Bu yazının öncül hareket noktasını, burjuva siyaset alanının verili tarzda ilerleme imkanlarının tıkandığı ve bu alanda kendini yenileme şansına -en azından yakın vadede- sahip olmadığı saptaması oluşturmaktadır.

Hem Türkiye’de hem dünyada, burjuva siyasetin liberal-muhafazakâr ve devletçi-paylaşımcı iki temel kanadının da bu krizden -eş zamanlı değil ama eş kaderli biçimde- etkilendiği, klasik burjuva siyasetin bütün geçmiş ekolleriyle bir dağılma yaşadığı bir süreçten geçmekteyiz.

Kamucu- bölüşümcü siyaset zaten çoktandır devreden çıkmıştı. Sistem partileri sağı ve soluyla neo liberal paradigmaya eklemlenmişti. Küreselleşmecilik ve kimlik siyaseti eksenli bir demokratikleşme söylemi başat hale gelirken, buna tepki olarak bizde olduğu gibi pek çok ülkede de bazı ulusalcı-milliyetçi söylemler ortaya çıktı. Başlangıçta zayıf olan bu söylemler gelinen yerde faşizan bir yükselişin dinamikleri olarak öne çıkmaya başladı. Ama bu siyaset başlangıçtan beri kamucu-bölüşümcü nitelikle değil, etnik merkezli bir yaklaşımla egemen kimlik siyasetinin bir parçası durumundaydı. Küreselleşme ve neo liberalizme karşı bir seçenek olma özelliği hiç yoktu, daha çok bunların tepkisel bir türevi konumundaydı. Pek çok bakımdan egemen neo liberal paradigmanın sınırları içinde hareket eden yeni türde bir faşizanlığı temsil ettiler; halen de ve daha net biçimlere bürünerek temsil etmekteler.

Ama özellikle 2008 küresel krizinden sonra neo liberal dönem hem ekonomik hem siyasi ve hem de ideolojik  planda bütünsel ve yıkıcı bir krize doğru yol almaya başladı. Bugün bu kiriz doruk noktasındadır. Sistemin ise artan krize karşı neo liberal otoriterlik ve onun en azgın biçimi olarak neo faşizm dışında ne bir seçeneği ne de böyle bir seçeneği üretmeye yönelik bir niyet ve eğilimi sözkonusu. Bunun en önemli nedeni ise sisteme karşı başta sınıf temelli olmak üzere hiçbir etkili sistem dışı muhalefetin olmamasıdır.

Bu koşullarda tekil ve cılız bazı neo Keynesyen siyasi söylemler ortaya çıksa da bu söylem yaygın bir karakter kazanamadığı gibi, Yunanistan gibi iktidar olma şansı yakaladığı yerlerde de neo liberal paradigmanın dışında bir seçenek üretme güç ve potansiyelinden uzaklıkları görüldü ve  ön açıcı bir seçenek olamadı.

Bu koşullarda neo liberalizmin bütünsel krizi daha da derinleşmekte ve bu aynı nedenle, tepkisel faşizan hareketler her yerde güçlenmektedir. Bu önemli bir gelişmedir ve elbette politik bakımdan hesaba katılmak durumundadır. Ama bu gelişmenin daha çok yüzeyde yaşanan kısmıdır ve derinlerde büyüyen dinamikleri ve bunun olası siyasal sonuçlarını da perdelemektedir.

Sağ otoriter ve faşizan hareketlerin yükselmesi yeni değildir. Neo liberalizmin başlangıçtan beri kendisine eşlik eden zehirli bir türevidir. Bugün yaşanan daha da güçlenmekte oluşlarıdır. Dolayısıyla sürecin önümüze yeni çıkardığı dinamiklerle ilgili değildir bu gelişme, aksine neo liberalizmin giderek sürdürülemez nitelik kazanmasının ve fakat sistemin bu krize rağmen ortaya yeni bir ekonomik birikim modeli, siyasal temsil modeli ve ideolojik söylem çıkaramamasının ürünüdür. Bu durum ise krizi kapitalizm açısından her geçen gün çok daha yıkıcı hale getirmektedir.

Neo liberalizm yalnızca ekonomik anlamda değil, siyasal ve ideolojik anlamda da, post modernizmi, radikal demokrasisi, çok kültürlülük söylemi vb. ile bir temsil ve inandırıcılık krizi yaşamaktadır. Bu krize sistemin genelinde giderek kızışarak süregelen uluslararası hegemonya krizi de eşlik etmektedir.

İşte bu koşullarda son 30 yıldır bittiği ve öldüğü iddia edilen dinamikler-kavramlar, siyaset alanını tarif etmekte, anlamakta ve çözüm üretmekte eski güçlerini tekrar kazanmaya başlamakta ve siyaseten önem kazanmaktadır.

Küreselleşme yerine emperyalizm, kimlikler yerine sınıflar, verimlilik, kar vb. yerine sömürü ve yoksulluk, barış ve istikrar yerine savaş ve göç en sıradan tartışmalarda bile sıkça kullanılır argümanlar hale gelmektedir. İçinden geçtiğimiz dönemi orta vadede belirleyecek ve yeni sayılabilecek dinamikler ise bunlardır. Tüm bunları sınıf siyasetin yeniden doğmakta oluşunun artık gözle görülür hale gelen emareleri şeklinde yorumlamak yanıltıcı olmayacaktır. Dolayısıyla yüzeydekini de hesaba katan biçimde ve/fakat yüzeydekine endekslenmeden geleceğe ilişkin siyasal projeksiyonlarımızı bu yeni  dip dinamikleri temelinde yaparsak, , doğmakta ve gelişmekte olanı doğru saptamış ve geleceğe ilişkin politikaları da doğru bir zeminde oluşturmuş oluruz.

Bu yaptığımız saptama ve vurgular genel olarak sol, özel olarak sosyalist siyasetin kaldığı yerden ve aynen devam edeceği anlamına gelmez.

Sosyalist siyaset sınıf merkezli, eşitlikçi konumunu elbette koruyacaktır ve bunlar temel unsurlar olmaya devam edecektir. Ama gelen dönemi söylemsel ve örgütsel biçimde kucaklayabilmek için yeni dönemin hareketi olabilecek bir yenilenmeyi de gerçekleştirebilmek zorunludur.

Önümüzdeki hafta buradan devam edeceğiz…