Birkaç gün önce sosyal medya üzerinden Mehmet Ördekçi’yi kaybettiğimiz üzücü haberini öğrendim. Öğrendiğim an bana bu kadar yakın biri olduğunu bilmiyordum. Sosyal medyada arkadaşım da değildi. Buna rağmen ortak arkadaşlarımızın paylaşımları üzerinden tanıyordum onu.  Belli ki çok sevilen, saygı duyulan biriydi.  Daha sonra da ciddi bir hastalığı olduğuna dair paylaşımlara da rastlamıştım. Hepsi bu kadar… Ve yeniden o acı haberle birlikte rastladım Mehmet’e… Hiç tanışmışlığım ve sohbet etmişliğim olmayan biriydi – o an öyle sanıyordum doğrusu- ama hakkındaki güzel paylaşımların etkisiyle kaliteli bir insan olduğunu fark ettiğim birinin bu çok erken ölümü beni sarstı, çok üzüldüm.

Fakat sonradan üniversite yıllarından yakinen tanıdığım, halen de dostluğumuz devam eden birçok arkadaş Mehmet’le ilgili anılarını paylamaya başlayınca, Mehmet’in bir zamanlar benim çok yakınımda olan biri olduğunu öğrenmiş oldum. Sosyal medya sayfasına baktım üniversite yıllarına ait fotoğraflarında yer alan çoğu arkadaşı benim de çok yakınımdaki insanlardı. Bazı fotoğraf karelerinin çekildiği olay ve mekanları hatırlıyordum. Ben de oradaydım. Ama o sıralar evli olduğum eski eşimin de yer aldığı fotoğrafların ne garip ki hiçbirinde ben yoktum. Doğrusu Mehmet’i o fotoğraflardaki gençlik haliyle de hatırlamıyordum. Yılların sisleri içinde anısını kaybettiğim eski bir dost; daha da ötesi bir yoldaştı Mehmet…

Sonra kardeşini 1996 yılında cezaevlerinde F tipi cezaevi dayatmasına karşı gerçekleşen ölüm oruçlarında kaybettiğini öğrendim. Kendisinin de o yıllarda cezaevinde olduğunu… Ne tesadüftür ki ben de o yıllarında bir başka cezaevinde, Konya’da, aynı eylemin içindeydim.

Bütün bunları öğrenmek Mehmet’in ölüm haberi karşısındaki üzüntüme bir de suçluluk duygusu ekledi. Mehmet’i daha erken fark edebilir ve sosyal medya üzerinden de olsa sohbet edebilir, yaşadığı sıkıntıları paylaşabilirdim.

Bu yazıyı bu tür bir üzüntü ve suçluluk duygusu içinde kaleme alıyorum. Mehmet’e karşı dostluk/yoldaşlık görevini yerine getirmemenin ezikliği içinde… Bu yazı, bu anlamda Mehmet’e karşı bir borç ifasıdır da… Ama çok yakından tanıma ve sohbet etme şansım olmasa da “biz birbirimizi biliriz”, bu borç asla onu anma yazısı ile giderilmez… O’nun haykırışlarına ses vermek, güç katmakla ifa edilebilir ancak.

Sosyal medya hesaplarında dolaşırken, beni ölümünden çok daha fazla sarsan bir başka gerçekle yüzleşmek durumunda kaldım. Mehmet’in yaşadığı hayal kırıklıkları, acıları ve yeterince duyuramadığı haykırışları… Mehmet bazı yazılarında bizlere cezaevi sürecinde tanık olduğu devrimci hareketlerin içine yuvarlandığı yozlaşma, devrimci ilke ve değerlerden uzaklaşmanın ifadesi olabilecek çok çirkin uygulamalardan bahsediyordu. Anlattıkları bir devrimci de, ancak isyan ve öfke uyandırabilecek türden olaylardı. Bu uygulamaları bir devrimcinin kabullenebilmesi olası değildi.  Mehmet’te kabullenememişti. Belki de hayatının sonraki yıllarına damga vuran acı ve hastalıkların da ana kaynağı bu tanıklıklarının yarattığı travmalardı.

Benzer örneklerini Tekin Yılmaz’ın “Yoldaşını Öldürmek” kitabında okuduğumuz türden uygulamalardı bunlar. İşkenceli sorgu seansları; kabulü mümkün olmayan ceza ve öldürmeler…

Doğrusu ortaokul çağından başlayan devrimcilik yaşamında sayısız gözaltılar yaşamış ve çok farklı dönemlerde dört kez de cezaevlerinde mapusluk yatmış biri olarak; ben bu türden uygulamalara hiç rastlamadım. Özellikle 90’lı yıllardan sonra bir parça azalsa da genel itibariyle güçlü devrimcilik bağının ve dayanışma duygusunun örnekleriyle karşılaştım.  Anlaşıldığı kadarıyla birkaç (en fazla üç) yapının aktörü olduğu uygulamalardı bunlar. Ve tanık olmasam da, düzeyini bilmemekle birlikte böyle uygulamalar olduğuna dair duyumlarım vardı. Ama asla bu düzeye varmış olabileceğini düşünmedim, yakıştıramadım. Ama ne yazık ki bu düzeye varmış ve belki de halen aynı ya da benzer düzeyde devam edegelmekte…

