Bu tabi ki benim bir temennim. Ama doğrusunu söylemek gerekirse bu konuda hala çok umutvar sayılmam.

Daha önceki yazılarımda CHP’nin seçim başarısına bakıp gölgede kalmaması gereken bazı önemli gerçeklerden söz etmiştim. CHP hala iktidar blokundan kayda değer oranda oy alamıyor. Kürt desteği kerhendir ve CHP bu desteği süreklileştirecek politik adımlar atmaktan hala imtina ediyor. Son olarak ve hepsinden önemlisi CHP hala yoksullardan oy alamıyor. Bu gerçekleri görmeden başarı sarhoşluğuna kapılmak ani ve hızlı tökezlemeleri de beraberinde getirecektir, demiştim.

Yereldeki oy artışları genele ne kadar yansıyor?

Bunlara ek olarak bir de yerel de yaşanan aynı derecede önemli ve gölgede kalmaması gereken bir gerçek daha var. CHP’li belediyeler özellikle de üst üste iktidarda olduğu yerlerde ciddi oy artışlarıyla seçimleri yeniden kazanıyorlar. Fakat bu ciddi oy artışları parti oylarına çok cüzi oranda yansıyor. Oysa CHP’nin beklentisi yereldeki başarıların doğrudan geneldeki başarıyı ve iktidarı getireceğiydi. Normalde de böyle olması gerekirdi. Peki öyleyse neden olmuyor? Zira CHP ne genelde ne de yerelde AKP’ye göre “farklılık” yaratacak, umut ve tercih sebebi olacak bir politika izlemiyor. Örneğin halk CHP’li adayların yereldeki performansına baktığında yapılan bir dizi işi görüyor ve bu belediyeleri başarılı buluyor. Ama bu “başarı” AKP’li belediyelerin “başarı”ları ile niteliksel bir farka sahip değil. Niceliksel düzeyde bir başarı olduğu için, “başarılı” AKP belediyeleri ile arada bir niteliksel fark algısı oluşmuyor ve seçmenler yerelde CHP adayını destekleseler de çok büyük çoğunlukla parti tercihlerini  değiştirmiyorlar.

Farkı fark ediyor musunuz?

CHP ile AKP aynı istikamette hız yarışı yapan iki trene benziyor. Oysa politikada asıl olan makas değiştirmek ve halka istikamet olarak diğerlerinden çok daha güzel, müreffeh, barış ve huzur dolu bir yaşamı vadedebilmektir. Bu tablo genel politika açısından olduğu kadar CHP’nin yerel politikası açısından da böyle.  CHP’nin kendine has bir yerel hattı, programı yok… Kimi CHP’liler “toplumcu belediyecilik”ten, kimileri “çağdaş belediyecilik”ten ve çok daha manidarı ise İmamoğlu’da içlerinde bulunduğu çoğu belediye başkan ya da adayları “yeni nesil belediyecilik” ten söz ediyorlar. Ki  mevcut politikaya en uygun düşeni de  aslında “yeni nesil belediyecilik” tanımı….

Zira bu tanımın hiçbir rengi, politik içeriği, gösterdiği yeni ve belirgin bir istikamet yok. Renksiz ve apolitik bir tanım. Biz yeniyiz -ve herhalde genç ve dinamiğiz- diyor sadece seçmene bu tanım. “Yeni Nesil, politikanın değil reklamcılık dünyasının kavramıdır ve özellikle dijital teknolojilerde çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu tanımlamanın tercih edilmesinde sanırım dijital teknolojiye yakın olan gençliğe sempatik gelme kaygısı da rol oynamış olmalı. Yani seçenek olma iddiası temelde AKP belediyeciliğinin yorulmuş ve yıpranmışlığına ve halkın artık yeniyi deneme arzusuna indirgenmiş gözüküyor.  CHP’nin genel politikası da zaten bu yaklaşıma çok uygun.

31 Mart’tan sonra güzel bazı adımlar…

Fakat 31 Mart seçimlerinden sonra CHP’li belediyeler su, ulaşım fiyatları gibi konularda yoksul halkı destekleyici uygulamalara gitmeye başladılar. Asfalt katılım payını almamaya ve alınanları da halka iade etmeye dönük girişimlerin olduğunu duyuyoruz. Kentin ucuz ve taze gıda ihtiyacını karşılamayı hedefleyen bazı adımlar ve kooperatifleşme aracılığıyla kentsel tarımı geliştirmeye yönelik söylem ve ilk icraatlar da bunlar arasında…  CHP belediyeleri, bu politikaları uygulayınca çok değil birkaç hafta içinde AKP belediyeciliğinden olumlu anlamda fark yaratmaya başladılar. Bu ilk küçük adımlar bile halkın CHP’den umutlanmasına ve AKP’nin de CHP belediyelerinin peşine takılmasına yol açtı.

Biz bunları yıllarca yazdık; önerdik, ama CHP’li belediyeler ısrarla üç maymunu oynadılar. (Haklarını yemeyelim bazı belediye başkanları bu doğrultuda cesaretli işler yapmaya kalkıştılar ama yalnız bırakıldılar ve parti tarafından da nedense pek itibar görmediler.)

Dileğimiz bu politik hamlenin aynı eksende genişleterek ve çeşitlendirilerek sürdürülmesidir. Ama bu sanıldığı kadar kolay da değildir. Zira CHP’nin bu politikaları uygulayabilmesi için küreselleşme ve neo liberalizm paradigmalarının net biçimde dışına çıkması gerekmektedir.

