Cumartesi, Aralık 3, 2022

Maraton efsanesi ve efsaneleri

Gökhan Bozkurt
Gökhan Bozkurt
Gökhan Bozkurt, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, İngilizce Öğretmenliği bölümünden mezun olduktan sonra Avrupa Birliği’nden kazandığı Comenius Bursu ile Portekiz’in Coimbra şehrindeki özel bir kolejde öğretmenlik yaptı. Sonrasında Avrupa Birliği’nin desteklediği bir başka sosyal sorumluluk projesi kapsamında Palmela şehrinde 1 yıl yaşadı. Lizbon Teknik Üniversitesi Spor Yöneticiliği bölümünde yüksek lisansını tamamladı. Merkezi İspanya-Barcelona'da bulunan Johan Cruyff Institute'de Futbol Yönetimi eğitimini aldı. 12 senedir Portekiz’de yaşayan Bozkurt, futbol sektöründe tercümanlık, idari personel, kulüp yöneticiliği, kulüp danışmanlığı, maç organizasyonu, spor pazarlaması ve sponsorluk, futbolcu menajerliği gibi alanlarda profesyonel iş tecrübesine sahiptir. Porto Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi’nde Spor Yönetimi alanında doktora eğitimine devam eden Bozkurt aynı zamanda üniversitede çeşitli dersler veriyor. Porto şehrinde kendine ait Futbol Yönetimi Danışmanlık şirketi olan Bozkurt, ayrıca sanat, spor ve siyaset dünyasından Portekiz’i ziyaret eden özel konuklara gönüllü olarak rehberlik yapıyor.

1896’da tarihe söylenceye saygı nişanesi olarak Maraton Ovası ile Atina arasında 40 km’lik bir koşu düzenlendi. Bugün ise resmi maraton mesafesi 42 km 195 metredir. Bu 2 km’lik fark nereden çıktı diyenler için başka bir hikayemiz var.

Bu hafta üç güzel maraton hikayesiyle karşınızdayım. Hikayelere geçmeden önce isterseniz maraton koşusunun icadıyla ilgili efsaneye de bir göz atalım.

2500 sene öncesine gidiyoruz.

Pers İmparatorluğu o dönemin tartışmasız en güçlü ordusuna sahip. İstediği toprakları güçlü ordusu sayesinde kolayca ele geçirebiliyor. Yeni hedefleri Atina olmuş. Atinalılar sayı, teçhizat ve güç bakımından Pers İmparatorluğu’na karşı koyacak durumda değiller. Bu yüzden iyi bir plan yapmak zorunda kalıyorlar ve stratejik mevzilenme yeri olarak Atina’nın 40 km uzağındaki bir bölgeyi belirliyorlar.

Pers ordusu o güne kadar önüne çıkan her gücü yıkıp geçmiş. Halk savaşın haberini almış, korku ve endişe içinde, umutsuzca Atina’yı terk etmeye başlamış.

Böyle bir ortamda savaş başlıyor. Günler süren mücadelenin sonunda bu savaşı sürpriz bir şekilde Atinalılar kazanıyor.

O günün şartlarında teknoloji yok, hiçbir iletişim ve haberleşme aracı yok. Bu yüzden bu müjdeli haberi bir an önce Atina halkına vermesi için savaş meydanından bir askeri ulak olarak görevlendiriyorlar ve Atina şehir merkezine gönderiyorlar. Asker o kadar mutlu ve heyecanlı ki müjdeli haberi hemen Atina halkına bildirmek için koşmaya başlıyor. Hiç durmadan 40 km yol koşarak Atina merkezine varıyor ve bu haberi tüm halka iletiyor.

İşte, bir insanın bu kadar uzun mesafeyi hiç durmadan koşabileceği ilk defa o zaman öğrenilmiş oldu. Savaşın yapıldığı ve askerin haber vermek için koşmaya başladığı o ovanın adı ise Maraton Ovası’ydı. O günden itibaren bu müjdeli haberi getirmek için askerin yaptığı koşu halk arasında ‘Maraton Koşusu’ olarak dilden dile anlatılan bir efsane haline geldi.

1896 yılında ilk modern olimpik oyunların düzenlendiği Atina’da, tarihe ve bu söylenceye saygı nişanesi olarak Maraton Ovası ile Atina arasında 40 km’lik bir koşu düzenlendi. Böylece modern olimpik oyunların bir parçası olacak Maraton Koşusu icat edilmiş oldu.

