“Arap Baharı” AKP dış politikasında önemli bir yön değişikliği, hatta kırılmalar yarattı. Arap Baharı’na kadar Türkiye ve ABD Ortadoğu’da tümüyle ortak bir konsept üzerinde hareket ediyordu. BOP ya da GOP denilen ABD menşeili yeni Ortadoğu ve Afrika stratejisi her iki ülkenin de ortak zeminini oluşturuyordu. Bu strateji bölgedeki bazı ülkelerin iktidarlarını değiştirmeyi ve hatta dahası bu ülkelerin haritasını ABD ve Batı çıkarları ekseninde yeniden şekillendirmeyi kendine hedef olarak belirlemişti. Bunu da bölgedeki başta Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslim) olmak üzere Sünni İslamcı güçlere dayanarak yapacaklardı. Yani “Ilımlı İslam” bölgede hâkim güç haline getirilecekti.

Arap Baharı: “Hayaller ve Gerçekler”

Fakat Arap Baharı ile ilk iflas eden “Ilımlı İslam Projesi” oldu. Mısır’da iktidara gelen Mursi iktidarı zayıf bir tabana dayalı yeni Anayasası ile yönünün laik bir “Ilımlı İslam” düzeni değil basbayağı yeni bir Şeriat Devleti’nin inşası olduğunu çak çabuk biçimde gösterdi. İzlenen “Ilımlı İslam” eksenli politikanın sonuçlarından biri de bütün bölgede dinci terör örgütlerinin denetlenemez bir güce ulaşmasıydı. Bu sonuçlar üzerine ABD ve Batı “Ilımlı İslam” projesinden geri durmaya, hatta bu politikayı karşısına almaya başladı. Bu AKP’nin kendi özel projesi açısından kabullenilmesi zor yeni bir durumdu. Tam da Sünni Islanıcı İhvan’ın güçlenmesi üzerinden bölgede hegemonya tahsis edebileceği düşleri görmeye başlamışken ABD-Batı Blokunun “Ilımlı İslam Projesi”ni rafa kaldırması AKP açısından tam bir şok oldu. AKP bu yönelimi kabul etmeyerek İhvan ve başka bazı radikal İslamcı güçlerle ilişkisini sürdürdü ve bu güçler üzerinden bölgede etkili bir aktör olmaya çalıştı. Bu yön değişimi o ana kadar uyumlu biçimde devam eden ABD/Batı ve AKP dış politikalarında bir kopuş anlamına gelmese de ciddi bir sorun alanı oluşmasına neden oldu.

Bu eksen değişikliğinin Suriye Politikası üzerinde de doğrudan etkileri oldu. Batı, Suriye’de radikal dinci gurupların egemen olması olasılığı artırttıkça Esad’ın düşürülmesi konusunda çok daha çekimser bir tutum almaya başladı. Batı açısından radikal dinci akımlarla mücadele önceliği daha öne çıktı. Bu durum AKP’nin Suriye rüyalarının da suya düşmesi anlamına geliyordu. AKP Suriye politikasında Esad’ın düşürülmesi ve yerine Sünni İslamcı bir iktidarın oluşturulması amacına o kadar angaje olmuştu ki, Batı blokunun bu politika değişikliği AKP’yi tam anlamıyla açığa düşürmek sonucu doğuracaktı.

İkinci önemli değişiklik bu sürecin AKP’nin “soft power” politikadan “hard power” politikalara geçmesini zorunlu kılması oldu. “Soft power” politikalarıyla bölgede belli bir sempati yaratmış olan AKP “hard power” politikalara yöneldiği süreçten sonra bölgede savaş ve çatışmayı kışkırtan güvenilmez bir güç olarak algılanmaya başlandı.

Özetle “Arap Baharı” süreci AKP ile Batı bloku ittifakını çatlattı; AKP’nin şiddet/güç temelli yeni bir politikayla Ortadoğu batağına çok daha batmasına yol açtı ve “Şam Emevi Camii”nde namaz kılma amacı bir “hayal” haline geldi.

Bölgede “lider ülke olmak” amacıyla yürütülen dış politika, bütün bu gelişmelerin ardından çok kısa bir sürede “sınırlarımızı terör saldırılarından korumak” ve “Türkiye’nin bölünmesi planlarını engellemek” gibi gerekçelerle meşrulaştırılmak zorunda kalınacak denli mütevazılaştı.

Suriye politikası: Teröre karşı mücadele mi?

