CHP İstanbul İl Başkanı Canan hakkında iktidar marifetiyle onlarca yıl hapis istemiyle dava açıldı. Kaftancıoğlu davanın ilk duruşmasına çıktı. Aklımızda kalan görüntü dik bir kadın duruşu idi. Güzel bir fotoğraf…

Canan Hanım niye ve kimler tarafından saldırıya uğruyor? Bu sorunun yanıtının siyasetin yakın geleceği hakkında doğru fikir edinmemizi sağlayacak ilk ikisi herkesçe öngörülebilir açıklıkta, diğeri biraz daha örtülü ama çok daha önemli üç temel nedeni var. Canan Hanım’a yönelik bu saldırının bugüne kadar öne çıkmış iki önemli aktörü AKP ve ulusalcı kesimdir. Bir üçüncü aktörüyse- eğer öngörümüzde yanılmıyorsak- çok yakında ve daha sinsi biçimler altında sahne alırken göreceğiz.

Hatırlanacağı üzere Kaftancıoğlu CHP İl Başkanı seçildiği ilk günden itibaren yaylım ateşine tutulan, linç kampanyasının odağına yerleştirilen bir siyasi kişilik. Kimileri bunu salt iktidar cephesinin ahlak sorunu ile açıkladı; kimileri ise “Canım Hanım geçmişte twitterı çok rahat kullanmış, keşke bu göreve talip olmadan önce bu paylaşımları silseymiş, profesyonel politikacıya yakışmıyor vb.” diyerek, yaşananların sorumluluğunu iktidar ve Canan Hanım arasında paylaştırdı.

Kaftancığolu’nun “sırr-ı kerameti”

Canan Hanımın twitleri CHP yönetiminin onu niye il başkanı olarak görmek istediğini bize gösteriyordu. Akıllıca ama el mecbur yapılan pragmatist bir hamleydi bu CHP açısından… Aynı zamanda İktidarın niye Canan Hanım’ı bu kadar çok önemseyip, çok özel bir hedef haline getirdiğini de… Kaftancıoğlu’nun siyasal “sırrı kerameti” saklıydı o twitlerde. Ve bu twitler üzerinden ona yüklenilmesi -bugünden bakıldığında daha net olarak görülüyor ki- iktidarın hedeflediği amacın aksine İstanbul’da CHP’nin yükselişine hizmet etti.

Zira o twitler Kaftancıoğlu’nun hem iyi bir Gezi direnişi yandaşı olduğunu hem de Kürt sorununda geleneksel CHP politikalarından daha olumlu ve kucaklayıcı bir yaklaşıma sahip olduğunu gösteriyordu. Dine yaklaşımı üzerinden absürd örneklerle yapılan saldırılar ise Kaftancıoğlu açısından dinsel inançlar alanında daha özgürlükçü ve eşitlikçi bir yaklaşıma sahip olduğunu açıklamak açısından bir fırsata dönüştürüldü.

Kaftancıoğlu ayrıca politikada sınıfsal olanı öne çıkarmak gibi bir yaklaşıma da sahipti. Bu özellikleri Kaftancıoğlu’nu Kürt seçmenler ile memnuniyetsiz AKP tabanı açısından daha dikkate alınır hale getiriyordu. Aslında ve özetle; İstanbul’u kazanmanın anahtarı vardı bu dilde.

Heyecanı diri, iddialı ve solcu kimlik…

Yine Kaftancıoğlu’nun samimi solcu yaklaşımı ile diri ve heyecanlı kişiliği hayli yorulmuş, yıpranmış örgüt tabanının daha pozitif, umutlu, aktif bir güce dönüşmesi açısından tetikleyici oldu. Kampanya dönemlerindeki eski tepkisel ve agresif dilin yerini umut veren ve kucaklayıcı yeni bir dilin almasında da Kaftancıoğlu’nu etkisi belirgindi.

Bu etkenlerin sandığa yansıyan ilk ve olumlu etkileri Cumhurbaşkanlığı seçiminde net biçimde görüldü. CHP adayı yüzde 37 oy alırken muhalefet blokunun da toplam oyları yüzde 50 seviyesindeydi. Bu sonuç yerel seçimlerin büyük olasılıkla alınacağının açık bir göstergesiydi. Zaten yerel seçimlerin planlandığı gibi Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce yapılmasının engellenmesinin arkasında, iktidarın İstanbul yerelinde gelmekte olan muhtemel yenilgiyi görmüş olması vardı.

