İçinde bulunduğumuz dönem çok özel bir tarihsel konjonktür. Yalnızca Türkiye’de değil dünya açısında da böyle. Eğer bu dönem, bu dönemin olası risk ve fırsatları doğru analiz edilmez ve bu analiz temelinde istikrarlı ve sistematik bir politik yüklenme gerçekleştirilemezse, ya da geçici başarıların aldatıcılığına boyun eğilirse, orta ve uzun vadede risklerin galebe çalması kaçınılmaz olur.

Dünyanın son 40 yılına damga vurmuş olan neo liberalizm, küreselleşme, post modernizm ve ABD hegemonyasına dayalı sistem tek tek bütün unsurlarıyla çözülmekte, dağılmakta. Sistem ekonomik, siyasi, ideolojik tüm boyutları kapsayan derin bir krizin içinde ve bugünkü biçimiyle kendini yeniden üretme şansı da artık yok.

Derin bir çözülme, dağılma ve çürüme dönemindeyiz…

Çok yakın zamana kadar devrimcisi ve reformcusu ile yalnızca solu kapsayan bir kriz, çözülme tablosuydu bu. Sol, reel sosyalizmin ve sosyal devletin çöküşü ile birlikte derin bir boşluğa düşmüş ve eni sonu post sosyal demokrasi ve post Marksist versiyonların egemenliğinde neo liberaiizm ve post modernizm ikilisine teslim olmuştu. Şimdi ise tüm sistem aynı kaderi yaşıyor ve bu aynı zamanda sol için yeniden tarih sahnesine etklii biçimde çıkma fırsatı demek…

Toplumsal ve siyasal hayatta her dağılma ve çözülüş dönemi aynı zamanda bir yeniden harmanlanma ve yeniyi inşa ihtiyacına/fırsatına işaret eder. Sol’un en temel varlık nedeni de böylesi dönemlerde topluma yeni ve eskisinden daha eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum seçeneği sunarak çözülüşü bir toplumsal sıçrama ve yenilenmeye dönüştürebilmektir.

Tarih çağırıyor; verili “sol” kaçıyor…

Ama gel gör ki “sol”un bunu yapabilmesi için önce sol olduğunu yeniden hatırlaması ve sonra da dönemi doğru okuyan bir politikalar demeti geliştirebilmesi gerekir. Bugün en büyük eksiklik buradadır. İçinde bulunduğumuz dönemin en ayırt edici özelliklerinden biri, solun örgütsel/politik ve ideolojik inşa süreci ile yeni bir sol yükselişin iç içe ve birbirine bağlı hale gelmiş olmasıdır.

Küreselleşme yerine emperyalizm, kimlik politikaları yerine sınıf kavramlarının yeniden ve adeta kendiliğinden öne fırlamaya başladığı bir döneme girmekteyiz. Bir ekonomik sistem olarak kapitalizmin yeniden sorgulanmaya başlandığı, burjuva temsili demokrasinin yönetme kudretinde derin çatlaklar meydana geldiği ve post modern ideolojik tahayyülün savaş ve kimlik çatışmalarının derinleşmesiyle inandırıcılığını yitirdiği bir dönemdeyiz.

Yani derin (ama geçici olduğu da giderek netleşen) bir yenilgi döneminin ardından sola karşı ileri sürülen bütün argümanların duvara tosladığı ve/fakat solun ise en temel argümanlarının büyük ölçüde kendisine rağmen tekrar doğrulanmaya başlandığı bir dönemdeyiz. Ama işin daha da ironik yanı ise tarihin sola iade itibarı yapmaya hazırlandığı bu dönemde ortada sol adına kayda değer bir hiçbir politik duruş ve seçeneğin olmaması. Bu tablo ise, yani bütün bunların sol’suz bir ortamda gelişmesi, bu boşluktan faşizan akımların boy vermesine ve fakat faşizan akımların yeniden yükselişi de, yine ve ironik biçimde dönüp sol ihtiyacının daha da acilleşmesine kaynaklık ediyor.

Sol ihtiyacı o kadar acilleşmiş bir durumdaki, gerçekte artık bugün sol namına pek bir kıymeti harbiyesi olmayan geçmişin sol partileri sol namına çok az şey, deyim uygunsa birkaç küçük adım attıklarında bile kitlelerin yeniden ilgisini çekebiliyor, tercihi olabiliyor. ABD, Birleşik Krallık, Yunanistan, İspanya, Yeni Zelanda, Avusturalya örneklerinde gördüğümüz gibi eskinin sınıfsal eşitlikçi programını özgürlükçü ve eşitlikçi kimlik talepleriyle az çok yeniden harmanlayabilen bazı siyasi parti ve figürler hızla çevrelerinde büyük “umut haleleri” yaratabiliyorlar. Ama bu “umut öznesi” misyonunun altını dolduramadıkları için, ya da dolduramadıkları ölçüde bu kez aynı hızla hayal kırıklığı öznelerine dönüşebiliyorlar. Bu tablo bize her şeyden önce kitlelerin gerçek bir sola ne denli büyük bir ihtiyaç duyduklarını gösteriyor. İkinci olarak da solun yeniden yükselişi için neo liberal ve post modern paradigmadan kesin bir kopuşun zorunlu olduğunu.

