Yazımızın geçen haftaki ilk bölümünde AKP iktidarının neden Sezarizm ve Bonapartizm olarak tanımlanamayacağına ilişkin yöntemsel gerekçeleri aktarmıştım. İşin esası yöntemseldir; olgusal ve olaysal benzerlikler/farklılıklar ise çok daha tali önemdedir. Bu önemli notu düştükten sonra yazının bu bölümünde olgusal/olaysal gelişim ve sonuçlar bakımdan var olan ciddi farklılıklara işaret edeceğim.

Fakat öncelikle geçen haftaki yazımda yöntemsel itirazlarım arasında yer alan fakat yer darlığı nedeniyle belirtemediğim iki önemli unsura değineceğim.

1-Farklı ve geçmişte kalmış tarihsel/sınıfsal dönemlere ait kavramları bugüne taşımak, tarihin süreklilik ve kopuş diyalektiğini karartan, tarihi bir süreklilik ve hatta bir tekerrürler toplamı olan gösteren bir sonuç yaratmaya oldukça müsaittir. Bu yaklaşım tutucu tarih anlayışı açısından normal karşılanabilir ama kendisine tarihsel değişimi/dönüşümü/devrimleri anlamak misyonu yükleyen bir tarihsel yaklaşım açısından ciddi bir zaaf olarak değerlendirilmelidir.

2- Yine bu yaklaşım bugünkü otoriter yönelimlerle bugünkü kapitalizmin, daha özel anlamda da bugünkü küresel neo liberal kapitalizm arasındaki dolaysız nedensellik ilişkisini silikleştirir. Dikkatleri genel geçer, yerel ve tekil olay ve olgulara kaydırır. Şimdi devam edebiliriz…

SEZARİZM …

Sezarizm, 19. yüzyılın devrim günlerinde Bonapartizm’i ve Bismarck Almanya’sını tanımlamak açısından sıklıkla kullanılmaktaydı. Belki Marx’ın itirazvari müdahalesiyle de bağlantılı olarak daha sonra gündemden düştü ve tahtını Bonapartizm kavramına bıraktı. Ve fakat 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında ve özellikle Avrupa’da akademik ve politik alanda yeniden yaygın biçimde kullanılmaya başlandı.  Gramsci ve yanı sıra Weber kavramı farklı anlam ve içeriklerle yeniden tedavüle sokan iki önemli isimdi. Gramsci’de Sezarizm, faşizm tahlili bağlamında kullanılan olumsuzluk yüklü bir kavramken, Weber kavrama daha olumlu ve demokrasiyle çatışmayan bir anlam yüklüyordu. Weber, parlamenter sistemin üzerinde ve geniş yetkili bir “karizmatik lideri”, demokrasinin gelişmesinin önünde engel teşkil ettiğini düşündüğü bürokratikleşme ve rasyonelleşmeyi aşacak bir anahtar olarak görüyor ve bu çerçevede Sezarizm’i olumluyordu. Weber’in Sezarizm kavramını kullanımı, kavramın son derece keyfi, özensiz ve temelsiz kullanım örneklerinden biridir.

Daha sonraki dönemlerde de Sezarizm, mevcut hegemonya krizinin darbe ya da tarafsız (seçilmemiş) bir sivil yönetim altında aşılmasına yönelik girişimleri tanımlamak amacıyla kullanılmaya devam etti. Peki gerçekte nedir Sezarizm?

Ayrıntılara girmeden mümkün olduğunca en genel çizgileriyle tanımlayacak olursak, Sezarizm iki yönetici egemen güç arasındaki uzun süreli ve çözümlenemeyen bir çatışmanın sonucu olan bir hegemonya krizinin ürünüdür. Oligarşi yanlısı “optimates” ile halkçı “populares” arasındaki bıktırıcı iç mücadele karşısında MÖ 82 yılının sonlarında Roma Senatosu, General Lucius Cornelius Sulla’yı herhangi bir zaman sınırlaması olmaksızın ve en geniş yetkiyle donatarak “diktatör” tayin eder. Böylece hegemonya krizi üçüncü bir gücün geniş yetkilerle donatılarak ve hakem sıfatıyla iktidar gücünü kullanması suretiyle çözülmeye çalışılır. Ve fakat daha önceki dönemlerdeki “diktatör” atamalarında uygulanan süre kısıtının kaldırılması, Jül Sezar’ın diktatörlüğü ve sonunda da Augustus eliyle Cumhuriyetin yıkılmasıyla sonuçlanır. Görüldüğü gibi, Sezarizm’de sınıflar arası bir denge durumu vardır ama bu denge durumu egemen iki güç arasındadır. Gramsci’nin ifadesiyle, bu kriz Sezarizm aracılığıyla çatışan iki güçten biri lehine çözülür. Fakat Sezarizm’in üzerinde yükseldiği denge durumunda alt sınıflar sahnede bir aktör olarak yoktur. Sorun ve çözüm yöntemi egemenler arası sınırlar içindedir.

