Bir süredir köşe yazısı formatının izin verdiği sınırlar içinde neo liberalizm ve “neo” ve “post” ön takılı ideolojiler/teoriler üzerine yazıyorum. Yazıların temel tezi ise neo liberalizmin bir “çürüme içinde çözülme” dönemi olduğu ve “neo” ve “post” ön takılı teorilerin de sağı ve soluyla neo liberalizmin, yani “çürüme içinde çözülme” döneminin ideolojisi olduğudur. “Neo” ya da “Post” Marksizmler de buna dahil…

Bazı eleştiri ve öneriler…

Yazılara ilişkin genelde olumlu dönüşler aldım. Ama bazı eleştiri ve kaygılar da iletildi. Eleştirel -belki de öneri demek daha uygun- geri dönüşlerden bir kısmı üslupla ilgili ve birbirinin tersi yönde…  Kimileri yazıların anlaşılır olma kaygısı nedeniyle zaman zaman görüşleri vülgarize etme sınırına dayandığını ve bunun yazıların etki ve ağırlığını azalttığını söylemekte; kimileri de tam tersini, dilinin anlaşılmazlığını ve bunun köşe yazısı formatına uygun olmayan bir üslup olduğunu… Ben köşe yazısı olup olmamasından bağımsız olarak yazdıklarımı anlaşılır ve sade olmasını önemseyen biriyim. Bunu bazen başaramadığım da olabiliyor muhakkak ki. Bu açıdan bu eleştirileri gözeteceğimi belirtmek dışında söyleyebileceğim bir şey yok…

İkinci ve bence daha önemli olan eleştiri, yazılarımdaki eleştirel yaklaşımın post Marksizm’in tez ve yaklaşımlarına hemen hemen hiç atıf yapmadan dile getiriliyor oluşuyla ilgili. Bu eleştiriler de ifade ettikleri durum hakkında haklı bir gözleme dayanmaktadır. Fakat bir diğer temel gerçeği gözden kaçırmakta ve aynı dikkati bu konuda göstermemektedirler. Benim yazılarım post Marksist metinlerin iç çözümlemesi esasına dayanmamaktadır. Böyle bir çözümleme yönteminin önemsiz olmasından dolayı değil ikincil olmasından dolayı… Benim benimsediğim temel analiz yöntemi bir metni kendi içinde, güçlü ve zayıf yanları, tutarlılıkları ve çelişkileri, maddi bilgiler ve yöntemsel açıdan üstünlük ve zaafları açısından değerlendirmeye değil, bu teorilerin gerçekte hangi sınıfsal ihtiyaca denk düştüğünü irdelemeye dayalıdır.  Söz konusu metinlerin iç çözümlemesine, öne sürdüğü tezlere, ancak dile getirdiğim bu yöntemsel tercihin gerekleri doğrultusunda ve o ölçüde atıfta bulunulmaktadır.

Bu eleştirinin benim açımdan asıl taşıdığı önem ise aslında ve tersinden “Akademik Marksizm”e yönelik temel bir zaaf alanına işaret etmesindedir. “Akademik Marksizm”de genel olarak, bu akım(lar)a ilişkin tahliller, önde gelen temsilcilerinin metinlerinin iç analizlerine indirgenmektedir. Metinlerin kendi içindeki tamlıkları ve tutarlılıklarını ya da eksiklik ve çelişkilerini serimlemek çoğu zaman tek yöntem durumundadır. Akıp giden hayatta bu teori ve tezlerin toplumsal karşılığı, hangi ihtiyacı karşıladığı soruları ise genel olarak metin sahibi teorisyenlerin kendi izahatlarını veri kabul edilerek yanıtlanmaya çalışılmaktadır. Örneğin işçi sınıfının özne rolünü oynayamadığı, Marksizm’de sınıf dışı toplumsal hareketlere önem verilmediği, artık post kapitalizme geçildiği vb. gibi. Bu durumda ise Marksist eleştiriciler “yargılanan pozisyonu”na çekilerek, bu iddiaların doğru olmadığını kanıtlamaya çalışmaktadır.

