Bu saydıklarımız -bir kısmı tümden bir kısmı şarta bağlı olarak- çok değil bundan 30-40 yıl önce sağın ve burjuva iktidarların heyulasıydı.

Sınıf kavramını hoş karşılamazlardı. Hele de sınıf mücadelesi kavramını duyunca cinler tepelerine sıçrardı. Başta işçi sınıfı olmak üzere emekçilerin örgütlenmesi onları derin bir endişeye sevk ederdi. İşçi sınıfı ve emekçi iktidarı mı? Aman aman… Hele de devrim yoluyla mı? Zinhar… Bir de piyasa ekonomisi yerine kamusal ekonomi mi önerdiniz… Bunları nerede duysalar, saydırmaya başlardı. Ne hainliği, ne anarşistliği, ne devlet ve millet düşmanlığı kalırdı bunları dile getirenlerin… Bu aynı kavramlar emekçilerin, solcuların, sosyalistlerin ise çok temel değerleri, alameti farikalarıydı.

Ya sonra? Yeni bir sol/emek ve toplumsal muhalefet hareketi küresel düzlemde filizlenirken bu hareketin geleceğini belirleyecek önemdeki bu konularda içinde bulunduğumuz zaman dilimindeki tablo nedir? Ve bu tablo emek hareketinin önüne ne gibi fırsatlar, zorluklar ve görevler getirmektedir?

Son 30 yıldır burjuvazi de, burjuvazinin “sağ kolları” da çok rahat… Zira sol, emeğin acemi kolu olmaktan çıktı; burjuvazinin en pervasız savunucusu haline dönüştü. Yalnızca sosyal demokrasiyi kastetmiyorum. Neo ve post takısıyla anılan Marksistler çok daha keskin ve hızlı bir dönüş yaşadılar. Daha evvelsi güne kadar burjuvazinin ve sağın heyulası olan bu kavramlar; bu pek muhterem “yeni sol”cular eliyle neredeyse bütün solun korktuğu, korkmayanın da neredeyse dillendirmekten çekinir hale geldiği kavramlara dönüştü. Dün solun alameti farikası olan bu kavramlar; bugün “yeni sol” tarafından korkmaktan öte adeta tiksinilir gibi yaklaşılan kavramlara dönüştürüldü.

Bu “sol” için artık asıl sorun, sömürü değildi. Dolayısıyla sınıf da değildi. Bu sol artık her türlü otorite ilişkisine meydan okuduğunu ilan ediyordu. Buraya kadar fazla bir sorun yok. Daha da ileri giderek artık ekonomi/sömürü ilişkileri ile iktidar ve otorite ilişkileri arasındaki bağlantıları da -ikincil bile değil- düpedüz yok sayıyorlardı. Dönemin yeni Marks’ı ilan edilen Foucault’a göre “iktidar her yerdeydi” ve “bugün asıl mesele, hâkimiyet sistemlerinin dağıtılıp küçük iktidarların [petits pouvoirs] oluşturulmasıydı.” Sömürü ve servet adaletsizliği gibi meselelerle mücadelenin yerini “iktidar ilişkilerinin anti özgürlükçü yapıları” ile, “kişilerin hareketleri üzerinde hükmedici rol oynayan iktidar formları” ile mücadele almalıydı.

Bu nevzuhur solcular tarafından, “bugünü Marks’tan daha iyi anlamak ve açıklamak payesiyle” taçlandırılan Foucault, ne ironiktir ki Daniel Zamora’nın “İştiraki”de Türkçesi de yayınlanan söyleşisinde çarpıcı olarak ortaya koyduğu gibi, neo liberalizmi geçmiş sosyal devlet uygulamalarına göre daha özgürleştirici bulan, işçi sınıfının elde ettiği sosyal hakları bile iktidar ilişkisini güçlendiren faktörler olarak değerlendirip reddeden, sosyal güvenliğin tasfiyesi gibi neo liberal politikaların apaçık yanında yer alan bir “sol” düşünce adamıydı.

Bir başka ilginç örnek de Arendt’tir. Zizek’in bu “düşünsel ricat”ın bir başka göstergesi olan “Totalitarizm” tartışmalarına atıfla ve haklı bir serzenişle işaret ettiği gibi. “Son dönemin kurallarından bir başkası Hannah Arendt’i dokunulmaz otorite konumuna …yükseltmek olarak belirdi. Oysa çok değil bundan yirmi yıl öncesine kadar solcu radikaller Arendt’i, Batı’nın soğuk savaşının ideolojik mücadelesinde kullandığı anahtar silah olan “totalitarizm” nosyonunun zanlısı olarak bir kenara atıyorlardı”. Evet yeni sol buydu…

Hal böyle olunca sınıf gitti. Sınıf mücadelesi gitti. Devrim, iktidar ve kamu ekonomisi tercihi de -hayır unutulmadı- bizatihi düşman ilan edildi. Zira bu “yeni sol” düşünceye göre tüm bunlar neticede yeni ve hatta kapitalizmden çok daha koyu bir iktidar ilişkisinin inşasıyla sonuçlanıyordu ve kesenkes uzak durulması gereken felaketlerdi.

Ve yine hal böyle olunca dikkatler mevcut sınıf iktidarı, piyasa ekonomisi, sosyal ve ekonomik eşitsizlikler gibi etmenlerden tümüyle uzaklaştırıldı ve/fakat lokal iktidar ilişkilerinin tasfiyesine yöneltildi. Sonuç; örgütlenme hiyerarşiktir ve kötüdür! Sonuç; örgütlerden uzak durun! Sistemin koskoca örgütlü yapısı ortada bütün heybeti ve azametiyle ve dipdiri dururken, zaten var olan örgütleri büyük ölçüde dağıtılmış, etkisizleştirilmiş olan topluma önerilen en önemli “özgürleşme projesi” örgütsüzlük oldu. Onlara “eylem yapacaksanız da aman örgütsüz olsun, hiyerarşik ilişki olmasın, liderlik vb. mi? Aman ha cıss yakar” vb. vb. denildi.

Bu teorilerin mevcut sisteme ve verili iktidarlara verdikleri te zarar, bu teorisyenleri alkışlamaktan ellerinin kızarması oldu. Bu fikirler o kadar pohpohlandı, yaldızlandı ki, Bourdieu’nun kulağı çınlasın, zavallı akademi de, bunları eleştirmek bir yana referans vermemek bile fikirlerinizin ciddiye alınır bulunmaması için yeter sebep sayılmaya başlandı.

Yazımızın bu ilk bölümünü sonlandırırken, bazı itirazları baştan önlemek için belirtelim ki, elbette bu düşünürlerin çok değerli ve sol kesiminin de yararlanması gereken fikirleri de vardır. Ve elbette ki, bütün bu olumsuz gelişmelerden tek başına bu “yeni sol” sorumlu değildir.

Ama hem onların hem de eleştirel bir bakıştan yoksun biçimde bu düşünceleri yayan ve meşrulaştıran tüm düşünce insanlarının -ve özellikle de akademi camiasının- günahı da çok büyüktür.

Kaldığımız yerden haftaya devam edeceğiz…