Devrimcilik örgütsel kimlik, toplumsal kimlik ve ideolojik kimlik bileşimidir… Ne yazık ki 1980 sonrası başlayan ve 90’larda doruğuna çıkan evrensel düzeydeki anti devrimci gelişmeler toplumsal kimlik ve ideolojik kimlik açısından ciddi deformasyonlar yarattı. Bu ikisinin deforme olduğu bir yerde de örgütsel yapıların içi değer bakımdan boşalmaya başladı. Devrimcilikle zerre alakası olmayan, hatta taban tabana zıt çok karanlık/kirli işler ve ilişkiler örgütsel yapı içinde kendine yeşerecek, hatta örgüte tümden hükmedecek bir ortam bulmaya başladı. Ülkedeki kirli savaş ortamının ve bu savaşın kirli yöntemlerinin de bu yozlaşmayı besleyen, meşrulaştıran etkiler yaptığı da ayrıca vurgulanmalı…

Mehmet’in yaşadığı örnekler elbette hala geneli temsil etmekten uzak…Ama diğer yapılarda bu olumsuz iklimin etkilerinden tülden muaf olamadı. Örgütsel bölünme süreçlerinden sonra iftira, şiddet ve hatta cinayetler, bu tarihten sonra sıklaştı. Bu kirli gelişmelerden kendini korumaya çalışan, ideolojik bakımdan daha diri örgütsel yapılar bile çevre kültürü ve sektleşme denilen yozlaşma emarelerinden kendini kurtaramadı.

Yeni bir başlangıç, yeni bir yükselişe ilişkin emarelerin çoğalmaya başladığı bugünlerde tüm bu alanlardaki yozlaşma/kirlenme gerçekliği açık biçimde masaya yatırılmalı, sorgulanmalı ve mahkûm edilmelidir.

Deniz Gezmiş cezaevindir. Cihan Alptekin’in cezaevinden kaçtığı haberini duyunca “şimdi Cihan sabredemez, bizleri ipten kurtarmak için kendi hayatını tehlikeye atacak işlere kalkışır” der yanındaki yoldaşlarına. Cihan, Deniz’in bu sözlerinden habersiz biçimde çoktan başlamıştır zaten yoldaşlarını kurtarmak için planlar yapmaya ve girişimlerde bulunmaya. Ama ne var ki kendi yapıllamasındaki pek çok yoldaşı yakalanmıştır. Mahirler ise farklı yapıdandır. Bir gün o çevreden biriyle konuşur Cihan, yoldaşlarına karşı görevlerini yapamamamın üzüntüsüyle…  Bu konuşma Mahir’e iletildiğinde, Mahir hiç tereddütsüz “Denizler bizim de yoldaşlarımız, biz ne güne duruyoruz” der.  Farklı yapılardandırlar ama yoldaştırlar. Kızıldere’nin hikayesi budur. Ve hepsi farklı yapıdan da olsa yoldaş bildikleri Deniz ve arkadaşlarını idamdan kurtarmak için orada kendi canlarını verirler.

O Deniz ki, “çatışsaydım kurtulurdum ama o suçsuz askerleri de öldürmek durumunda kalırdım. Ana kuzusu askerleri öldürmeye elim gitmedi, Bunu yapacağıma teslim olmayı seçtim” diyen adamdır. Mahir ı “askerleri çekin, rütbeliler gelsin” diye haykıran adamdır.

Devrimcilik böylesi yoldaşça bir adanmışlık, vicdani ve insani duyarlılık bileşimidir. Ve bu topraklarda Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin kanlarıyla sulanarak güçlü bir kök tutmuştur. Mehmet işte bu kökü sevmiş, sahip çıkmış ve bu köke yaşamını adamış biriydi. Ve acılı yaşamı ve ardında trajik dersler bırakan gepegenç yaşta ölümü bu köke yapılan ihanete bir isyandı.

Hiç kimsenin bu değerleri, hele hele de devrimcilik adına, hele hele de Deniz, Mahir ve İbrahim adına kirletmeye hakkı yoktur. Buna izin verilmelidir. Bu türden anti devrimci uygulamalarla net, açık biçimde ve hiçbir kaygı duymadan hesaplaşılmalıdır.

Sevgili Mehmet Ördekçi, sevgili mektep arkadaşım, sevgili dostum, sevgili yoldaşım…

Sisler altında kalmış siluetin yüreğimde saklı kalacak; ben de ki hatıran hep bu ışıklı haykırışın olarak yaşayacak ve söz bu haykırışına ses olmaya ve ses katmaya devam edeceğim.

Sen gittin ama ışığın bize emanet; güle güle güzel adam…