Tam da burada yazılarıma gelen üçüncü tür eleştiriye değinmem anlamlı hale geliyor. Bu eleştirilerde ise, post Marksizm’i “kapitalizmin çürüme ve çözülme döneminin sol görünümlü ideolojik temsilcisi” olarak nitelemem “haksız ve ağır” bulunuyor. Deniliyor ki “en azından Marksizm’in ekonomik ve sınıf indirgemeci versiyonuna ve bunların kimlik sorunları ve diğer toplumsal hareketler karşısındaki yarattığı körleşmeye karşı anlamlı bir uyarıyı içermiyor mu?”; ya da “sosyalizm deneyimlerinin otoriterleşmesi ve çözülmesinde önemli bir faktör olan “tekçi anlayış” üzerine düşünmeye çağırmıyor mu? En azından bu açılardan değerli değiller midir?”; ya da bazı anarşist arkadaşlarımız tarafından, bu teorinin iktidar karşıtı retorikleri reel sosyalizme karşı anarşizmin doğrulanması olarak değerlendirilip, post Marksizm’e bu nedenle olumlu sıfatlar yüklendiği görülüyor…

Bütün bu algılayışların ortaya çıkmasında post Marksizm eleştirisinin, hayatın kendisine bakılarak değil metinlerin içine hapsolarak üretilmesi önemli bir faktördür. Bu yöntemi temel alarak ve hatta bu yöntemle sınırlı kalınarak, post Marksizm’in yanlış ama belli sorunlara da işaret eden bir entelektüel üretim olarak algılanmasına hizmet edilmiş oluyor.

Daha önemlisi post Marksizm’in Marksist eleştirisi iddiası taşıyan pek çok metnin, post Marksizmin kavramsal çerçeve ve iddialarını kullanarak post Marksizm’i eleştirmek gibi önemli bir yöntemsel zaafa düştüklerini de görmekteyiz. Bu nedenle de pek çok eleştiri anti post Marksizm değil bir ön post Marksist platforma kendilerini yerleştirmiş gözüküyorlar. Örneğin veri alınan kavramlardan biri “sınıf indirgemeci Marksist ekoller”dir. Ve post Marksizm’de bu ekollerin Marksizm içindeki hegemonyasına bir tepki gibi sunulmaktadır. Oysa gerçekte böyle bir şey yok ve bunu görmek hiç zor değil. Avrupa Marksizm’i mi sınıf indirgemecidir? Ya da azgelişmiş ülke Marksizmleri mi? Oysa gerçekte ilkinde sınıfsallığı karartan bir reformcu parlamenter popülizm ikincisinde de yine sınıfsallığı karartan devrimci popülizmin hegemonyası vardır, çok uzun süreden beri. Yani reel Marksizm’de en azından 60’lardan beri sınıf indirgemeci yaklaşımdan söz etmek sadece bir ezberdir ve hayatta hâkim olan ise tam tersidir. Akademik Marksizm söz konusu olduğunda da benzer bir tablonun varlığı su götürmez. Gramsci, Althusser vb. eksenli ya da “üçüncü dünyacı” eğilimler buralarda da uzun bir dönemden beri baskındır. Bu yaklaşımların sınıf indirgemecilikle malul olduğu iddiası cehalet değilse abuk bir çarpıtma olur ancak. Bütün bu yönelimlerle SSCB, Çin, Arnavutluk, Küba vb. başlıca reel sosyalizm ekolleri arasında bir çatışmadan ziyade uyum söz konusu olduğu da apaçıktır. Yani post Marksizm bu anlamda Marksizm’in sınıf indirgemeci yaklaşımına bir tepki değil, nesnel ve öznel faktörlerin bileşkesiyle vuku bulan uzun süreli bir sınıftan kaçış trendinin en son ve açık biçimde kapitalizme biatle neticelenmiş kopuşsal bir türevidir olsa olsa.

Tabi işin en trajikomik tarafı da Marksizmi özneleşme anlamında “sınıf indirgemecilikle” ve “tekçi” olmakla eleştiren ve bu iddiayı da teorik çabasının temeline yerleştiren post Marksizm’in çoklu ve çoğulcu öznelerin harmonisinden oluşan sahne önünün arkasında bütün bu özneleri kuran, adeta “OL!” deyince özneleri olduran bir metafizik Tanrısal “gizli özne”nin varlığıdır. Her yolun dönüp dolaşıp “söylemle özne kuran” bu ilahi güce dayanıyor olmasıdır.