Bugün ise resmi maraton mesafesi 42 km 195 metredir. Bu 2 km 195 metrelik fark nereden çıktı diye merak edenler için başka bir hikayemiz var.

1908’de Olimpik Oyunlar Londra’da yapıldı. Kraliçe Alexandra, koşunun kraliyet ailesinin yaşadığı Windsor Kalesi’nin bahçesinden başlamasını emretti. Ve bitiş noktasının da Olimpiyat Stadı’ndaki şeref tribününün tam önünde olmasını…

1908’de Olimpik Oyunlar Londra’da yapıldı. Dönemin Büyük Britanya kraliçesi Kraliçe Alexandra, koşunun kraliyet ailesinin yaşadığı Windsor Kalesi’nin bahçesinden başlamasını emretti. Böylece tüm kraliyet ailesi balkonlarından koşunun başlangıcını rahatlıkla izleyebilecekti. Ve bitiş noktasının da Olimpiyat Stadı’nda özel yaptırılan kraliyet şeref tribününün tam önünde olmasını istedi. O dönem kral ve kraliçelerin isteklerini tartışmak, itiraz etmek mümkün değildi. Böylece Maraton koşusu tam bu iki nokta arasında olacak şekilde organize edildi. Bu mesafe ise 26.2 mile yani 42 km 195 metreye tekamül ediliyordu. Koşu bu şekilde koşuldu ancak birçok sporcu fazladan 2 km koştukları için bu durumdan hiç memnun kalmadılar. Olimpiyatlardan sonra koşucular artık bu mesafenin kesin olarak belirlenmesini olimpiyat komitesinden talep ettiler ve komite sürekli değişimin önüne geçmek için son koşunun resmi mesafe olarak sabitleştirilmesine karar verdi.

FİNİŞE 3 KM KALA BİTKİN DÜŞEN KADIN MARATONCU…

Şimdi gelelim olimpiyat ruhunu yansıtan iki güzel hikayeye.

5 Ağustos 1984. Los Angeles Olimpik Oyunları

Hava inanılmaz sıcak. Nem son derece yüksek.

Olimpik oyunlar ve maraton koşusu için tarihi bir gün. Çünkü ilk defa kadınlar maratonu düzenlenecek. O güne kadar kadınlar maratonu hiç düzenlenmemiş… Bu ilk yarış.

Aslında daha önce Kathrine Switzer isimli bir koşucu sadece erkeklere açık olan Boston Maratonu’na kaçak olarak girmiş, bir kadının da bu mesafeyi koşabileceğini kanıtlamıştı. Kolay olmamıştı. Onca erkek koşucu arasında bir kadın gören organizatörler koşu pistine dalmış, Kathrine’a saldırmışlar, kolundan tutarak pist dışına çıkarmaya çalışmışlardı. Böyle bir engelle karşılaşacağını bildiğini için Kathrine koşuya Amerikan futbolu oyuncusu erkek arkadaşı Tom ile gelmişti. Fizikli yapısıyla Tom, Kathrine’yi engellemeye çalışan tüm erkekleri omuz darbesiyle yere yıkıyor ve kız arkadaşının koşuya devam etmesini sağlıyordu. Böylece ilk maraton koşan kadın olarak Kathrine Switzer tarihe geçti.

Yıllar sonra, Los Angeles’daki olimpik oyunlarda resmi olarak ilk defa kadınlar maratonu düzenleniyordu. Kadınların tüm dünyaya kendilerini göstermeleri için bu bir fırsattı. Halen birçok kişi kadınların bu koşuyu koşamayacaklarını, maratonun erkek sporu olduğunu iddia ediyorlardı.

Tüm bu baskı ve önyargılara rağmen 28 ülkeden 50 cesur kadın başlangıç çizgisindeydi.

Bu koşuculardan birisi de İsviçreli Gabriela Andersen-Schiess idi.