Küresel sermayenin işgalindeki kentler…

Yalnızca günümüzde değil çok daha önceleri de kent rantı, toprak spekülasyonu sağlıklı kentleşmenin önündeki en önemli engellerdendi. Ama o dönemlerde sermaye, kenti temel bir karlılık alanı olarak görmüyor ve kent hizmetlerinin nispeten ucuz olmasını kendi ücret maliyetlerini ucuz tutmanın yolu olarak kabul edilir buluyor ve/fakat tabi ki bu işin maliyetini devlete yüklüyordu. Öte yandan ve aynı nedenle belediyeler arsa stokları oluşturarak toprak spekülasyonunun bozucu etkilerini kısman sınırlandırabiliyordu.

Oysa 1980’den sonra bu alanda her şey tepetaklak oldu. Sermaye ve özelliklede küresel sermaye düşen kar oranlarını telafi için tüm kamunun malı sayılan müşterekleri, sağlık ve eğitim başta tüm kamusal hizmetleri özelleştirme yoluyla özel mülkü (ve kar alanları) haline getirdi. Belediyelerin elindekiler dahil kamuya ait arsalar giderek sermayenin kontrolüne geçti. Belediyeler yerli sermaye ve küresel sermaye ile iş birliği içinde “büyük projelere” girmeye zorlandı. Özelikle küresel sermayeye büyük ölçüde borçlandırılan belediyelerin, mali zorluklar nedeniyle ve dönemin ruhuna uyan biçimde kendi hizmetlerini halka bir ödeme yapması karşılığında (ya da eskisinden çok daha yüksek bir fiyatla) sunmaya başlaması ardından geldi.  İnsanlar yurttaş, belediyeler yerel halkın örgütü olmaktan tümüyle çıktı. İnsanlar müşteri, belediyeler bir şirket haline dönüşmeye başladı. Kısacası belediyeler hem merkezi iktidarın hem de küresel ve yerel sermayenin boyunduruğu altına sokuldu.

AKP belediyeciliği küresel sermaye belediyeciliğidir…

Millete anti emperyalizm cakası satan AKP’nin metropol belediyeler üzerinden yaptığı üçüncü havaalanı, üçüncü köprü, tüp geçit, Marmara tüneli v.b, projeler yandaş müteahhitlerin palazlandırılmasının yanı sıra konsorsiyumlar eliyle kentlerimizin kaderinin ve kaynaklarının küresel sermayeye teslim edilişidir. “Dünya kenti”, “marka kent”, “yönetişim” vb. gibi, pek çok CHP’li belediye yöneticisinin de diline sirayet eden kavramlar aslında küresel sermayenin kentlere hâkim olmasını simgelemektedir. Biz de yerel demokrasinin geliştirilmesinden yanayız. Fakat bugün sık sık duyulan yerelleşme kavramı ile bizim yerel demokrasiden anladığımız taban tabana zıttır. Küresel sermayenin yerelleşmeden anladığı kentleri kâr amacı doğrultusunda fethetmelerinin önündeki bütün siyasi, hukuki, idari engellerin kaldırılmasıdır.

Kentlerin üzerinde küresel ve yerli sermayenin doğrudan belirleyici bir aktör haline gelmesi kentleri bütünlüklü ve planlı gelişmeden uzaklaştırdı. Her geçen gün artan ruhsuz beton yığınlarının içinde insanların kaybolduğu bir labirent haline dönüştürdü, Aynı zamanda belediyelerin kent ekonomisi üzerindeki etkisini neredeyse sıfırlandı. Belediyeler üretimi teşvik eden, kent yoksulluğunu azaltan politikalar uygula(ya)madı. Kentliler emlak ve çevre vergileriyle elektrik, su, ulaşım, asfalt gibi hizmetlere fahiş fiyatlar ödemeye başladılar vb.

Kentlileri kentin asıl sahibi kılan bir yerel yönetim anlayışı…

Şu anda kentlerimizin kaderini belirleme kudreti hemen hiçbir yönüyle kentlilere ait değildir; küresel ve yerel sermayeye aittir. Kentler, kent halkının ihtiyaçlarına göre değil sermayenin yüksek rant ve kâr amacına göre inşa edilmektedir. Sol bir belediyenin yerel programının özü kentin küresel ve yerel sermayenin kar hırsına kurban edilişine son vermek ve kenti, yeniden asıl sahiplerine, yani kentlilere emanet etmektir.

Bu zor. Hem küresel sermayenin gücü nedeniyle hem de içeride, bu kent rantlarından, talanından nemalanan ve her partiye karargâh kuran önemli güç odaklarının oluşmuş bulunması nedeniyle… Ama hele de bugün, hiç de imkânsız değil… Birkaçı bir ülke büyüklüğünde olan büyük kentlerin yönetiminde olmak -İstanbul da her türlü hile ve entrikaya karşın umarım yeniden alınır- büyük bir güçtür. Dahası bir kısmı İngiltere ve Fransa gibi büyük kapitalist ülkelerde olmak üzere dünyadaki benzer amaç ve kaygılara sahip belediyelerle dayanışma olanağı da mevcutken…

Bu yola girildiğinde tüm halk apayrı ve gerçekten gönülden bütünleşebileceği yeni bir belediyecilik anlayışı ile karşılaşacaktır. AKP belediyeciliğinin gerçek içeriği halkça daha net anlaşılacak ve sol yerel yönetim anlayışı, yıllar sonra yeniden halk için gerçek bir umut haline dönüşecektir.

Peki CHP bunu yapar mı? Sizce?