Bir süredir yazılarımda kriz döneminin risklerine gözleri kapamadan ve olası risklerin nasıl azaltılacağı konusunu da kapsayacak biçimde sol politika açısından kriz döneminin yaratacağı olanaklara dikkat çekmeye çalışıyorum. Bu yazılarda yeri geldikçe -ve ister istemez parça parça- kriz dönemlerinin kendine münhasır özelliklerinin altını çizmeye de çalıştım.

Bu yazıda ise bütünlüklü bir biçimde kriz dönemlerinin politika açısından taşıdığı özgül ve çok önemli özelliklerini sıralamaya çalışacağım. Zira bu özellikler bilince çıkarılmadan kriz döneminde ön alıcı ve ön açıcı bir politik aktör olmak olası değildir.

1- Kriz dönemleri olağan siyaset ve yönetim metotlarının geçerli olmadığı dönemlerdir. Parlamento, yargı, yasama alanların tümüyle içi boşalır. Derinleşen ekonomik kriz ideolojik ve siyasi krizi de tetikler. Olağan/egemen ideolojik söylemlerin ve olağan/egemen siyasi oluşumların kriziyle el ele gider.  Yönetenler eskisi gibi yönetemediği gibi yönetilenler de statükodan memnuniyetsizleşir ve yeni arayışlara girer. Bu dönemde geleceğe yönelik umutlu vizyonlar ile geçmişe yönelik nostaljik özlemler arasındaki güç mücadelesi öne çıkar. Kriz sonrası süreci bu mücadele belirler.

2- Bütün her şey çok daha çıplak ve görünür hale gelir. Klasik partilerin inandırıcılığı gerçekler karşısında hızla erozyona uğrar. Muhalif sözün kuvveti artar. Şöyle somutlayalım: Kriz öncesi dönemde 100 muhalif söylemin etkisi/getirisi 1 iken krizle birlikte 1 muhalif söylemin getirisi 100’dür… Geçmişte tırnakla kazılarak elde edilen küçük kazanımların korunması temel sorunken kriz dönemlerinde maksimuma yönelen kazanımlara, örgütsel ve politik bakımdan yanıt verebilmek en temel sorun haline gelir.

Sistem ve devletin üzerindeki şık elbiseler de kriz dönemlerinde kendileri açısından hantallık yaratan bir ağırlığa dönüşür. Demokratik, halkçı kabuk sıyrılıp atılır; sistemin sermayeci karakteri ve devletin oligarşik/faşist özü çırılçıplak ortaya çıkar. Faşizm, çeperden gelen faşist güçlerin devleti işgali ve yeniden şekillendirmesi değildir. Devletin çekirdeğinin elbisenin çıkarılmasıyla ortaya çıkması halidir. Bu bazen faşist siyasi hareketler iktidara taşınarak, bazen de devletin “derin” güçlerinin bizzat iktidarı ele alması yoluyla vuku bulur.

3- Kriz dönemlerinde olağan ideolojik-siyasi ve güvenlik kontrolü azalır ve bütün güçler nispeten serbest kalır. Yığınsal politizasyon gerçekleşir ve bu ortam tüm fikir ve örgütlenmelerin serbest hareket marjını artırır nispeten özgürlük ortamı oluşur.

4- Kriz dönemlerinde parlamento, olağan sendikal araçlar/mevzuatlar (TİS) vb. ekseninde mücadele önemsizleşir. Sokak siyaseti önem kazanır. Egemen güçler bu bilinçle sokağı tutmaya yönelik hazırlıkları hiç sektirmez. Paramiliter güçlerin teşkilatlandırılması hız kazanır. İşi, seçim ve parlamento gibi araçlara bırakmazlar. Bu yüzden muhalefetin seçimleri -tümden boşlaması gerekmez ama- temel eksen gören bir politikayla yetinmesi ölümcül bir hata olur. Amiyane tabirle kriz dönemi siyasetinde “yiğidin malı meydanda olur”.

5- Krizler kural olarak egemen blokta çatlaklar oluşmasına var olanların derinleşmesine, alt sınıflar arasında ise kamplaşmaların azalmasına ve birleşme eğilimine yol açar. Bu sav özellikle Türkiye’de bugün yaşanan “kemikleşmiş” kutuplaşma ortamında okura şaşırtıcı gelecektir. Ama biz burada bir eğilimden söz ediyoruz. Azalan karların paylaşımı, artan sermaye transferleri, yönetememe krizi vb. egemen blokta çatlak yaratırken halkın tümünü ortak biçimde kesen fakirleşme, diğer ayrım noktalarını geri plana iter. Eğer sol bu gerçeği doğru analiz eder ve doğru politikalarla kendi lehine kullanabilirse, bu eğilim siyaseten bir güce dönüşür. Kullanılamazsa elbette egemen güçlerce halk etnik, dini vb. temelde birbirine karşı kışkırtılabilir.

6- Olağan araç ve vaatlerle yönetme kabiliyetini yitiren iktidarlar için en geçerli siyaset metodu, milliyetçi ve dinsel çatışmaları kullanmaktır. İç ve daha çok da dış savaş kışkırtıcılığı yapılır, hatta savaş tetiklenir. Savaş, egemen blokun en temel anti-kriz silahıdır.

7- Kriz dönemleri siyasete kısa/orta/uzun vade eksenli taktik ve stratejik politika seçeneğini ortadan kaldırır. Orta vade ve uzun vadenin bir önemi kalmaz. Kısa vadeli gelişmelerin ve siyasi hamlelerin belirleyici önemi artır. Kısa vade orta vade ve uzun vadeyi şekillendirir. Sözün özü kriz dönemlerinde kısa vade her şeydir.

8- Kriz dönemlerinde “savunmacı/mevcudu koruyucu” politika ise bir başka ölümcül hatadır. Savunmacı siyasetle faşizmi önlemek imkansızdır. Tarih “Aman faşizm gelir” ve/ya “hele şu karanlık dönem bitsin de öyle” kaygısıyla izlenen siyasetin faşizm derdine derman olduğuna hiç tanık değildir. Aktif mücadeleci tavır hem faşizmi önlemek açısından, velev ki önlenemedi; daha sonraki süreci kazanmak bakımından tek doğru tutumdur. Bu açıdan 12 Mart öncesi ve sonrasıyla 12 Eylül sürecine yeniden bakmakta büyük yarar vardır. 12 Mart’ta faşizm önlenemedi ama sonrasında hem sosyalist sol hem de Ecevit CHP’si çok büyük atılım yaşadılar. 12 Eylül’de ise tam tersi yaşandı… Neden?

Devam edeceğiz…