küçük bahçenin üzerine tel kafes örülmüş. Gardiyanlara gerekçesini sordum; “yan koğuştakilerle havadan haberleşme ihtimali nedeniyle yapıldı” dediler. Bazı tutuklular aylardır iddianamelerinin yazılmasını bekliyor. Üstelik avukatlarıyla yaptıkları görüşme süresi haftada 1 saat ile sınırlandırılmış. Görüntü ve ses kaydı alınan bu görüşmeler küçücük bir odada ve gardiyan eşliğinde gerçekleşiyor. Dışarıdan kitap ya da yazılı bir not getirilmesi de yasaklanmış. Cezaevi yönetimine dilekçe yazıp istedikleri kitapların parasını ödemeleri gerekiyor. E tabii kitap sayısını da kısıtlamışlar. Basılmayan kitapların bile bomba olarak tanımlandığı AKP iktidarı döneminde buna şaşırdık mı? Tabii ki hayır! Eskiden daha sık olan açık ve kapalı görüşme aralıkları da değiştirilmiş, artık ailelerini daha az görüyorlar. Anlayacağınız; OHAL bahane, keyfi kısıtlamalar şahane!

Silivri’de görüştüğüm gazetecilerden bol ödüllü Kadri Gürsel; aynı zamanda Uluslararası Basın Enstitüsü Türkiye Ulusal Komitesi Başkanıdır. O, cezaevi sürecini en az hasarla atlamanın yolunu şöyle bulmuş: “Bu siyasi kumpastan kurtulmanın yolunun, buradan hem fiziksel hem de zihinsel olarak yıpranmadan çıkmak olduğunu düşünüyorum. Onun için herhangi bir yoksunluk duygusu içinde değilim. Cezaevi koşullarının benim düşünce dünyam üzerinde herhangi bir tesiri yok. Beni buraya hukuksuz ve haksız yere tıkanlar, sakın bana ıstırap çektirdiklerini düşünmesinler; onlara bu hazzı yaşatmayacağım”. Cumhuriyet Gazetesi eski Genel Yayın Yöneticisi Murat Sabuncu da bu sürecin muhalif düşünenleri susturmak, sindirmek için yaşanıldığını vurguluyor.

“Ya torunum bana küserse?”

Geçen haftaki Silivri Cezaevi ziyaretinde Sözcü Gazetesi muhabiri Gökmen Ulu ve Cumhuriyet İnternet Yayın Yönetmeni Oğuz Güven ile görüştüm. Her ikisinin de sağlık durumları gayet iyi ve her ikisi de haklılığın verdiği özgüven içerisindeler. Oğuz Güven “Darbe girişimi başarılı olsaydı yine karşı çıktığımız, muhalif olduğumuz için biz tutuklanacaktık” diye başladı söze. Yaptığı haberin bir “niyet okuma” suçuna dönüştürülmesine tepki gösterdi: “Biz çocuklarımızın, torunlarımızın gözünün içine başımız dik, alnımız ak, gururla bakacağız. Ama talimatla hukuku hiçe sayanlar, suç uyduranlar, vicdanlarını köreltenler, çocuklarının, torunlarının gözünün içine nasıl bakacaklar; merak ediyorum! Nâzım Hikmet’i suçsuz yere 27 yıl hapse mahkûm edip 13 yıl hapis yatırtanlar tarihe lanetlenerek geçti. Nâzım Hikmet bugün hâlâ onurlu bir şekilde yüreklerde, dillerde yaşıyor. Bugün bizler ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü için mücadele ederken; hakkımızda Sedat Ergin’in adını koyduğu yeni bir suç türü oluşturuldu: Niyet okumak! Benim tutuklanmama neden olan haberde savcının iddia ettiği gibi bir niyet asla aklımızın ucundan, köşesinden bile geçmedi. Bu haberde amacımız bir suikast şüphesine dikkat çekmekti” diyor Güven… Sonrasında ise yüreğimi sızlatan o sözleri söylüyor: Tek endişem torunum Aren’in beni görmediği için bana küsmesi…”

Gökmen Ulu ise yanımdaki Sözcü’nün 19 Mayıs Basın Özgürlüğü Özel Sayısı’na yazdırdığı satırlara Atatürk’ün bir sözüyle başladı: “Umutsuz durum yoktur, umutsuz insan vardır. Ben hiçbir zaman umudumu kaybetmedim”. Ulu, bu kumpasa boyun eğmeyeceğini şöyle ifade etti: “Hakikat topallayarak da olsa bir gün mutlaka hedefine varır. Bu kumpas da bir gün çöker, adalet er ya da geç tecelli eder “

“Annem gazete değiştirince mi hain oldu?”

Sırada Sözcü Gazetesi’nin bir başka tutuklu gazetecisi olan Mediha Olgun ile görüşmek var. Olgun’un 24 yaşındaki oğlu Arda yaptığı röportajda şunu sormuş: “Annem Sabah’ta çalışırken kahramandı, Sözcü’de mi hain oldu?” ve eklemiş “annem ile ilk kez ona dokunamadan görüştüm…”

Aynı suda iki kez yıkanılmaz!

Geçen hafta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) iç tüzüğünü değiştirdi ve basın özgürlüğü ve gazetecilerle ilgili başvuruları öncelikli olarak işleme koyma kararı aldı. Ne yazık ki bu AİHM’e bu konuda açılan her dört davadan biri Türkiye’ye ait.

Avrupa Konseyi’nin istatistiklerine göre Türkiye’deki hapishanelerdeki tutuklu sayısı son 10 yılda yüzde 191 oranında arttı. Ben Politik Yol için bu satırları kaleme aldığımda hala 160’ın üzerinde gazeteci tutukluydu. Bunların bir kısmı ise sadece muhalif oldukları için cezaevinde… Üstelik Ergenekon ve Balyoz kumpasının dumanı hala tüterken, şimdi yine “kılıfına uydurulmuş suçlar” akımı hüküm sürüyor… Ama bu formül bu sefer tutmadı; çünkü aynı suda iki kez yıkanılmaz.

Türkiye’de kısıtlanan özgürlüklerden sosyal medya da nasibini alıyor. Twitter’ın 2016 şeffaflık raporuna göre Türkiye; içerik engelleme talebinde, mahkeme sayısında ve twitter hesaplarının kapatılması isteminde birinci konumda. Yaşadığımız hak ihlalleri sadece ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğüne yönelik değil elbet. Halkın haber alma özgürlüğü de hiç ediliyor. Basına yönelik baskılar yetmiyor, bir de dünyanın en büyük internet ansiklopedisi olan Wikipedia’ya erişim yasağı getiriliyor.

İşte o zaman…

Bir kez daha “hayır” diye haykırıyoruz. Biz hukukun hukuksuzluk üzerinden yazıldığı bu uygulamalara itiraz ediyoruz. İnadımız inat; sözümüz söz: Avrupa’nın en büyük hapishanesini değil; en büyük kütüphanelerini, en büyük okullarını, en “güvenlikli” meydanlarını inşa edeceğiz bu ülkede. O zaman Silivri bir utanç müzesi olacak, o müzenin etrafına da haksızlığa uğrayan, sevdiklerinden ayrı kalan herkesle birlikte çiçek ekeceğiz. İşte o gün Silivri’nin düzlüğünde de çiçekler açacak!