Geçen haftaki yazımızda neo Marksizm, post Marksizm gibi akımlarca seslendirilen söylemlerin özü itibariyle sınıftan, örgütten, devrimden ve kamuculuktan bir kaçış teorisi olduğunu vurgulamıştık. Bu akımlarca tüm bu kavramların gayretli bir çaba ile itibarsızlaştırıldığına dikkat çekmiştik. Ve bu teorilerin en belirleyici yanlarının neo liberalizmin sol içerisine nüfuz etmesindeki aracı rolleri olduğunun altını çizmiştik. Yazının sonunda da tüm bu olumsuz gelişmelerin, arkasında yatan bazı sınıfsal/ideolojik ve örgütsel faktörler anlaşılmadan sadece bu akımların etkisiyle açıklanamayacağını vurgulamıştık.

Ama bir kez daha ve altını çizerek vurgulamak gerekir ki, bu akımların neo liberalizmin sol ikizleri olduğu gerçeğini görmeden diğer etkenleri doğru biçimde anlamak da olası değildir.

Yazımızın bu ikinci bölümünde bu akımların üzerinde yükseldiği tarihsel/sınıfsal gerçekliği analiz etmeye çalışacağız.

“Orta sınıf” ruh halinin tarihsel soy kütüğü…

Orta sınıf kavramı sınıf terminolojisi açısından bakarsak üretim araçlarına sahip olan ve belirli bir miktarda emek gücü çalıştıran burjuvazinin orta boy temsilcilerini tanımlar. Ama muhtemelen Weberci teorinin de etkisiyle akademik ve siyasal yazında meslek, statü farklılıkları ve yaşam ve çalışma koşulları üzerinden statüsel farklılıkları anlatmak için kullanılmaktadır.

Bu makalede de bu ikinci anlamda ve tırnak içinde kullanılmaktadır. Dolayısıyla kullandığımız “orta sınıf” kavramı bu haliyle avukat, mühendis vb. meslek sahipleriyle birlikte büyük ölçüde “işçi aristokrasisi” olarak tanımlanan işçi sınıfının üst tabakalarını da barındıran heterojen kavramdır. Onları birleştiren ana unsur ise kendilerini yaşam ve çalışma koşulları daha kötü olan emekçi kesimlerden daha üstte görmeleridir.

Bu üstte görme halin besleyen birinci faktör el emeği ve düşünce emeği arsındaki farktır. İkincisi ise sistemde karar verici pozisyonda olanlarla, tabi olanlar arasındaki farktır. Bu ayrımlarla beslenin “orta sınıf” ruh halinin kapitalizm öncesine kadar uzanan bir serüveni vardır. Ve o zamanlar bu ayrımlar çok daha nesnel, anlaşılır bir temele sahiptir.

Zire Antik Yunan’da dahil köleci toplumlarda el emeği küçümsenirdi. Sanat/felsefe/yönetim gibi ‘akıl işleri” olarak görülen fonksiyonlar ise yüceltilirdi. Orta çağa geldiğimizde serfler karşısında saraya bağlı memurlar/idareciler/din adamlarının vb. ekonomik olarak saraya bağlı olmalarına rağmen, kendilerine alt sınıflara değil üst sınıflara ait hissettikleri gözlemleriz.

Kapitalizm, emek ve emeğin üst katmanları olarak “orta sınıf” …

Daha belirsiz çizgilerle ve daha karmaşık bir hale gelmiş olsa da kapitalizmde de tüm çalışanlar arasında bu türden bölünmeler mevcuttur. Bu farklılıklar bazen kendi bürosuna sahip olan avukat, mühendis, doktor vb. gibi daha görülebilir şekiller alır. Ama daha ağırlıklı olarak  aynı üretim organizasyonu içindeki farklı konumları tanımlar.

Emekçi kesimler arasında bu statüsel ayrımla temelde  aynı sınıfsal konuma sahip olmanın güçlü birleştiriciliği karşısında ikincildir. Ama zaman zaman ciddi siyasal/örgütsel ve ideolojik ayrılıklara yol açacak bir öneme de sahiptir Örneğin. İşçi sınıfı hareketi bu farklılıklar temelinde sosyal demokrasi ve komünizm olarak bölünmüştür ama her iki kanat açısından emek eksenli yaklaşım da uzun süre varlığını korumuştur. Ta ki sosyal demokrasi temelde bir işçi sınıfı hareketi olmaktan çıkana kadar…

Ayrıca geçmişten farklı olarak kapitalizmin döneminde yakın zamana kadar ideolojik bakımdan da bu ortaklığı besleyen bir atmosfer hakimdi. Burjuva aydınlanması ve modernleşmesi Descartes’ten Protestan ahlakına -statü ayrımlarını reddetmese de- üretmeyi, maddi emeği, çalışmayı, tekniği hayatın en temel dönüştürücü gücü olarak ilan etmişti. Ardından Marks’ın teorisi geldi.  Emek, evrensel bir kurtarıcı güç olarak ilan edildi.

