Yazımızın geçen haftaki ilk bölümünde kapitalizmin -tek tek ülkelerde düzey ve ağırlıkları farklı olsa da- evrensel planda ekonomik, siyasal ve ideolojik kriz yaşadığını, üstelik bu krizin kapitalist sistemin hegemonya krizi ile üst üste düştüğünü vurgulamıştık. Bu tablo öncelikle faşizm ve yaygın bir savaş tehlikesi anlamına geliyor. Zaten bu tehlikeler olasılık olmaktan çıkmış, yaşanan gerçekler haline dönüşmüş durumda.

Sistemin klasik sol ve sağ merkez partilerinin erimesi, sosyalist siyasetin ve emekçi hareketinin zaten son derece zayıf olması şu an için neo faşist ve otoriter sağ akımların öne çıkmasına ve pek çok yerde iktidar ya da iktidar ortağı pozisyonu elde etmesine yol açıyor. Bu elbette ciddi bir tehdittir ama tersine dönme olasılığı da küçümsenemez ölçüdedir. Birkaç ülke dışında sağ otoriter faşizan partiler yükselseler de yıkıcı bir kitle desteğinden yoksunlar. Dahası faşizan hareketler büyüdükçe, yine hiç küçümsememesi gereken bir karşı blok oluşmasına yol açmaktadır.

Dahası krize bu tür sağ otoriter/faşizan partilerin iktidarında giriliyor olması, aynı zamanda bu partileri krizin yıpratıcı etkileriyle erken biçimde yüz yüze kalmasını da sağlayacak bir faktör… Kastedileni daha somutlayabilmek açısından AKP-MHP bloğunun bugünkü pozisyonu üzerinden düşünelim. Düzen partileri içinde en güçlü destek hala bu bloğun ve özellikle AKP’nin ama gelinen yerde bu destek umutvar bir destek olmaktan uzaklaşmış, ehven-i şer bir desteğe dönüşmüş durumda.

Bu tablo şimdiden, siyaseten temsil edilemediğini hisseden çok büyük bir kitlenin varlığına yol açmış durumda. Merkez partileri tarafından memnuniyetsizlik ve sahipsizlik yaşatılan ama faşist gelişmelerden de rahatsız olan büyük bir bloktan söz ediyoruz. Bu kitle sahipsiz ama faşizme de mesafeli ve giderek artan biçimde faşist yükselişten rahatsızlıklarını eylemsel biçimde de ifade etme yoluna gidiyorlar. Hiçbir parti ve siyasi oluşumla sıkı bir temsiliyet ilişkisi olmayan, amiyane tabirle ortada kalmış bir kitle bu.  Durumları aşağı yukarı Türkiye’deki muhalif kitlenin durumuyla benzerlik içinde. Neo-liberalizmin türevi gerici-faşizan iktidar bloğundan nefret ediyorlar ama düzen içi hiçbir seçenek de onları umutlandıramıyor. Kimlikçi liberal demokrasi söylemi de ulusalcılık söylemi de bu kitleleri ikna etmek ve birleştirmek gücüne sahip değiller. AKP-MHP bloğu da içten içe güçsüzleşen-çürüyen bir durumda ve u partilerin tabanı açısından da parti yönetimleriyle o eski güçlü bağlılık duygusu yok artık.

Yani ortada geniş bir temsiliyet krizi ve aidiyet krizi var ve besbelli ki ekonomik krizin hızlandırıcı etkisiyle ideolojik ve politik planda yaşanan bu krizler giderek derinleşecek…

Normal koşullarda bu tablo sol için çok büyük bir fırsatı resmetmektedir. ABD, İngiltere, Yunanistan vb. deneyimlerden gördüğümüz gibi düşük tınılı bir sol söylem bile bu kitlelerde bir umut ışığı olabiliyor.  Ama ortada sol da yok. Söz ettiğimiz ülkelerdeki solun neo-liberal paradigmanın dışına çıkma konusundaki zayıflıkları da kitlesel talebi giderek genişleyen yeni siyaset ihtiyacını karşılayabilecek nitelikte değil.

Bu durumda yeni bir sol yükselişin verili solun inisiyatifi ve önderliğiyle değil, çok büyük ölçü de verili sola rağmen, yeni bir sol seçeneğin kendini bu süreçte inşa etmesi suretiyle gerçekleşebileceği öngörüsünde bulunmak gerçekçi bir yaklaşım olacaktır.

