Birbirini beslemek ve birbirinden beslenmek açısından bu üçlü arasında çok sıkı bağlar var… Popülizm teorisiyle radikal demokrasi teorilerinin sosyalizm ve alt sınıf korkusuyla beslenen bir neo liberalizme tutsaklık teorileri olduğunu söyleyebiliriz. Her iki teori de eni sonu bizi ama aynen muhafaza ederek ama biraz revize ederek piyasayı ve burjuva temsili demokrasiyi korumaya davet etmekte.

Sosyalist deneyimlerinin başarısızlığı ise bu teorilerinin hem ortaya çıkışında hem de güçlenişinde en temel etken. Orta sınıf olarak tanımlanan (ki aslında sorunlu bir tanımlamadır) kentli, eğitimli, ücretli olmakla birlikte nispeten ekonomik refah koşullarına yaklaşmış kesimlerin sosyalizmle olan bağlarının değişik nedenlerle kopmasıyla, bu teoriler arasında yakın ilgi vardır. Bu teoriler hem bu kesimlerin sosyalizmle olan manevi bağlarının zayıflamasının ürünüdürler hem de bu süreci hızlandırmanın bir aracıdırlar.

Kapitalizm koşullarında nispeten sürdürülebilir asgari refah koşullarını elde eden bu kesimlerin sosyalizmle kurdukları bağ ekonomik olmaktan ziyade siyasal nedenlerleydi; özgürlükçü bir dünya ütopyası ile bağlantılıydı. İşçi sınıfı partilerinin seslendirdiği savaşsız, sömürüsüz, sınırların ortadan kalktığı özgürleştirici dünya ideali bu kesimleri sosyalizme bağlamıştı. Yaşanan deneyimlerin bu açıdan gösterdiği zaaf, bir başka ifadeyle sosyalizm deneyimlerinin hem nesnel koşullar hem de öznel zaaflar nedeniyle bir çeşit otoriter kalkınmacı rejimlere dönüşmesi, bu kesimleri önce farklı ve daha liberal sosyalizm anlayışlarına doğru yöneltti ve ardından, sosyalist deneyimlerin fiilen yıkılması sonrası ise sosyalizm ideallerinden daha köklü biçimde uzaklaştırdı. Bu aynı dönemde sosyal devlet uygulamalarıyla kapitalist sistemin ekonomik çelişkileri yumuşatan bir yönelişe girmesi ise bu süreci pekiştirdi. Sonuçta bu kesimler ya kapitalizme verili haliyle tümüyle teslim oldular ya da kapitalizmi aşma perspektifinden yoksun bir demokratik doğru bir geri çekiliş yaşadılar.

Bu yönelişin iki farklı versiyonu vardı. Birincisi yaşanan sosyalizm deneyimlerinin yozlaşmasında iktidarının parti elitleri ve devlet bürokrasisi tarafından iktidarın işçi sınıfından gasp edilmesini belirleyici görenler ve ikincisi de bu sürecin özelde işçi sınıfının genelde alt sınıfların ilerici/devrimci ve özellikle demokrat bir potansiyele sahip olmadığını ortaya koyduğunu iddia edenler ve farklı ve demokrat bir özne arayışına girenler…

1990’lı yılların başına yani mevcut sosyalist rejimlerde yaygın ve sarsıcı bir çöküş yaşanmasına kadar ilk eğilim hakimdi, o tarihten sonra ise ikinci eğilim çok daha öne çıktı ve güç kazandı. Popülizm teorileri ve radikal demokrasi teorileri böylesine bir sınıfsal ve siyasal ortam üzerinde yeşerdiler ve güç buldular.

Her ki teorinin ana unsurlarına baktığımızda bu çöküş döneminin ürünü sınıfsal ve siyasal olguları ortaklaşa biçimde veri kabul ettiklerini görürüz.

Bunlardan ilki ve en önemlisi özelde işçi sınıfı ve genelde alt sınıfları -devrimci ve demokrat bir özne olmaları bir yana tam aksine- bütün musibetlerin kaynağı olarak gören bir yaklaşım ortaklığıdır. Alt sınıflar yalnızca ve yalnızca anti demokratik gelişmelerin toplumsal altlığı olabilirler. Bu yaklaşımlar faşizmi bile örneğin sermaye ve piyasa ekonomisi ile değil eğitimsiz ve yeteneksiz alt sınıfların intikam duyguları ve otoriter rejim özlemleri ile ilişkilendirirler. Dolayısıyla popülizm teorileri ile radikal demokrasi teorileri açısından faşizm ile klasik sosyalist hareketler ya da klasik popülist hareketler (burada Rus Narodnik hareketi, ABD Halk Partisi vb. gibi akımları kastediyorum) arasında bulunan farklar ikincildir; zira bunların arasında özsel bir fark yoktur, her ikisi de sonuç itibariyle otoriter rejimler üretirler vb.

Bu iki teorik çerçevenin bir başka ortak noktası ekonomi ve demokrasi alanını kategorik olarak birbirinden koparıyor olmalarıdır. Demokrasi teori ve perspektiflerinde ekonomik eşitlik, sosyal adalet vb. gibi kavramlar ya hiç yoktur ya da fark edilmesi zor bir silikliktedir.  Ve bu yaklaşımla ironik bir tezatlık oluştururcasına piyasa ekonomisini tartışılmaz, dokunulmaz bir sabite olarak kabul ettikleri görülür. Zira onlar için demokrasi ekonomik alandan ayrı tuttukları sivil toplum alanına ilişkin bir sorundur ve bu alanda katılımcılık geliştirilmesiyle daha iyi bir hale getirilebilir. Müzakereci, örgütsel demokrasi, agnostik demokrasi gibi çeşitli radikal demokrasi ekolleri katılımcılığın yöntem ve kurumsallığı açısından farklılaşsa da öz olarak soruna yaklaşımları aynıdır. Ve bu teoriler katılımcı yaklaşımlarıyla yine ironik bir tezatlık oluştururcasına, sosyal devletin arkasındaki en temel unsur olan sosyal korporatist yöntemleri ve bunun sağladığı demokratik katılımcılığı görmezden gelirler. Hatta açık ya da örtülü biçimde reddederler. Bu reddedişin arkasında muhtemelen, sosyal korporatizmin İşçi sınıfı mücadelesinin ürünü olması ve bu demokrasinin, iddialarının aksine daha çok siyasal alana (devlete ait) bir gelişmeyi tanımlıyor olması bulunmaktadır.

Zira demokrasinin iddialarının aksine hem ekonomik alana ve hem de özellikle siyasal alana ait bir mefhum olması, demokrasinin her şeyden önce sınıfsal bir sorun olması anlamına gelir. Demokrasiyi ekonomik alandan ve siyasal alandan bağımsız, sivil toplumla sınırlı bir alana yerleştirmek, demokrasiyi ekonomik ve siyasal (iktidara yönelik) köklü değişiklik alanından da uzaklaştırmak demektir. Bu çerçevede sınıfsal olanı adeta günah kabul eden neo liberalizmin ideolojik amentüsü post modern kimlikçi yaklaşım, bu iki teorinin demokrasi anlayışının da temel unsurudur. İçlerinde en modernist görünen Habermas bile, kritik konularda ve özellikle yöntemsel planda post modern ideolojinin etki sahasındadır

Demokrasinin sivil topluma has çatışmacı olmayan bir diyaloga ve bu diyalogu garanti altına alacak kurum ve yöntemlerin inşasına indirgenmesi “sınıf savaşı”, “örgütlü eylem”, “fabrika”, “sokak” gibi kavramların ise olumsuzlanması bir başka dikkat çekici ortaklıktır. Teorinin en sol varyantları bile ancak sınıfsal olmayan, örgütlü olmayan, köklü değişiklik önerilerinden azade olan bir eylemselliğe cevaz vermektedir. Demokrasi köklerini ekonomik alandaki eşitsizliklerden alan ama öncelikle ve her şeyden önce siyasal alanda kurumsallaşan bir devlet, iktidar ve yönetme durumuyken, demokrasinin temel unsuru olan iktidar mücadelesinin bu iki teori tarafından demokrasi mücadelesinin tümüyle dışında bırakılması ve hatta demokrasi açısından kötülenmesi son derece manidardır.

Zira nihayetinde her iki teori de hem piyasa ekonomisini hem de temsili burjuva demokrasisini değiştirmeye yönelik her türlü radikal girişimlerinin karşısında konumlanmıştır. Demokrasinin temeli olarak bunları kabul etmeye ve demokrasinin geliştirilmesini ancak bunların varlığına helal getirmeyecek kimliksel reformlar çerçevesinde sürdürmeye yönelik bir çağrıdırlar.

Bundan 30 yıl önceleri bu akımlar, sınıf kavramının ve sosyalizmin ağır bir yara aldığı o dönemde sınıfsal olana ve sosyalizme açık bir taarruzla, kitleleri kapitalizme biata çağırıyorlardı. Bugün, yani neo liberal kapitalizmin her alandaki eşitliksizlikleri derinleştirmesinin ardından sınıfsallığın yeniden ön plana çıkmaya başlamasıyla, bu teoriler artık savunmacı bir işleve büründüler. Şimdilerde “orta sınıfımsı” kitleleri, faşizm tehlikesi sopasını göstererek, sol eşitlikçi akımları da popülizm genel başlığı altında faşizmle eş tutarak, piyasa ekonomisini ve temsili demokrasiyi korumaya çağırıyorlar.

Yani geçen 30 yıl içinde radikal reform iddialarının temsilcisi olma iddialarına göre ciddi bir mevzi kaybı yaşadılar ve büyük ölçüde statükocu teoriler haline geldiler.  Öyle ki demokrasi konusunda John Rawls ve Robert Dahl gibi sosyal liberal aydınlar bile demokrasi alanında radikal demokrasi teorisyenlerinden hem daha gerçekçi hem de daha radikal reformcu konumundadırlar.

30 yıl sonra yeniden yükseliş için önemli bir fırsat yakalamış olan sol/sosyalist akımlar, öncelikle popülizm ve radikal demokrasi teorilerinin bu işlevlerini bilince çıkarmak ve onlarla arasına kalın çizgiler çekmek zorunda.

İkincisi, gelişen/güçlenen faşizmin niteliğini karartma ve faşizmi sol eşitlikçi seçeneklerle aynılaştırmaya yönelik bu yaklaşımlara karşı, faşizmin kapitalizmin ve sermayenin bir türevi olduğu ve/fakat sol/sosyalist düşüncelerin ise faşizmin panzehri olduğu konusunda aydınlatıcı propaganda sürdürmeleri gerekmektedir.

Ve üçüncüsü, sosyalistler yeni bir yükselişe önderlik etmek için, sosyalizmin eşitlikçi olduğu kadar özgürlükçü ve demokratik bir düşünce, eylem ve toplum tasavvuruna sahip olduğu konusunda geniş kitleleri hem teorik hem de pratik olarak ikna etmek zorunluluğuyla yüz yüze olduklarını bilince çıkarmak durumundalar.