Sosyalizm ve “orta sınıf”

Sovyet Devrimi ve izleyen devrimler, ekonomik ve sosyal haklar alanında emekçilere pek çok kazanımlar sağlamakla birlikte bireysel özgürlük ve siyasal katılım alanındaki engelleri kaldırma iddialarını gerçekleştirmekte başarısız oldu. Bu başarısızlık ise “orta sınıf” ile sosyalizm arasındaki bağları büyük ölçüde zayıfladı. Eşitlik alanında kayda değer adımlar atan sosyalizm uygulamalarının en temel problemi özgürlükler alanında sınıfta kalması oldu.

Ama yalnızca bu değil… Kapitalizmin üretimi değil finanslaşmayı ve tüketimi önceleyen versiyonu olan neo liberalizmin ve onun ideolojik ifadesi postmodernizmin galebe çalması da önemli bir etkendir. Zira böylece artık “orta sınıf” kolektif üretim süreçlerinden bağımsız biçimde bir birey ve tüketici rolüyle tanımlanır oldu.

Demokrasi ve bireysel özgürlük dertse sosyal devlete neyi karşı çıkılır?…

Bu akımların en temel açmazlarından, çelişkilerinden biri de demokrasi ve bireysel özgürlükler alanında olumlu anlamda ayrı bir yeri olan sosyal devlet uygulamalarını karşıya almalarıdır. Eğer derk demokrasi ve bireysel özgürlükler ise bunu anlamak oldukça zordur. Ki bu dönem “orta sınıf” olarak tabir edilenlerin de en mutlu günleridir

Ama dert neo liberalizme soldan destek olmaksa bu yaklaşım tutarlıdır.  Zira sosyal devlet işçi sınıfının örgütlü gücüyle, hatta işçi sınıfının iktidarda söz sahibi olmasıyla elde edilmişti.  İkincisi sosyal devlet dönemi ekonomik eşitlik ile siyasal eşitlik arasında doğrusal bir ilişki olduğunu apaçık gösteren bir örnekti. Dolayısıyla, neo liberalizmin, post modernizmin ve onun sol kolu olan neo ve post Marksistlerin bu dönemi ortak bir gayretle unutturmaya, kara bir dönem olarak lanse etmeye çalışmaları, ancak bu koşulda, neo liberalizme teslimiyet koşullarında anlamdır. .

Dolayısıyla neo ya da post Marksizm orta sınıf” eğilimlerini temsili açısından ortaklaşıyor görünseler de, bu temsilin biçimi ve amacı açısından geçmişin sosyal demokrasisinden de köklü bir kopuştur.  Sosyal demokrasi kayıtlar bir yana, sınıfsal ve örgütülü bir kolektifin temsiliyetin bir biçimiyken, neo/post Marksizm, neo liberalizmin sınıfı -“bölen”de değil- atomize eden uygulamalarının sol varyasyonları olarak iş gördüler.

Bu akımlar “orta sınıf” olarak nitelenen kesimlerin sınıfsal memnuniyetsizliklerinin yine bu kesimlerin özgürlük ve demokrasi duyarlılığını çarpıtarak sınıf/örgütlü mücadele/devrim ve sosyalizm konusunda karşı bir güce dönüştürmek misyonu üstlenmektedirler.

Sonuç olarak neo liberalizm kapitalizmin; post modernizm modernizmin çürümüş haliyse, ki öyledir, bu kesimlerde bu çürümüşlüğün sol kesimdeki temsilcisi ve yayıcısıdırlar diyebiliriz.

Ayrıntısını sonraya bırakarak bur kez daha ifade etmek zorunludur ki, sosyalizmin kendi deklare ettiği amaçlarına ulaşamaması, bu akımların boy vermesinde ve inandırıcı olabilmesinde bir diğer önemli faktördür