BONAPARTİZM …

Bonapartizm’in de üzerinde yükseldiği ortam Sezarizm’e bazı bakımlardan benzer. Bonapartizm de bir denge ve hegemonya krizi döneminin sonucudur. Sonuç açısından da benzerdir Bonapartizm de Cumhuriyeti yıkıp bir İmparatorluk kurdu. Fakat burada hem üst sınıflar hem de alt sınıflar sahnede önemli aktörler olarak bulunmaktadır. Burjuvazinin iki büyük fraksiyonu, diğer burjuva fraksiyonlar, küçük burjuvazi, köylülük ve nihayet işçi sınıfı… Burjuvazi, başta en büyükleri olan mali ve toprak burjuvazisi olmak üzere, sanayi burjuvazisi de dahil tüm fraksiyonlarıyla “devrim artık bitsin ve düzen tesis edilsin” istemektedirler. Bunu birbirine bağlı iki nedenle istemektedirler: Birincisi; Her ne kadar devrim artık gerileme aşamasına girmişse  olsa da yine de alt sınıfların devrimi hep daha ileriye sürüklemek isteyen çabaları onları ürkütmektedir. İkincisi; devrim kargaşası ve siyasete aşırı angaje olmak onların temel amaç ve fonksiyonlarını yerine getirmelerini engellemektedir.

İşçi sınıfı başta alt sınıfların disipline edilmesi, fabrikaların çalışması, toprakların işlenmesi ve ticaretin canlanması açısından zorunludur. Çok daha önemlisi, büyük burjuvazi artık siyasete dolaysız biçimde dahil de olmak istememektedir. Hem ekonomik fonksiyonlarına yoğunlaşmalarını engellediği için ve çok daha önemli olarak hem de sınıfların kendi açık kimlikleriyle siyasetin içinde olmalarının sınıf mücadelesini daha da keskinleştiren bir sonuç ürettiğini gördükleri için. Bu durum, burjuvazi ile burjuvazinin meclisteki mevcut siyasi temsilcileri arasındaki konjonktürel çıkar ve tercihlerin farklılaşmasına ve dolayısıyla temsil krizine yol açmış durumdadır. Burjuvaziye, içeride devrimin sona erdirilmesi ve düzenin sağlanması yönündeki ortak burjuva programını uygulayabilecek sınıflar üstü kimliğiyle sahne alabilecek güçlü bir lider/yürütme gücü lazımdır. Burjuvazi bir Bonapart aramaktadır. Ama hala kesimsel/fraksiyonel çatışmaların etkisiyle burjuvazinin iki büyük kesimi, bu Bonapart’ın kendi Bonapartları olmasını istemektedir. Sonra sonra tek bir ortak isim üzerinde anlaşmaya çalışsalar da bunu bir türlü beceremezler. Yürütmenin başındaki gerçek Bonapart’ı ise tehlikeli ve güvenilmez bulmaktaydılar.

Oysa tam da büyük burjuvazinin ihtiyacı ile yürütmenin başı Bonapart’ın burjuva kliklerinden nispeten bağımsız/sınıflar üstü görüntüsü birbirine denk düşmektedir. Bonapart, meclise ve burjuva kliklere karşı mücadelesi doğrultusunda köylülük ve lümpen proletarya içinde oluşturduğu taban ve ordu ile polis aygıtı içinde edindiği güçle, burjuvazinin yukarıdaki acil taleplerini karşılamak açısından biçilmiş kaftan gibidir aslında. Marx’ın son derece çapsız bulduğu Bonapart’ı yükselten koşullar, burjuvazinin iç çekişmelerine ve korkaklığına yenilmiş olması kadar bizatihi burjuvazinin böylesi bir ortak programa sahip olması ve/fakat iç çekişme yüzünden bu ihtiyacı karşılayacak ortak bir çözümde anlaşamamasıdır. Bonapart, burjuvazinin aradığı ortak çözüm olmuştur. Zira, bu ihtiyacı ancak güncel sınıfsal çelişki ve çatışmaların nispeten üstünde duracak biri başarabilirdi.