Türkiye’de benzer bir süreci yaşıyoruz…

Türkiye’de M.İnce ve E.İmamoğlu örneğinde yaşadığımız da benzer bir tablodur. Açıkça vurgulamak gerekir ki bu politik figürlerin hızla aşırı popüler bir umut öznesi haline gelmelerinde temel belirleyici olan unsur tutarlı, bütünsel ve süreğen bir eşitlikçi sol seçeneği temsil ediyor oluşları değil, geniş kitlelerin verili olan ekonomik, politik ve ideolojik yapılanmadan artık iyiden iyiye sıdkının sıyrılmış olması ve güçlü yeni seçenek arayışlarıdır. Muharrem İnce örneğinde olduğu gibi kendilerinden beklenen politik misyonu yerine getiremediklerinin görüldüğü anda aynı hızla bir “hayal kırgınlığı” ve “kızgınlık” öznesine dönüşüvermektedirler.

Zira bugün böylesi bir politik misyonun hakkıyla karşılığını verebilmek için bu dönemin ortaya çıkardığı ihtiyaçları sistemli biçimde politika diline çevirmek gerekmektedir. Yani küreselleşme, neo liberalizm ve post modern kimlik politikasının yarattığı yıkımın ortaya çıkardığı siyasal taleplere sol bir pencereden yanıt verebilmek gerekmektedir. Oysa mevcut partiler ve siyasi figürler hala eskinin, yıkılmakta ve çözülmekte olanın alını içende tutunmaya çalışmakta; gerçek anlamda yeninin temsilcisi olamamaktadırlar.

Mevcut kimlik eksenli kutuplaşma dilinin dışına çıkmak, kısmen yoksulluk ve yolsuzluktan dem vurmak, az çok fikir özgürlüğünü dillendirmek elbette önemlidir ve bir destek de yaratabilmektedir. Ama bu sınırlarda kalındığı ölçüde bu destek geçici olacaktır. Dahası yaratacağı hayal kırıklıklarıyla gerici faşizan bir yükselişin önünün açılmasına yarayacaktır.

Dini hassasiyetleri olan vatandaşları “ben de dindarım”, milliyetçi hassasiyetleri olan vatandaşları “ben de milliyetçiyim”, Kürt vatandaşları “benim Kürt kardeşlerim” söylemleri ile etkilemeye çalışmanın bir sınırı vardır ve bu tarz zaten eni sonu solu değil muarızları güçlendirir.

Sol, bu sorunlara kendi cephesinden yani sol bir içerikle yanıt oluşturmak zorundadır.

Türkiye açısından söylersek…

Sol eğer gerçek, kalıcı ve yol açıcı bir başarı sağlamak istiyorsa…

1-Önce politikasını sınıfsal önceliklere oturtmalı, yani halkın iş bulma ve yeterli gelir, onurlu yaşam taleplerine sahip çıkmalı ve inandırıcı çözümler üretmeli…

2- Yanı sıra da “herkesin inancını özgürce yaşamasının ve inançlarından dolayı bir tek kişinin bile baskı görmemesinin tek gerçek teminatı olduğuna” halkı ikna etmeli…

3-Hem Kürtlerin kendi dil ve kültürlerini özgürce yaşayabilecekleri hem de tüm etnik kökenden vatandaşların ortak vatan temelinde bu topraklarda eşitçe ve kardeşçe yaşayabilecekleri, emperyalist çözümü dışlayan “Eşitlik, Kardeşlik, Birlik” eksenli bir yurtseverlik çözümünün temsilcisi olarak cesaretle kitlelerin önüne çıkabilmelidir.

Bunlara dayanmayan hiçbir politika kitlelerin gerçek taleplerini karşılayamayacak, elde edilen her başarı “Pirus zaferi” olmaktan öteye gidemeyecektir.

CHP’nin halihazırdaki stratejisinin gerçek ve kalıcı bir sol yükseliş ve çözüme değil de eklektik, yüzeysel ve geçici olana yakın durduğunu saptamak durumundayız.

Dünyanın ve ülkenin sol çözümlere artan ihtiyacı ile sol iddialı partilerin sol politika izleme konusundaki büyük ürkekliği, bugün çözümü en acil sorun haline gelmiş bulunmaktadır.