Benzer biçimde post Marksizm eleştirmenlerinin örneğin “post kapitalizm,” “bilgi/enformasyona çağı” vb. kavramları da sorgusuz sualsiz biçimde veri kabul eder gözükmeleri, amaçlanın aksine post Marksizm’e meşruluk payesi biçmeye dönüşebilmektedir.

Ben ne yapmaya çalışıyorum?

Bu teorik metinlerin öncelikle sınıfsal ve ideolojik yönelimlerle bir bağı var mıdır? Varsa bu bağ ne tür bir bağdır? Bu yönelimlerle ilişkilenmesinin doğrudanlık ya da dolaylılık derecesi nedir? vb. soruları, analizimde öncelikli bir konuma oturtuyorum. Böylece hem çok daha anlaşılır oluyor ve hem de teorinin kendi iç çelişkilerinin aslında bir “konumlanma tutarlılığı” taşıdığı; bu çelişkilerin entelektüel dalgınlık ve yetersizlikten değil, tercih edilen sınıfsal pozisyonun gereklerinden kaynaklandığı saptanabiliyor ve gösterilebiliyor.

Ve bu sorular ekseninde yapılan analiz, neo Marksizmin neo liberalizmin, yani çürüyen kapitalizmin soldaki ideolojik temsilcisi olduğu gerçeğini önümüze koyuyor; hem de post Marksist metinlerin ağdalı ve bulanık dilinin yarattığı perdelemeyi yırtıp atan bir netlik ve kuvvette… Neo liberalizmin tüm temel argümanları ile neo Marksizmin tüm temel argümanları arasında, neredeyse hiçbir dolayım olmadan, bütünsel bir çakışma olduğu görülebiliyor. Bu iddiamızı bir sonraki yazımızda daha ayrıntılı biçimde temellendireceğiz. Piyasanın ve liberal demokrasinin dokunulmaz ve değiştirilemez kutsallığı; sınıf mücadelesinin reddi ve yerine kimlik eksenli mücadelelerin ikamesi; sosyal devlet, sosyal güvenlik sistemleri ve sendikal örgütlenme karşısında açık bir düşmanlık; devrimler çağının artık bittiği ve devrim fikrinin yerini liberal demokrasinin ön kabulü temelinde kısmi demokratik ilerlemeler fikrinin aldığı; post kapitalizme geçildiği vb. tüm temel argümanların, neo liberal söylemle  benzerlik ne demek, kes yapıştır düzeyinde aynılık taşıdığını görüyoruz.

Sonra post Marksizm basit bir sermaye temsilciliği mi yoksa kendine özgün bir toplumsal temeli de var m? sorusunu irdeliyoruz. Metinleri bu gözle analiz ettiğimizde karşımıza bir “gizli özne” çıkıyor.  Bu özne Laclau/Mouffe’da “gizli” ama post Marksizm’in ve onuna bağlantılı radikal demokrasi teorisyenlerinin birçoğunda apaçık ortaya çıkıyor… Öznelliklerin nesnel temeli olmadığını, söylemlerle inşa edildiği için sürekli değiştiğini, bu anlamda sabit ve “dikili” bir öznellik olmadığını vazeden post Marksist teoride, bir özne var ki, tüm bu söylenenlerle paradoksal biçimde süreğen biçimde sabit ve “dikili” duruyor …  Söylemleriyle özneleri kuran bir özne var, bu hiç değişmiyor, peki ama bu “gizli özne” kim? Gizemli kılınmaya çalışılan bu öznenin post Marksizm’deki karşılığı pek tabi ki “aydınlar”dır.

İşçi sınıfının yapısındaki değişimlere gösterilen ilgi ve aydınlardaki ontolojik değişim…

Post Marksist teorinin nesnel ve öznel ön tarihine baktığımızda, bu yönelimin, gerekçeler biraz farklı olsa da en temel boyutlarıyla, daha henüz işçi sınıfının ontolojisinde söz konusu edilen değişimler yaşanmadan başladığını görüyoruz. Sınıf mücadelesinin gerilemesinin etkisi olsa da bu teorinin temelindeki gerçek etkenin bu değil, aydınların ontolojisinde yaşanmaya başlayan çürüme ve çözülme olduğunu saptayabiliyoruz.