Peki bu gerekçeler ne kadar gerçekçi ve inandırıcıdır? Diğer tüm gelişmelerle birlikte düşündüğümüzde bu gerekçelerin inandırıcılık ve tutarlılık açısından ciddi sorunlar taşıdığını görmekteyiz. Nedenlerine gelince: eğer amaç Suriye sınırında oluşmakta olan Kürt pro devletine, resmi söylemle “terör devleti”ne izin vermemek ise o zaman AKP’nin yapması gereken en mantıklı adım, muhalefetin de ısrarla dile getirdiği gibi Esad ile diyalog kurmak ve anlaşmaktı. Zira Esad’ın çıkarı ve isteği de böylesi bir Kürt pro devletine engel olmayı gerektirmektedir. Ayrıca zaten Suriye ile yıllarca önce imzalanmış olan Adana mutabakatı da Türkiye’nin bu konudaki çaba ve müdahalelerine yol açar niteliktedir. Esad da Suriye sınırları içinde olası bir Kürt devletine sıcak bakmayacağına göre Esad’la anlaşan bir Türkiye bu amacına çok daha kolay, sorunsuz ve kalıcı biçimde ulaşabilirdi. Zaten bölgedeki Kürt oluşumunu imkanlı kılan tam da Türkiye’nin Esad’ı ısrarlı biçimde karşıya alması ve Esad muhalifi Sünni İslamcı gurupları desteklemesiydi. Esad Türkiye’yi ve ÖSO; El Nusra, İŞİD gibi radkal İslamcı yapıları kendisi için daha tehlikeli gördüğü içindir ki, YPG unsurlarının sınır bölgesinde bu tür bir yapılanmaya gitmesini ehven-i şer saymıştı.

Bölgedeki ve dünyada ki pek çok anti demokratik/diktatör, katliamcı ve hatta soykırım suçlusu devlet adamlarına en ileri derecede yakınlık gösteren AKP’nin Esad ile niye anlaşmadığı sorusuna “Esad’ın kendi halkının üzerine ateş açan bir diktatör olması” cevabını vermesi ise hiç inandırıcı ve tutarlı gözükmemektedir.

İkinci ve daha zor ama aynı zamanda daha kalıcı ve köklü çözüm getirecek seçenek ise AKP’nin içerideki Kürt sorununu çözmek yoluna gitmesiydi. Böylece haklı olarak dillendirildiği gibi PKK ile yakın bağlantısı olan YPG, tam da bu bağ nedeniyle bir sorun ve savaş kaynağı değil bir barış ve Suriye’deki süreçte etkili olmak olanağı yaratabilirdi.

Oysa AKP’nin tüm bu seçenekleri elinin tersiyle ittiğini ve şimdilerde adı Milli Suriye Ordusu olan ÖSO ve diğer bazı siyasal İslamcı grupları Esad ve Kürtler aleyhine ısrarla desteklemeye devam ettiğini görüyoruz.

AKP’nin izlediği askeri temelli Suriye politikasına gerekçe yaptığı bir başka argüman ise emperyalistlerin (burada ABD ve Batı kastediliyor) Ortadoğu’da haritaları değiştirmeye -ve bu planın bir parçasının da bölgedeki Kürtleri Türkiye’nin bölünmesini de içeren bir biçimde devletleştirmeye- çalıştıklarıdır. Bu gerekçe de tıpkı yukarıdaki gerekçe gibi inandırıcı ve tutarlı gözükmemektedir. Peki öyleyse emperyalizmin planlarında hangi ülkelerin haritasının değiştirilmesi/ iktidarların devrilmesi vardı? Libya, Irak, Mısır, Suriye, İran vb… AKP iktidarı ise bu planın karşısında değil bizzat içindeydi ve Suriye’deki iktidarı devrime ısrarıyla hala bu plana de facto destek vermektedir. Eğer emperyalizm bölgede harita değiştirmeye çalışıyorsa – ki öyledir- ve AKP buna karşıysa en öncelikli politika buna karşı bölge ülkeleriyle güç birliğini inşa edecek bir ittifaklar, “pakt”lar oluşturmaya çalışmaktı. Ne dün ne bugün AKP’nin böyle bir yönelim içinde olmadığını ise biliyoruz.

Eğer birleşik bir Kürt devleti bölgede kurulmak isteniyorsa ve AKP bunu engellemeye çalışılıyorsa, Irak ve Suriye’de bir Kürt oluşumunun şekillenmesinde AKP’nin izlediği politikaların belirleyici rolü ve Suriye’de hala ısrarla benzer bir politikada ısrar edilmesi nasıl açıklanacaktır? Türkiye’nin son operasyonu da iddia edildiği gibi Suriye’nin toprak bütünlüğüne değil Suriye’nin birkaç devlete bölünmesine hizmet eder nitelikte değil midir?

Peki AKP’nin son dönem Suriye politikasını nasıl anlamalıyız?

AKP’nin Suriye’de parçalanma sonucunu üretebilecek/bu süreci kolaylaştıracak bir dış politika stratejisini ısrarla izlemesinin bizce iki nedeni vardır. Ve bu iki neden de Türkiye ve bölge açısından barışı değil savaşı, çözümü değil kaosu derinleştirecek sonuçlar üretmeye adaydır.

Bu nedenlerden birincisi, AKP’nin hala neo Osmanlıcı bir zeminde hareket etmesidir. Fakat şartlar AKP’yi el mecbur biçimde bu stratejiyi miniminize etmeye zorlamıştır. Amaç artık hiç olmazsa fırsattan istifade Suriye’nin kuzeyinde Sünni İslamcı bir egemenlik alanı yaratmaya kadar küçültülmüştür.

AKP’nin minimize edilmiş neo Osmanlıcı hayallerinin yanı sıra ve belki de bundan çok daha önemli hale gelen bir diğer faktör ise AKP’nin -ve daha da çok Erdoğan’ın- “Ali menfaatleri”dir. Zira bölgenin ve ülkenin normalleşmesi, AKP ve özellikle de Erdoğan için dramatik bir sonun başlangıcı anlamına gelecek gibi gözükmektedir.