Bu koşulları sol lehine değiştirebilecek biri nesnel diğeri öznel iki unsura ihtiyaç var.

Nesnel olanı yeni bir sınıf hareketinin ve toplumsal muhalefet dalgasının görünür etkinlikte ortaya çıkmasıdır. Henüz siyaset alanını şekillendirebilecek güçten uzak olmakla birlikte sınıf hareketinde ve toplumsal muhalefet hareketlerinde ciddiye alınması gereken bir kımıldanmanın başladığını söyleyebiliriz. Bu ayrı bir yazı konusu ama şimdilik 2018 yılının emek hareketleri ve toplumsal hareketler bakımından ciddi canlanma işaretleriyle geçtiğini belirtmekte fayda var. Gelişen sınıf hareketi ve Sarı Yelekliler gibi sınıfsal niteliği öne çıkan toplumsal muhalefet hareketleriyle, temsil edilemeyen kitlelerin arayışı eylemsel bazda da çakıştığında tablo sol açısından çok daha umut verici hale gelecektir.

Ama bu da yetmez; solun ve özellikle de sosyalist solun bu verili tabloyu iyi analiz ederek kendini güvenilir bir özne olarak yeniden inşa edebilmesi de zorunludur. Bu dönemin sol için bir yeniden inşa dönemi olacağı es geçilir ve verili haller üzerinden sürece müdahil olma yolu seçilirse çok büyük bir hata yapılmış olunur. Harekete öğretme kaygısını hareketten öğrenme kaygısından öne alan bir siyaset tarzı, bu fırsatın heba edilmesine yol açar. Kitlelerin güncel ve yaşamsal taleplerini, politik ve örgütsel hazırlık düzeylerini esasa almayıp, aksi bur tutumla kitlelere kendi “net politik ve örgütsel doğrularını” dayatan bir hareket sadece zarar üretir.

Birincisi, bu dönemin ideolojik-politik ve örgütsel bir hazırlık sürecinin üzerine gelmediğini, aksine bir ideolojik-politik ve örgütsel amorfluk sürecinin üzerine geldiğini akıllarda tutmak gerekir.

İkincisi, bu sürece sol-sosyalist önderlikle girilmediğinin, aksine böylesi bir önderliğin ancak bu hareketten yenilenerek/öğrenerek inşa edilebileceğinin bilince çıkarılması kritik önemdedir.

Üçüncüsü, hazır ve geniş bir sol tabana değil düzen partilerinden memnuniyetsiz ama bir dizi ideolojik önyargısı olan, kafası karışık bir tabana seslenen bir politika yürütüleceği, bu çerçevede merkez sağ ve sol refleksleri olan tabanı kucaklayıcı ve eylem içinde dönüştürücü yöntemler geliştirilmesi gerektiği görülmektedir.

Dördüncüsü bu nedenle ve kimlik eksenli söylemlerin egemen etkisini unutmadan sadece dar bir emek söylemiyle değil etnik, dinsel, cinsel kimlik sorunlarında, göçmenlik sorunu alanında, savaş politikaları karşısında kitlelere inandırıcı, ikna edici iyi çalışılmış eşitlikçi-özgürlükçü bir politikalarla seslenebilmesinin belirleyici rolü olacaktır.

Beşincisi eşitlikçi olduğu kadar özgürlükçü bir tasavvura ve pratiğe sahip olduğunu gösterebilen bir hareketin ancak en geniş kitlelerle buluşma ve önderlik etme şansı olduğu apaçıktır.

Ve altıncısı kimi ülkelerde anti faşist, kimi ülkelerde anti faşist ve anti emperyalist mücadele ile anti kapitalist mücadeleyi tutarlı bir bütünsellik içinde birleştirebilmenin önemli olacağı görülmektedir.

Sonuç olarak öznel şart, hem yeni emek ve toplumsal muhalefet hareketleriyle hem de faşizme uzak duran ama ortada sosyalist hareketler de dahil hiçbir umut verici seçenek göremediği için umutsuzluğun ataletiyle baş başa kalan geniş kitleyi kucaklayabilecek bir politik ve örgütsel esneklik gösterebilen ama bunları sınıf eksenli, eşitlikçi-özgürlükçü ilkesel doğrultusunu kaybetmeden yapabilen yeni bir örgütsel ve politik önderliğin inşa edilmesiyle ancak yerine getirilebilecektir.