O zaman bu teoriyi analiz edebilmek açısından işçi sınıfının ontolojisindeki değişimden önce bakılması gereken yer aydınların ontolojisindeki değişimdir.  Bu da bizi 1960’lı yıllara kadar geri götürüyor. Hem kapitalizmde hem de önsosyalizmde gerileme emarelerinin görünür olmaya başladığı yıllara… Aydınların “varlıksal” temellerinden gelen ve bizim zaaf olarak niteleyeceğimiz iki temel eğilim vardır; ilki, egosantrik bir misyon duygusuna sahip olmalarıdır ve ikincisi de, alt sınıflara, onların değişme ve değiştirme potansiyellerine güvensizliktir. Bu iki zaaflı aydın eğilimi, Platon’dan Aristo’ya, oradan Hobbes’a, Lipset’e, Schumpeter’e uzanan boyutlarıyla biliniyor. 1960’ların ortasından sonra Marksist kökenli aydınlarda da bu zaafın yeniden nüksetmeye başladığını söyleyebiliriz. Gramsci ve Althusser genelde Marksist ekolün içinden konuşsalar da bu zaafın uç vermeye başladığına dair ciddi emarelerin de başlangıcı sayılabilirler. Marcuse ise bu nüksedişin doruğu olmuştur. Aynı eğilim Avrupa Komünizmi vb. ile siyasal Marksist hareketlere de yansımıştır. Öyle ki hayatı boyunca komünist partiye üye olmayı sürdürmek gibi özel ve saygıdeğer bir duruş göstermiş olan Hobsbawm bile bu sürecin kısmen de olsa bir parçası olmaktan kendini kurtaramamıştır. Bu aydınların ontolojisinde yaşanan değişimin siyasal ve ideolojik temellerini ve gücünü bize gösteriyor. Ama tek başına bu değil; aydın sermaye/devlet ilişkilerinde yaşanan ve giderek büyük sermayelerce fonlanan STK’lara doruğuna ulaşan daha nesnel değişim faktörleriyle, yani aydınların sermaye ile derinleşen eklemlenme ilişkileriyle birleşen bir süreç bu. Bu nedenle aydınların ontolojik yapısındaki değişimler ile post Marksizm arasındaki ilişkiyi de ayrıntılı ele almak bir başka görevimiz. Üniversitelerin de bu süreçten, yani” fonlanma” politikasından fazlasıyla etkilendiğini belirtelim. Bunun yanı sıra yazılarını yayınlatma, kitaplarını basma, popüler kılınma gibi teşviklerden post Marksistler fazlasıyla yararlandırılırken, Marksist akademisyenlerin gördüğü “öteki” muamelesinin ve dışlanmaların da bu çürümeyi besleyen önemli bir öğe olduğunun da altını çizmek gerek.

Post Marksizm işte böylesi bir sürecin ürünüdür. Aydınlardaki “varoluşsal” alt sınıfa güvensizlik duygusunun değişen nesnel koşullarının itkisiyle, yani “oluşsal” çürüme süreciyle birlikte bir korku ve düşmanlığa dönüşmesini temsil etmektedir. Tam da burada post Marksizm’in işçi sınıfının tarihsel rolüne ilişkin olumsuz tutumlarının genel plandaki alt sınıflara yönelik bu tutumun bir türevi olduğunu söylemek gerek. Bu anlamda post Marksizm, aydın duruşu ve tavrındaki kesin bir yön değişiminin, kopuşun, bizim ifademizle bir “çürümenin” temsilcisidir.  Aydınlardaki bu genel dönüşümü hem niceliksel hem de niteliksel boyutlarıyla ortaya koyan çok sayıda görüş mevcutken, bu dönüşümle “post” teoriler arasında herhangi bir ilişki olup olmadığının sorgulanmaması ise hayli ilgi çekicidir.

Ve post Marksizm’de seslendirilen bu “gizli özne”nin, aydınların, “orta sınıf” tabir edilen kentli kesimlerle birlikte sermayenin “hegemonyası”nda neo liberal politikalara “eklemlenmesi”dir.