Marx’ın Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i kitabında bu tablo bütün bir açıklığı içinde başarıyla resmedilir. Ama nedense tüm bunlardan bağımsız biçimde, Marx’ın “Ancak İkinci Bonaparte zamanındadır ki, devlet, tamamıyla bağımsız duruma gelmiş gibi görünür. Devlet makinesi burjuva toplumun karşısında o kadar güçlenmiştir ki…” sözleri ve Bonaparte’ı küçük köylülerin temsilcisi olarak nitelediği sözleri çok daha öne çıkarılmıştır.

Marx’ın Fransa’da Sınıf Savaşımları kitabının 1895 tarihli baskısına yazdığı Giriş yazısında Engels, Marx’ın Bonapartizm tahlilinden övgüyle söz ederken “bağımsız devlet” ve “küçük köylülüğün temsilcisi Bonaparte” temalarından hiç söz etmez. Bu tavır gerçekten dikkate değerdir. Engels, Giriş yazısında Bonaparte’ı ‘yukarıdan burjuva devrimlerinin’ başlangıcına yerleştirir ve Bonaparte’ın rolünü şu sözlerle tanımlar: “1848 devrimin mezar kazıcıları, onun vasiyetinin yerine getiricileri durumuna dönüşmüşlerdi”.

Gerçekten de Bonaparte içeride düzeni sağlayarak burjuvazinin iktisadi gelişmesi için gereken tüm önlemleri aldı. Sınıflar üstü görüntüsüyle alt sınıfları baskı ve ödünlerle kontrol altında tutmayı başardı. Ve fazla ileriye giden devrimi kendi doğal sınırları içine geri çekti. Tüm bu alanlarda burjuvazinin taleplerini en azami ölçüde karşılamakla kalmadı; hem içeride burjuvazinin kolektif çıkarlarının temsilcisi olacak biçimde bir devlet inşa etti hem de devrimi Fransa dışına yayarak Fransız büyük burjuvazisi yararına “olağanüstü” işler gerçekleştirdi.

Marx, Fransız Devrimini, Sosyal Cumhuriyet, Demokratik Cumhuriyet ve Parlamenter Cumhuriyet olarak üç döneme ayırır.  Bir sonraki Cumhuriyetin bir öncekine göre özelliği işçi sınıfı ve alt sınıfların etki ve temsiliyetinin daha da gerilemiş olmasıdır. Bonaparte devrimin ilerici mirasının son kırıntılarını içinde barındıran Parlamenter Cumhuriyeti’de yıkmıştır. Bonaparte döneminden sonra -ve Paris Komünü’nün devrimi son ileri itme çabalarına rağmen- sonraki on yıllarda Cumhuriyet, devrim döneminin en geri biçimi olan Parlamenter Cumhuriyet düzeyini bile kazanamamıştır. Cumhuriyet, üzerine oturtulan iri gövdeli devlet aygıtının ağırlığı altında özgür hareket kabiliyetini büyük ölçüde yitirmiştir.

Biz de bu vesileyle Bonaparte’ı küçük köylülüğün temsilciliğinden azledip kapitalizme, büyük burjuvaziye iade etmek ve onu burjuva devrimin önemli aktörleri ve ekonomi ve siyasetin birbirinden ayrılmasına dayalı modern burjuva devletin öncü inşacıları arasına yerleştirmek gerektiğine dair kendi görüşümüzü de not edelim.

Tek başına bu anlatım bile, bize AKP iktidarının Sezarizm ya da Bonapartizm olarak nitelenmesinde yalnızca yöntemsel değil olgusal/olaysal gelişim ve sonuçlar bakımdan da ciddi sorunlar olduğunu ortaya koymaktadır.

AKP’nin, olgusal ve olaysal gelişim ve sonuçlar bakımından niçin Bonapartizm/Sezarizm olarak nitelenemeyeceğini daha net göstermek ve yanı sıra nasıl nitelenmesi gerektiğine ilişkin görüşlerimizi seslendirmek haftaya kaldı.