“Kuş ölür, sen uçuşu hatırla”

Füruğ Ferruhzad…

Hiç bir tarihsel kişilik ne pür-ü pak ve yanılmazdır ne de günahsız… Hele hele bu tarihsel kişilikler üstelik siyaset adamlarıysa bu çok daha böyledir. Büyük hatalar yapmadan büyük siyasal lider olmak da olanaksızdır.

İkincisi bu siyasal liderler, içinde bulundukları tarihsel/sınıfsal ve yerel koşullardan bağımsız ele alınamaz.

İçinde bulundukları tarihsel koşullar ne kadar zorlu ve kısıtlıysa “günah defterleri” de o kadar kalın olur. Ama onları büyük ve önemli lider yapan da yine bizzat o tarihsel kısıtlar içinde  büyük bir siyasal ve toplumsal sıçramaya yol açmış olmalarıdır.

Bizim siyasal kültürümüzde kadim dinsel ve askersel geleneğinde etkisiyle, siyasal liderleri kusursuz tanrıcıklar haline dönüştürmek ve tek adam kültü çok yaygındır… Yalnızca İslamcısında değil, Atatürkçüsünde de, sosyalistinde de vardır bu kültürün olumsuz etkileri… Bu kültürün bağımlı değişkeni olarak tersinden de “şeytanlaştırma” söz konusudur. Bu ikisi birbirinin olmazsa olmazıdır.

Hal böyle olunca liderleri doğru değerlendirmek, tarihsel/sınıfsal bir kişi olarak ele almak hayli zorlaşmaktadır. Dolayısıyla o liderden öğrenmek ve o liderin hakkını vermek de…

Oysa yapılması gereken besbellidir. Bir tarihsel kişiliği hem tarihsel/sınıfsal konumu ve rolüyle, hem de hata ve üstünlükleriyle birlikte ele almak… Bir tarihsel siyasal kişi hata ve günahlarına rağmen toplumu bir üst tarihsel/sınıfsal skalaya taşımışsa yalnızca büyük ve önemli bir lider değil aynı zamanda ilerici ve devrimci bir liderdir. Güçlü/karizmatik bir lider olabilir; ama toplumu bir alt tarihsel/siyasal skalaya itmişse gerici ve karşı devrimci bir liderdir.

Mustafa Kemal’e bu tarihsel/sınıfsa analiz yöntemiyle baktığımızda karşımızda hatası ve sevabıyla ilerici ve devrimci bir lider buluruz. Bunun böyle olması ne sevapları adına hatalarını, ne hataları (bazıları oldukça önemli de olsa) yüzünden sevaplarını görmemizi engellememelidir.

Bu yaklaşımın tarihsel objektiflikle/hakkaniyetle bir ilgisi vardır elbette… Ama asıl önemlisi bu değildir. Zira böyle yapmazda kolayına kaçarak “tanrılaştırma” veya “şeytanlaştırma” yoluna saparsak, tarihten öğrenemeyiz ve toplumsal ilerleme yolunda bir takoz haline dönüşürüz.

Ne yazık ki hem Atatürk’ü tanrılaştıranların hem de şeytanlaştıranların akıbeti tam da budur. Varlıkları birbirine bağlı bu iki yaklaşım biçimi tarihsel ilerlemenin önündeki iki ayrı takoz durumundadır.

Örneğin “ulusal devlet” sınıfsal olduğu kadar ırksal ve dinsel hiyerarşiye/ dayatmaya/ tahakküme dayalı evrensel bir burjuva iktidarı formudur. Bir Ermeni, Rum, Kürt yurttaşın, bu anlamda Kemalizm’e eleştiri yöneltmesini, daha ötesinde duygusal olarak tepkisel olmasını anlarım. Daha eşitlikçi bir toplum kurma çabasını ise haklı, devrimci ve saygıdeğer bulurum. Ama aynı nedenlerle Kemalizm’e karşı ayrı bir başka burjuva ulus devlet formunun alternatif gösterilmesini  -en azından  teorik açıdan- tutarlı saymak mümkün müdür?

Ya da bir dindarın ya da Alevinin inançlarını özgürce ifa edememek anlamında laiklikle ilgili sıkıntı ve eleştirilerini anlarım. Ama bu sıkıntılarına çözüm olarak devletin ve toplumun daha fazla Sünnileştirilmesini ya da Alevileştirilmesini  talep etmeleri ise apaçık bir gericilik değil midir?

İşçilerin ve sosyalistlerin, Cumhuriyetin işçi hakları ve örgütlenmesi konusundaki yasakçılığını, başta M. Suphi ve arkadaşların katli olmak üzere sola yönelik baskıcı tutumlarını ve  fakat yerli ve uluslararası sermayeyle feodal güçlere gösterilen toleransı eleştirmelerini haklı bulurum. Ama bu böyle diye, bir başka türden burjuva ulus devlet modelinin, hele hele  neo-Osmanlıcı bir kafanın peşinde sıralanılmasını onaylamak olanaklı mıdır?

Mustafa Kemal tarihsel ve sınıfsal ölçütlerden bakıldığında devrimci bir siyasal kişiliktir.

Mustafa Kemal’in en önemli mirası da budur.

M. Kemal’i eleştirmek onun bıraktığı yerden daha ileri gitmeyi hedeflediği koşullarda devrimcidir.

Atatürk’ün devrimci kimliğinin kategorik olarak reddiyesi niyetlerden bağımsız olarak liberal/muhafazakar restorasyonculuğa ve neo Osmanlıcı karşı devrimciliğe kapıyı açık bırakmak anlamına gelir.

Peki ya bugünün Atatürkçüleri bu devrimci mirasa ne kadar sadıktırlar. Bu mirası ne kadar temsil etmektedirler?

Tanrılaştırma ilk bakışta ölümsüzleştirmek gibi gelir ama aslında tanrılaştırılan canlılığını yitirir, dondurulur, öldürülür. Atatürkçüler de M. Kemal’i tanrılaştırma yoluyla öldürmektedirler. Anıtkabir ve tören Atatürkçülüğü, bir tür yas ve ibadet Atatürkçülüğüdür bugün egemen olan. Bu tür bir Atatürkçülük Atatürk’ün mirasını öldürmekten başka bir anlam taşımaz.

Oysa Atatürk’ü yaşatmak devrimci olmakla, eleştirel düşünceye sahip olmakla olasıdır.

Dondurulmuş Atatürkçülükle bugünkü karşı devrimcilik engellenemez, bilakis güçlendirilir.

Füruğ Ferruhzad’ın sözleriyle bize miras kalacak olan “kuş değil onun uçuşudur”… Atatürk sözkonusu olduğunda “bu uçuş” devrimciliktir.

Ey Atatürkçüler…

“Sahi ne kadar devrimciyiz?…”