Hem teorik Marksizm’de hem de reel politik Marksizm’de ise post Marksistlerin iddia ettiklerinin aksine gençlik, kadın, ulusal-dinsel kimliksel haklar, barış mücadelesi hep büyük bir önem taşımıştır. Çevre/ekoloji, göçmenlik vb. gibi zamanla ortaya çıkan hareketlere bu ilgi nispeten daha zayıf kalmıştır. Yani bu konuda Marksist teori ve pratiğin eksik ve yanlış yönleri olduğu iddia edilebilir ama bir kayıtsızlık eleştirisi asla getirilemez.Aksine reel Marksizm’in 1960’lı yıllardan sonra bu tür toplumsal hareketlere sınıfsal olanı gölgeleyecek derecede önem atfetmeye başladığı eleştirisi haklılığı kesin bir eleştiridir. Ve dahası post Marksizm’e giden yolun stabilize edilmesine böylece reel Marksizm tarafından fiilen ciddi bir katkı sunulmuş olduğu bile rahatlıkla söylenebilir.  Ama reel Marksizm ile post Marksizm’in bu konuda da aralarında önemli bir fark, hatta kopuş vardır. Post Marksizm, önem atfettiğini söylediği, dönüştürücü gücüne özel atıfta bulunduğu kimlik eksenli toplumsal hareketlerin, aslında neo liberal paradigma içinde eritilmesine ve sistem dışı potansiyellerinin soğurulmasına hizmet etmektedir. Bu iddiamızı da daha sonra ve toplumsal ve kimlik eksenli hareketler bahsinde ayrıntılı ele almayı düşünüyoruz.

Yöntemsel özet…

Post Marksizm’in nesnel “varlıksal” ve “oluşsal” temellerini ayrıntısıyla, hakkıyla ve ikna edici bir güçte ifşa ettiğimizde, post Marksizm’in en temel teorik tezinin temelini de dinamitlemiş oluruz. Yani bizzat post Marksizm’in kendisi üzerinden, bu akımın nirengi noktasını oluşturan öznelerin söylemle kurulduğu tezini çürütmüş, yine öznellikleri oluşturan bu nesnelliğin temelde sınıfsal karakterli bir nesnellik olduğunu da ifşa etmiş oluruz.

Bu yazılardaki birinci öncelik ve amaç, post Marksizm’in çürümüş özneliğinin hangi söylemlerle kurulduğunu değil hangi nesnelliklerin öznel çıktısı olduğunu, tarihsel ve güncel verileriyle ortaya koymaktır. Post Marksist metinlerin kendi içinde analizi ise işin ikincil ve daha kolay kısmıdır ve ancak birinciyle birlikte bir anlam kazanır ve sonuç üretebilir.

Girişin sonucu…

Bütün post Marksist teorisyenlerin niyetini ve iç dünyasında neler döndüğünü bilemeyiz. Bizim bilebileceğimiz ve açıkça ifade etmemiz gereken şey, post Marksizm’in hiç de masum bir yönelim olmadığı ve çürüyen kapitalizme eklemlenmiş bir aydın çürümesinin dile getirilişi olduğudur. Post Marksizm, solun en sağ versiyonu olan sosyal demokrasinin bile sağdan eleştirisidir ve en geniş anlamıyla düşünüldüğünde bile, sola ve ezilenlere dahil bir söylem değildir.

Post modern teorisyenlerin, Marksizm’in “nesnellik/öznellik” ilişkisini, “varlık ve oluş” ilişkisini tek taraflı ve mutlak bir belirleme olarak değil de karşılıklı etkileşim içinde diyalektik bir belirleyicilik ilişkisi olarak ele aldığını bilmemesi olanaksız. Bu nedenle analizlerinin bir kötü niyetli çarpıtmaya değil eksik ve yanlış bir bilgiye dayandığını düşünmek ve onlara “Marksizm sizin dediğiniz gibi değil” diye cevap vermek fazlasıyla naifliktir. Aynı yargımı post Marksistlerin, Marksizm’in kimlik eksenli toplumsal sorun ve hareketlere duyarsızlığı iddiası açısından da tekrarlamak istiyorum.

Bu temel yöntemsel yaklaşımı izleyerek gelecek yazılarımızda da bu konudaki sözlerimizi ayrıntılandırmaya ve derinleştirmeye devam edeceğiz.