Yakıcı sıcakta asfalt üzerinde devam eden koşunun son 3 km’sine girilmişti. Gabriela, bir şeylerin ters gittiğini o an anladı. Vücudu aşırı susuzluktan ve mineral kaybından dolayı dehidrasyona başlamıştı. O günün kuralları gereği koşucular sadece belirlenen noktalarda su takviyesi yapabilirdi ve Gabriela son su istasyonunu geçmişti. Başındaki sıcaklık o kadar çok arttı ki istemsizce taktığı beyaz şapkasını çıkarttı. Koşu hızı düşmüştü. Kendi ifadesiyle beyni ve kasları arasındaki iletişim kesilmek üzereydi. Uzaktan stadyumu görebiliyordu ama başarabileceğinden emin değildi. Çok bitkin düşmüştü. Bilincini kaybetme riski altındaydı. O an bir süre duraksadı ve düşündü. Bu kadınların katıldığı ilk maratondu. Herkesin gözü bu yarıştaydı. Kendisi için değil ama tüm dünya kadınlarının gücünü gösterebilmek için ne pahasına olursa olsun yarışı bırakmayacak, stadyuma kadar asla pes etmeyecekti. O an kendisine bunun sözünü verdi.

Bu azimle zar-zor koşuya devam eden Gabriela nihayet stadyuma giriş yaptı.

Önünde sadece birkaç yüz metre kalmıştı. Ancak artık kaslarına hükmedemiyordu. Koşmayı durdurdu ancak pes etmeyeceğine dair verdiği sözü hatırladı! Bir iki saniyelik duraksamadan sonra yavaş adımlarla bitiş çizgisine doğru yürümeye başlamıştı. Dehidrasyon o kadar yoğundu ki bilincini kaybetmek üzereydi. Düz gidemiyor, bir sağa bir sola yalpalanıyordu. Yarış komitesi hemen acil müdahale karar verdi. Piste müdahale etmek için iki doktor geldi ancak Gabriela son kalan enerjisini de gelmeyin dercesine elini kaldırarak ve ‘No’ diyerek harcadı. Müdahaleyi kabul etmedi!

Kafasına koymuştu. Tüm dünya kadınlarını temsilen bu yarışı bitirecekti! Bu kadar yaklaşmışken ‘kadın yapamaz’ diyenlere inat ‘yapar’ dedirtmeliydi!

Tam bu esnada inanılmaz bir olay oldu. Olimpiyat stadında koşuyu oturarak ve biraz da sıcaktan bunalmış şekilde izleyen on binlerce seyirci birden ayağa kalktı. Herkes Gabriela’yı ayakta alkışlamaya başlamıştı. Bu olimpiyat tarihinde ender görülmüş bir andı. Gabriela bir röportajında o anı ‘bitti denilen yerden tekrar başlamak’ olarak anlatacaktı. Hayatında ilk defa on binlerce insan onu ayakta alkışlıyordu. Seyircinin de desteğini gören doktorlar o an için müdahaleden vazgeçtiler ama yürüyerek zar-zor ilerleyen Gabriela’nın yanında adeta son metreleri onunla beraber yürüme kararı aldılar. Müdahale etmiyorlar ama yanında ona eşlik ediyorlardı.

Doktorlar o anı daha sonraki röportajlarda şöyle açıklayacaklardı. ‘Sağa sola doğru yalpalayarak zorlukla yürümesine rağmen yön duygusunu kaybetmemiş, sadece ileriye doğru gidiyordu. Bu bizim için bilincinin yerinde olduğuna dair bir kanıttı. Referans noktamız bu oldu. Yönünü kaybettiği an müdahale kararı aldık ve beklemeye karar verdik’

Gabriela yönünü hiç kaybetmedi, sanki tüm dünya kadınlarına bir mesaj vermek istermişçesine hep ileriye doğru yürüdü!

Yarışı alkışlar içinde bitirdi.

Bitiş çizgisini geçer geçmez hemen acil müdahalesi yapıldı ve hastaneye kaldırıldı. Bugün bir Olimpiyat efsanesi olarak son derece sağlıklı bir şekilde yaşamına devam ediyor.

MARATONU TOPALLAYARAK TAMAMLAYAN TANZANYALI…

John Akhwari yetenekli bir koşucuydu. Tek hayali olimpiyatlarda ülkesi Tanzanya’yı temsil etmekti. 1968 Meksika Olimpik Oyunları’na katılmaya hak kazanmıştı ancak Tanzanya’nın sporcusunu dünyanın öbür ucuna, Meksika’ya kadar gönderecek bütçesi yoktu. Halk, Tanzanya’yı temsil etmesi için tüm imkanlarını sonuna kadar zorladı ve sonunda Akhwari’yi Meksika’ya yollamayı başardılar.