Ve ardından son yaşadığımız tekrarlı İstanbul seçimleri… Bugünkü açık başarı tablosu…

Buraya kadar anlattıklarımız iktidarın ve “ulusalcı”ların neden Kaftancıoğlu’nu tehlikeli gördükleri ve süreğen bir yaylım ateşine tutukları sorusuna da yanıt teşkil ediyor. Tekrarlayacak olursak… İktidar derinleşmekte olan yenilgi sürecinin çaresizliği içinde yenilgisinde önemli rol oynadığı kişileri öze bir hedef ve intikam öznesi haline getirmek istiyor.  Kaftancıoğlu dışında Akşener ve Kürtlerle ilgili açıklamalarıyla önemli bir rol üstlenen Barış Yarkadaş hakkında açılan davlar da aynı yenilgi ruhunun ürünü… Fakat bunların Kaftancıoğlu ya da diğer isimlere zarar vermesi olasılığı yok, AKP’nin çöküş psikolojisiyle gerçekleştirdiği kendi düşüşünü hızlandıran muhataplarını da güçlendiren son dönemde rastladığımız akılsızca işlere yenilerini eklemekten ibaret sadece.

İktidarın Kaftancıoğlu düşmanlığı anlaşılır peki ya ulusalcılar?

Ulusalcılar -bu kesimi anti emperyalist, cumhuriyetçi ve laik zannederek destekleyen tabanı dışta tutarak söylersek- soğuk savaş koşullarının türevi olan “derin” devlet aşkının temsilcileridir.  Anti emperyalizmle, laiklikle, Cumhuriyetçilikle zerrece bir alakaları yoktur. Ki son dönemlerde AKP-ulusalcılık kardeşliği bu gerçeğin artık çok daha net görülür olmasına sağlamıştır. İktidardaki güçlerini soğuk savaşın “güvenlikçi devlet” yapısından almışlardı ve dertleri mütemadiyen bir “beka sorunu” algısı yaratarak iktidarlarını bu temel üzerinden yeniden tesis etmekti. Atatürkçülüğün “soğuk savaş ve NATO konsepti” içinde yozlaştırılmış bir türüdürler.  Gezi’yi sevmezler, solu sevmezler, Kürtleri sevmezler, dindarları sevmezler, bu kesimleri “kırmızı kuvvetler” olarak algılamak onların varlık koşulu, anlam şartıdır. Bu nedenle de tüm bu sevmediklerine, tehdit olarak gördüklerine yakınlığıyla öne çıkan Kaftancıoğlu ‘nu da sevmemeleri, tehdit olarak görmeleri, yaylım ateşine tutmaları gayet doğaldır.

Peki ya üçüncü aktörler kim ve bunların derdi ne?

Bu üçüncü faktörü bir başka yazımda daha ayrıntıyı bir biçimde ele alacağım. Zira seçim sonrası Türkiye siyasetinin üzerinde şekilleneceği iki karşıt temel eğilimle çok yakından ilgili bir konu bu… Şimdilik şu kadarını söyleyelim… 31 Mart ve 23 Haziran seçim sonuçları “Gezi’nin bir ardılı mıdır? Halkın gündelik yaşamını organik olarak kuşatan sınıfsal söylemlere, Kürt sorunu ve laiklik konularında daha toplumcu, eşitlikçi ve özgürlükçü bir çizgiye olan ihtiyacı gösteren bir sonuç mudur? Yani tabandan yükselen bir dalganın işareti midir?” Yoksa “CHP’nin daha sağ, dindar ve liberal bir söylem tutturarak merkez sağ ile yakınlaşmasının sağladığı bir sonuç mudur? Sağla ile birlikte siyaseten yeni bir merkez inşası ihtiyacına mı işaret etmiştir seçim sonuçları? “

Bu sorulara verilen iki ayrı yanıt ve siyaset tarzının belirleyeceği bir dönem olarak yakın gelecek.

Küresel ve büyük yerli güçlerin tercihini ikinci yorumdan ve seçenekten, yani sağ içerikli yeni merkez inşasından yana yapacağı ve seçim sonuçlarını bu projelerine rüzgâr kılmaya çalışacakları kesindir. İstanbul gibi ülke politikasının seyrini belirleyecek önemli bir merkezin ve CHP gibi bu projenin başarısı için varlığı ve desteği elzem olan bir partinin İstanbul İl Örgütünün başında kimin olduğu ve ne tutum alacağı bu nedenle özel bir önem taşıyacaktır. Kaftancıoğlu bugüne kadarki duruşu ve çizgisiyle “büyük güçler”in bu “büyük projesi” açısından oldukça riskli bir isimdir.

Kaftancıoğlu davası yalnızca seçimde yaşanan siyasi depremlerin bir artçı sarsıntısından ibaret değildir; aynı zamanda yakın gelecekteki siyasi yarılma ve çatışmaların bir öncü sarsıntısı olma ihtimali de çok güçlüdür. Ki işin asıl önemli yanı da burasıdır. Kaftancıoğlu davasını ve CHP’nin bu davayla ilgili alacağı tavrı bu gözle ve son derece dikkatle izlemek gerekmektedir.

Sözün özü; bu davayı “üç yanlışın bir doğruyu götürdüğü” bir sınav olmaktan çıkarmak; bunu emekten, eşitlikten, özgürlükten yana bir ses ve bir blok halinde gerçekleştirmek, yalnızca geçmişe sahip çıkmak anlamında değil önümüzdeki dönemin nasıl şekilleneceği konusunda da önem taşımaktadır.