Başlıkta sıraladıklarımız arasında hem kökensel hem de söylemsel farklar olduğu bilinmektedir. Fakat giderek daha net biçimde otaya çıkmaktadır ki, ortaklıkları daha başattır. Bu ortaklık bazen birbirini tamamlama şeklinde ama hiç az olmayan sıklıkta da üst üste düşme biçimindedir.

Biri, klasik Marksizm’in, öteki, klasik sosyal demokrasinin, diğeri, klasik liberalizmin çocuklarıdır. Ama ilk ikisi ebeveynlerini inkâr etmiştir; sadakat açısından popülizm teorileri ilk ikisinden farklılaşır. Her üçü de söylem düzeyinde zaman zaman neo liberalizme “sert” eleştiriler yöneltirler ama pratikte üçü de hem küreselleşmeye olan sadakatleri ve hem de “büyük anlatılara” karşıtlıkları nedeniyle neo liberal paradigmanın savunmacı bir uzvuna dönüşürler. Liberal demokrasiye tehdit olarak gördükleri her şey onlar için temelde bir ve aynıdır; dolayısıyla bunlar karşısında mevcudu/statükoyu (yani neo liberalizmi/küreselleşmeyi) savunmak elzem önemdedir.

Bu akımlar küreselleşme ile neo liberalizm arasındaki bağlantıyı görmezler, bunları birbirinden ayrı fenomenler olarak değerlendirirler ve küreselleşmeyi olumlarlar. Bu akımlar liberal demokrasiyi, neo liberalizmden de refah toplumundan da ayrı ve olumlu bir yere oturturlar. Tarihsellikten ve sınıfsallıktan soyundurdukları ve iyice soyutlaştırdıkları liberal demokrasi, onlar için hep ulaşılması gereken Tanrısal bir iyilik olarak gökte asılı durur. Hal böyle olunca alt sınıflardan yükselen liberal demokrasi karşıtı her hareket –faşist ya da devrimci- onların gözüne açık bir şeytani eylem olarak görünür.

Onların bir başka ortak özelliği de ancak ve kısmen bir teorik soyutlama olarak bir değer taşıyan “sivil toplum”u, gerçek hayatın elle tutulur/gözle görülebilir somut bir gerçekliği ve tarihin tek olumlu dinamiği olarak görmeleridir. “Siyasal” ve “ekonomik toplumu” yani iktidar ilişkileri ve üretim ilişkileri alanını, kirli ve bozucu alan olarak gördüklerini söyleyerek toplumsal mücadelelerin bu alanlara sirayet etmemesini öğütlerler. Ama gel gör ki, bizzat aynı metinlerin içinde, bu üç yaklaşımında liberal demokrasi ve piyasa ekonomisini aslında olumlu bulduklarını anlamak hiç zor değildir. Bu “çelişki” meşru gördükleri, cevaz verdikleri toplumsal mücadelenin, liberal demokrasiye ve piyasa ekonomine helal getirmemek gibi bir kayda sahip olduğu eleştirisini gündeme getirmektedir.

Bu eleştiriyi daha da güçlü kılan bir diğer önemli unsur ise, bu üçlünün yine ortak olarak bütünlüklü, radikal ve evrenselci değişim çağrılarını, toptancı biçimde ve totalitarizme yol açtıkları gerekçesiyle reddediyor oluşlarıdır. Bütünlükçü ve radikal değişim çağrılarının, yalnızca sivil toplum gibi “soyut” bir alanda top çevirmekle sınırlı kalmadıklarını, “ekonomik” ve “siyasi” toplumu -hatta öncelikli olarak onları- değiştirme çağrısı yaptıklarını düşünürsek, bu üçlünün, “liberal demokrasi” ve “piyasa ekonomisi” alanına ait muhafazakâr kırmızı çizgileri daha da görünür olur.

Bu yaklaşımlar bize, bütünsel ve belli bir evrensel öznenin (proletarya ya da başka bir özne) hegemonyasında olmayan; kimliklere dayalı, parçalı ve yerel toplumsal hareketlerin eşit önemde var olduğu çoğulcu bir hegemonya temelinde yeni bir mücadele stratejisi önerirler. Ama konunun en önemli alanında, yani bu parçalı mücadelelerin nasıl ve ne şekilde ortaklaştırılacağı konusunda somut hiçbir şey söylemezler. Anlaşılan sadece bu parçalı yapıların bir biçimde diyaloğa gireceği ve hareketlerini ortaklaştıracağıdır. Peki hangi ortak anlatı altında? Böyle bir anlatı olmayınca her biri apayrı dinamiklere ve önceliklere sahip olan bu parçalı, yerel ve kimliksel mücadeleler nasıl birleşik ve eşitlikçi bir hegemonya kuracaklar, koordineli ve eş güdümlü bir mücadele yürütecekler? Bunları sağlayacak talepler/program ve örgütsel formasyon nelerdir? Meselenin bu en kritik alanlarında verilmiş bir cevapları yoktur. (Belki bir başka yazıda daha ayrıntılı ele alırız; radikal demokrasi teorilerinin bu alandaki önerileri ise ütopik olarak bile nitelenemez; kapitalizmin gerçeklerini örtbas eden zihinsel kurgulardır)  

Hayat boşluk tanımaz…

Ama ortada tüm toplumsal kesimleri kendi programı ve önceliklerine eklemlemeye niyetli başka birileri vardır. Neo liberal küreselleşmeci aktörler; post modern anlatı ve devlet… Bu aktörler ne yapacağını ve nasıl yapacağını bilmektedirler, ortak bir anlatıları vardır ve üstelik de fena halde örgütlüdürler.

Eğer özgürlükçü bir proje sunduğu iddiasını taşıyan akımlarca toplumsal hareketlere ne yapılacağı ve nasıl yapılacağı söylenmiyorsa, örgütsel önerileri yoksa ya da örgütlenmeye ilişkin olumsuz bir tutum empoze ediyorlarsa, sonuç çok doğal olarak bu kesimlerin “neyi ve nasıl yapacağını bilen” ve çok örgütlü olan aktörlere teslim edilmesidir. Üstelik ideolojik olarak eğitilmiş biçimde. Zira devlet örgütünü elinde tutan neo liberal-küreselleşmeci-post modern aktörlerle, özgürlükçü olduğu iddiasındaki bu üçlünün bütün temel argümanları aynı tornadan çıkmışçasına benzerlik, hatta bire birlik taşımaktadır.

İşçi sınıfı bitti…  Özgürlüğün baş tehdidi olan devletin refah dağıtıcı rolü oynaması kötüdür, zira bu otorite ilişkisini güçlendirir. Bütünsel ve evrenselci teoriler totalitarizmin kaynağıdırlar, reddedilmelidirler… Devlet eliyle yapılan sosyal yardımlar ve sosyal güvenlik uygulamaları da bu aynı nedenle kötüdür; bu işi sivil toplum kendi içinde dayanışma-yardımlaşma ağları kurarak çözümlemelidir. Artık anti emperyalizm diye bir şey yoktur, zire küreselleşme merkezdeki nüfusun belli bölümlerinin aleyhine ama çevredeki nüfusun belli kesimlerinin lehine refah kaymalarına sebep olmaktadır. Asla iktidarı istemeyin ve devrim fikrini aklınızdan geçirmeyin; zira bunlar da totalitarizm doğurur… Liberal demokrasiyi savunun ve kendi içinde geliştirilmesini hedefleyin… Piyasayı ortadan kaldırmak merkezi planlamayı doğurur; bu da yine totalitarizme yol açar, o nedenle sorunları piyasa ekonomisinin varlığını kabul temelinde çözmeye bakın vb. vb.

Bütün bu argümanlar dolaylı bile değil doğrudan bu üç akımında neo liberalizmin bir uzvu haline nasıl ve neden dönüştüklerini bize göstermektedir. Piyasanın, liberal demokrasinin, küreselleşmenin olumlandığı ve aynı zamanda bütüncül değişim teorilerine açık bir karşıtlığın deklare edildiği bir yerde neo liberalizme yönelik olumsuzlayıcı söylemlerin hiçbir somut karşılığı olamaz.

Aynı zamanda neo liberalizmle küreselleşme, neo liberalizmle postmodernizm bu üçlünün iddia ettiği gibi birbirinden yalıtık ekonomik ve ideolojik oluşumlar değil, birbiriyle tutarlı bir bütünlük arz eden olgulardır. Ve liberal demokrasi denilen şey, soyut ve ilahi bir iyilik değildir; sınırları ve biçimi sermayenin birikim tarzına ve sınıf mücadelesine bağlı olarak şekillenen bir burjuva iktidar biçimidir.

Gelelim daha somut alana…

Teori, somut olanı soyutlayarak ve dolayımlayarak gerçekliği anlaşılır kılar. Pratik ise, teoriyi hayatın eleğinden geçirerek söz konusu teorinin gerçek mahiyetini görünür kılar. Ancak somutun terazisine vurulduğunda bir teorinin gerçek niteliği açığa çıkar.

Yukarıda söylediklerimiz teorinin daha dolayımlı dünyasında yapılan bir analizdi. Dolayısıyla kendisi de bir dolayılımlık içermekteydi. Ama şimdi zurnanın asıl zırt dediği yere, yani somut hayata geliyoruz. Umut ediyoruz ki, bu üç akımla neo liberalizm arasındaki kopmaz bağı, tamamlayıcılık ilişkisini bu yöntemle çok daha görünür kılabileceğiz.

Pratikte bütün bu argümanların gerçek hayattaki en temel karşılığı neo liberalizm/küreselleşme/postmodernizm hegemonyasına rıza üretmek, neo liberalizme toplumsal taban inşa etmek olmuştur. Bu misyon örgütsel anlamda ise post sosyal demokrat partiler ve STK’lar aracılığıyla hayata geçirilmiştir.

Post sosyal demokrasi…

Hiç de tesadüf olmayan biçimde post sosyal demokrasi, öncelikle neo liberalizmin ve küreselleşmenin önderleri/mimarları olan İngiltere ve ABD’de şekillendi ve sonra diğer ülkelere yayıldı. Blair önderliğinde İngiltere’de “Yeni Sol”, Clinton önderliğinde ABD’de “Yeni Demokratlar” adıyla sürümü yapılan post sosyal demokrasi, küreselleşmenin kaçınılmaz ve ilerici bir olgu olduğu ön savıyla, partilerinin sınıfsal ve ideolojik yapısında köklü dönüşümler gerçekleştirdiler.

İlk ortak adımları, neo liberalizme ve küreselleşmeye karşı direnen işçi sınıfını yalnız bırakmak ve hatta yer yer karşıya almak oldu. İngiliz Madenci grevi bu sürecin simgesel örneğidir adeta. İşçi sınıfının, iş güvencesi, istihdam, örgütlenme alanlarındaki taleplerine karşı kör ve sağır rolü oynadılar. Zamanla orta sınıf ağırlıklı hale gelse de hala küçümsenemez ölçüde işçi sınıfı tabanına da sahip olan bu partiler, yeni bir dönüşümle işçi sınıfı yükünden de kurtulma yolunu seçtiler. Öte yandan sosyal demokrat partilerde, neo liberal-küreselleşmeci-post modern aktörler belirleyici bir ağırlık kazandılar. Partinin bir diğer yeni toplumsal tabanı ise, post Marksizm’in vaaz ettiği biçimde, feminizm, çevrecilik, kimliksel talepler, yerel hareketler vb. idi. Post sosyal demokrasi işçi sınıfı (hareketi) önemini yitirdiği için değil, küreselleşmenin ve neo liberalizmin icapları gereği işçi sınıfına sırt döndüler ve hatta işçi sınıfının paralize edilmesi/güçsüzleştirilmesi için ellerinden gelen ne varsa artlarına koymadılar…

Nancy Fraser, “İlerici Neo Liberalizme Karşı Gerici Popülizm: Bir Hobson Seçimi” makalesinde bu durumu şöyle anlatıyor:” Clinton…sendikalaşmış sanayi işçileri. Afro Amerikalılar ve şehirli orta sınıfları koalisyonu ile hareket eden New Deal yerine… çeşitlilik, çok kültürlülük ve kadın haklarını benimseyerek ortaya koyan girişimciler, banliyö sakinleri ve toplumsal hareketler ve gençlerden oluşan bir güç birliği kurdu. Her ne kadar bu gibi ilerici değerleri savunsa da Clinton yönetimi Wall Street’le de ilişkilerini iyi tuttu…sanayinin küçülmesini hızlandıran serbest ticaret anlaşmalarına imza attı. Bundan en kötü etkilenen ise Pas Kuşağı denen bölge oldu. Bu bölge eskiden New Deal tarzı sosyal demokrasinin kalesiyken günümüzde Donald Trump’ı “Seçiciler Kurulu”na gönderen yer haline geldi… Clinton sonrasında Barack Obama’nın da dahil olduğu haleflerince sürdürülen politikalar, tüm çalışanların yaşam standardını düşürdü ama bundan en olumsuz etkilenen sanayi sektöründeki emekçilerdi.”

Küresel neo liberalizmin taşıyıcı anneleri olarak Sivil Toplum Örgütleri…

STK’lar ise yeni toplumsal hareketlerin taleplerini temele alan bir diğer örgütsel biçim olarak ortaya çıktı. Bu örgütler kadın sorunu, azınlık etnik kimlikler ve dinsel kimlikler sorunu, çevre sorunu, göçmenlik sorunu, LBGTQ hakları vb. üzerinde uluslararası plana uzanan çalışmalar yürütmeye başladılar. Genelde post sosyal demokrat partilerle daha sıkı ilişkileri olan bu örgütlemelerin ana finansmanını sağlayan ise emperyalist devletler ya da küreselleşmeci diğer aktörlerdi.

Bu çalışmaların kısmi yararları olmadığı söylenemez ama asıl başarılarını hem maddi çıkarlar sağlayarak (sosyal devletin tasfiyesinin yarattığı sosyal yardım/destek ihtiyacını neo liberal paradigmaya uygun bir yardımseverlik nosyonuyla doldurarak) hem de ideolojik alanda rıza üretici kurumlar işlevi üstlenerek ezilen kimlikleri ve toplumsal hareketleri neo liberalizme ve küreselleşme sürecine entegre etmek alanında gösterdiler. Aydınlar da- özellikle de muhalif aydınlar- STK’lar ve post Marksist söylemler aracılığıyla aynı sürece dahil edildiler. Böylece neo liberal sürecin toplumsal tabanı da inşa edilmiş, genişletilmiş oldu. (Bu konuda daha ayrıntılı bir değerlendirme için James Petras’ın “Post Marksizm’in Eleştirisi” makalesine bakılabilir)

Ama denizin sonuna gelindi…

Neo liberalizm/küreselleşme gemisi bugün karaya oturmak akıbetiyle yüz yüzedir. Karaya oturuş sürecinde geminin ezilen ve dışlanmış kürekçileri yeniden öfkeyle güverteye doğru akın halinde. Bazen sol söylemlerle, ama –şu an için– çok daha ağırlıklı olarak eski günlere dönüş özlemiyle bezenmiş bir sağcılık biçiminde…

Zizek’in Popülist Cazibe makalesinde söylediği gibi “Etrafımızı saran popüler öfke halkın uyandığının, hoşnutsuzluklarını seslendirmeye başladığının göstergesi; ana akım medyanın tehlikeli bir sapma olarak tanıttığı şey aslında sınıf mücadelesinin yeniden güçlü bir şekilde sahneye çıkmaya başladığının işareti. Solun görevi liberal korkudan sıyrılıp bu öfkeye sahip çıkmak; bu tepkiyi sağcı istismardan kurtarıp dolaysız sosyoekonomik mücadeleye bağlamak: Düşman yabancı değil, hâkim sınıf, finans oligarşisi vb. “

Post Marksizm’in simge ismi Laclau, Mesut Yeğen’in kendisiyle yaptığı son röportajlarından birinde bu gelişmelerin sınıf mücadelesinin yeniden yükselmesi olarak yorumlanıp yorumlanmayacağı sorusuna “geçti o günler, bitti o işler” mealinde bir yanıt verse de yükselen bu tepkinin temelinde bir sınıfsal öfke olduğu apaçık… Nitekim işçi sınıfının bittiğinden/önemini kaybettiğinden söz edenler tarihin ironisine bakın ki şu günlerde işçi sınıfını, Trump’un, Brexit’in, Le Pen’in vb. ardındaki “suçlu fail” ilan ediyorlar. Ve yine bizlere, işçi sınıfından bu kez bu nedenle uzak durmamız ve enerjimizi liberal demokrasinin ve küreselleşmenin savunulması alanına vakfetmemiz telkininde bulunuyorlar. Neo liberalizm ve küreselleşme karşıtlığını “popülizm” çuvalı altında toplayarak ve otoriterlikle, totaliterlikle yaftalayarak, demokrasi açısından zararlı bir tutum olarak lanse ediyorlar.

Oysa biz de diyoruz ki, faşizmin ve otoriterliğin yükselişinde en büyük günah neo liberalizm ve sermayenin küreselleşme programına aittir. İşçi sınıfının sağa kayışında ise en büyük suç, neo liberalizme teslim olmuş, küreselleşme ve neo liberalizmin sol uzvu haline dönüşmüş post Marksizm’e ve post sosyal demokrasiye aittir.

İşçi sınıfının sol partilere kızgınlığının işçi sınıfının “ırkçı”laşmasından kaynaklanmadığı (işçi sınıfının en fazla geçmişteki kadar ırkçı olduğu) saptamasını yapan Robert Misik’in işçi sınıfının sol parti ve çevrelere ilişkin tavır değişikliğine yönelik değerlendirmesi hayli yerinde; “Tüm bunlar işçi sınıflarında kesinlikle var olan önyargılara uyulması anlamına gelmiyor. Ayrıca bu kesimiler, “kültür solculuğuna” trans bireylere üçüncü tuvalet talep ettiğinden kızgın değiller. Kendi ekonomik ve sosyal durumlarına hiç ama hiç ilgi gösterilmezken salt böyle taleplerin öne çıkarılmasına öfkeliler” (Cüret Etme Cesareti)

Sınıfsallıktan koparılmış biçimde sahne önüne fırlatılan kimliksel talepler, toplumsal hareketler vb. kimliksel talepler alanında ileri adım sayılacak bazı yasal düzenlemelerin yapılmasında olumlu bir rol oynadılar. Fakat aynı zamanda ve daha belirleyici olarak işçi sınıfına yönelik saldırının bir süs örtüsü, neo liberalizme yönelik rıza üretiminin elverişli bir aracına da dönüştüler. İddia edilenin aksine ve niyetlerden bağımsız olarak, faşizan eğilimlere uygun bir arazinin oluşumuna hizmet ettiler.

Bugün faşizan hareketler yükselişte ve kısmen de işçi sınıfının desteğini almaktalar. Zira emekçi sınıflar şirket kapitalizmi tarafından yıkıma uğratıldı ve ilerici kültürel elitler, kültür solculuğu yapanlar, bu yıkıma sesiz kaldılar ve hatta onayladılar. Bunun yerine 1980’lerden itibaren hemen tüm entelektüel ve siyasi enerjilerini cinsel ve kültürel azınlıkların haklarını savunmaya harcadılar. Sınıfsallıktan, ortak bir anlatıdan yoksun biçimde yürütülen salt kimlik hakkı mücadelesiyle şiddetli kültürel çatışmaların zeminini de döşemiş oldular. Emekçi dünyasının yıkılması ve yıkılırken azami sessizlik tesis edilmesi ancak kültürel ve kimlik haklarının tanınacağı vaadiyle ve kısmen tanınmasıyla mümkün olabilirdi. Kültür solculuğu bu alanda, yani emekçi dünyasının yıkımı işinde, neo liberalizme çok önemli hizmetler sunmuş oldu.

Yazımızı Paul Mason’un “Özgürlük Korkusunu Aşmak” makalesindeki sözleriyle sonlandıralım:

“Trump ve Brexit sonrasında, neo liberalizmin ekonomik eleştirisinin ötesine geçmeliyiz. Bugün solun önündeki en somut siyasi ve ekonomik görev, neo liberalizm sonrası anlatıyı inşa etmek. Bunun önünü tıkayan tüm partiler, tüm siyasetçiler, tüm yapılar ve tüm teoriler görmezden gelinmeli, zira zaman bize karşı işlemekte.”