Maratonun daha ilk dakikalarında büyük bir talihsizlik yaşadı. Ön sıralara geçmeye çalışırken ayağı takılan Akhwari, sert bir şekilde asfalt zemine düşerek dizini parçaladı. Aynı şekilde aldığı darbeden dolayı omuzu da yaralanmıştı. Doktorlar hemen acil müdahaleyi olay yerinde yaptı. Dizi çıkmış olabilirdi, acilen hastaneye kaldırılması gerekiyordu. Akhwari yarışı bırakmayı kesin bir dille ret etti. Sporcu olarak bütün sorumluluğu kendi üzerine aldığını, ya şimdi ilk müdahalesi yapılmış şekilde ya da hiç müdahale yapılmamış şekilde ama her halükarda bu yarışa devam edeceğini beyan etti. Doktorlar mecburen ilk müdahaleyi yaptı ve Akhwari’nin dizini geçici olarak sargı bezleriyle sardılar.

Akhwari adeta dizi parçalanmış şekilde koşmaya devam etti. Koşmaktan ziyade aslında sadece topallıyor, duruyor dinleniyor sonra topallayarak tekrar devam ediyordu. Böyle kilometrelerce yol gitti.

Maratonun altın, gümüş ve bronz kazananları çoktan belli olmuş bütün yarışmacılar bitiş çizgisini geçmişti. O ise stadyuma madalya töreninden yaklaşık 2 saat sonra girebildi. Neredeyse hiç seyirci kalmamıştı. Yaralı bacağı ve bir avuç seyircinin alkışları ile maratonu bu şekilde tamamladı.

Yarışı bitirdiğinde stadyumda kalan birkaç gazeteci ‘‘Neden maratonu bitirmek için bu kadar çabaladın?’’ diye sordu. Akhwari şu cevabı verdi; ‘‘Benim ülkem fakir bir ülke, beni buraya bin bir zorluklarla gönderdiler. Buraya ülkem adına bir yarışa katılmaya değil, ülkem adına bu yarışı bitirmeye geldim. O yüzden devam etmeliydim’’

Spor tarihinde bu ve benzeri birçok destansı hikayeler var. Tam da bu yüzden Olimpik Oyunlar ‘The best games ever’ yani ‘En iyi oyunlar’ sloganı ile düzenlenir. Buradaki en iyi olma terimi skor ve sonuçtan bağımsızdır. Olimpik oyunlar sportif, organizasyon ve fair-play açısından en iyisi olmalıdır. Sonuç kadar, süreç de önemlidir. Bu yüzden olimpik oyunlar insanlığın dayanışmasını ve birlikteliğini ifade eden simgesel ve kültürel bayramlardır.

PolitikYol'da yayınlanan yazılar her gün öğlen mailinizde!

Gökhan Bozkurt
Gökhan Bozkurt
Gökhan Bozkurt, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, İngilizce Öğretmenliği bölümünden mezun olduktan sonra Avrupa Birliği’nden kazandığı Comenius Bursu ile Portekiz’in Coimbra şehrindeki özel bir kolejde öğretmenlik yaptı. Sonrasında Avrupa Birliği’nin desteklediği bir başka sosyal sorumluluk projesi kapsamında Palmela şehrinde 1 yıl yaşadı. Lizbon Teknik Üniversitesi Spor Yöneticiliği bölümünde yüksek lisansını tamamladı. Merkezi İspanya-Barcelona'da bulunan Johan Cruyff Institute'de Futbol Yönetimi eğitimini aldı. 12 senedir Portekiz’de yaşayan Bozkurt, futbol sektöründe tercümanlık, idari personel, kulüp yöneticiliği, kulüp danışmanlığı, maç organizasyonu, spor pazarlaması ve sponsorluk, futbolcu menajerliği gibi alanlarda profesyonel iş tecrübesine sahiptir. Porto Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi’nde Spor Yönetimi alanında doktora eğitimine devam eden Bozkurt aynı zamanda üniversitede çeşitli dersler veriyor. Porto şehrinde kendine ait Futbol Yönetimi Danışmanlık şirketi olan Bozkurt, ayrıca sanat, spor ve siyaset dünyasından Portekiz’i ziyaret eden özel konuklara gönüllü olarak rehberlik yapıyor.
spot_img
PolitiYol Telegram'da
PolitikYol.com Podcast

GÜNÜN YAZILARI

SÖYLEŞİLER

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
52,106TakipçilerTakip Et
9,354AboneAbone Ol

GÜNDEM

ÇEVİRİLER

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI