2010’ların başına kadarki AKP ile daha sonraki AKP’yi farklı ele almak gerekir. AKP’nin ilk dönemini neo-liberal otoriterlik olarak tanımlayabiliriz. Güçlü yürütme, kimlik politikası, dinselleştirme ve emeğin baskılanması bu dönemin temel özelliğidir. Neo liberal otoriterliğin bu evrensel özellikleri Türkiye’nin kendine has koşullarında neo-Osmanlıcı bir söylemle el ele yürütülmüştür. Bu dönem temelde neo-liberalizmle ve küresel aktörlerle uyumlu bir süreçtir.

Genel planda 2008 kriziyle ve özel planda da Gezi direnişi ve BOP/Ilımlı İslam Projesi’nin iflasıyla belirlenen ikinci süreç ise dengelerin değil merkez kaç etkilerin daha çok öne çıktığı, bir başka ifadeyle dengesizliğin ve kaosun hâkim olduğu bir dönemdir. 2008 krizi neo liberalizmin ve küreselleşme paradigmasının -iflası olmasa bile- konkordato ilanı olarak yorumlanabilir. Gezi direnişi, Türkiye nüfusunun en az yarısının tek adam yönetimine ve dinselleştirme politikasına karşı çok güçlü bir itirazı olarak yorumlanabilir. BOP/Ilımlı İslam Projesinin iflası ise AKP ile küresel aktörler arasındaki uyumlu ilişki döneminin bitişinin simgesidir.

Bu dönemden sonra -eski dönemle devamlılıkları da olsa- farklılıkları daha öne çıkan yeni bir AKP gerçeği ile karşı karşıya kaldık. Güçler ayrılığı namına ortada hiçbir belirtinin kalmadığı, kanun ve kurallarla kendini bağlı hissetmeyen bir tek adam rejiminin egemen hale geldiği bu yeni süreçte milliyetçilik ve militarizmin de politikada en görünür politik araçlara dönüştü. Dış politikada Avrasyacı eğilimler ve emperyalistleşme hayalleri öne çıktı. Bu dönemin AKP’sini ise giderek daha açık hale gelen bir faşizan eğilimin temsilcisi olarak niteleyebiliriz. Değişmeyen ise AKP’nin içeride koyu bir neo liberal politika izlemeyi sürdürmesi ve emeği giderek daha da fazla baskılamaya devam etmesidir. Neo Osmanlıcı dinselleştirme çizgisi de milliyetçilikle yan yana sürdürülmeye devam edilmiştir. AKP’nin bu iki dönemi arasındaki fark sadece söylemle ve güncel politikayla sınırlı değildi. AKP’nin ittifakları da bu söylemle paralel biçimde değişti. Eskinin liberal ve Kürt eksenli ittifakı dağıldı ve yerini MHP-Ulusalcılık-kadim derin devlet unsurlarından oluşan yeni bir ittifak aldı.

İki farklı AKP gerçeğini salt yerel faktörlere dayanarak açıklamak da olanaksız. Evrensel planda yaşanan değişimlerin Türkiye’ye yansımasıyla çok yakından ilgiliydi bu değişim süreci… Rusya-Çin blokunun ABD hegemonyasını sarsacak biçimde öne çıkmaya başlaması bu gelişimlerden ilkiydi. Diğeri ise neo liberalizmin ve küreselleşme politikalarının 2008 kriziyle simgelenen ciddi güç kaybıydı. Bu iki faktör yalnız Türkiye’de değil bütün dünyada verili dengeleri sarstı. Temsili demokrasiyi ve klasik partileri krize soktu. Bu temsil krizi koşullarında, kimilerince popülist olarak nitelenen ve fakat bizce ön faşizmin temsilcisi olan bir dizi siyasal akım ve parti güç kazandı ve hatta iktidar oldu. AKP’deki değişim sürecini yerli yerine oturtmak süreci iç faktörlerin yanı sıra dünyadaki bu değişim dalgasının bir parçası olarak da okumakla mümkün.

Fakat vurguladığımız gibi evrensel ve yerel planda bugün yaşanan süreç yeni bir denge durumunun türevi değildir. Bilakis bir dengesizlik, belirsizlik sürecinin türevidir. Siyaset bugün çok kaygan bir zeminde seyretmektedir. Bu kaygan zemin tüm siyasi aktörleri orta vadeyi değil kısa vadeyi temel almaya itmektedir. Bu ise siyasi arenadaki mevcut kaotikliği daha da derinleştirmektedir.

Bu nedenle Türkiye’nin yakın siyasi geleceğine ilişkin projeksiyonlarını bugünkü siyasi aktörler ve bloklaşmaları veri kabul ederek yapılanların yanılacağı görüşündeyim. Zira bugünkü dönem nispeten oturmuş ve orta vade de devam edecek bir denge hali değildir. Bugünkü dönem bir kaos hatta daha doğru bir tanımlamayla bir katastrofi dönemidir. Yalnızca Türkiye’de değil dünya da benzer bir süreci yaşamaktayız. Türkiye pek çok zaman olduğu gibi bugün de kendine has fay hatları ve kırılganlıkları nedeniyle bu evrensel siyasal kaosu çok daha ağır ve görünür biçimde yaşamaktadır. AKP iktidarı koşulları altında bu sürece giriliyor olması Türkiye’deki kaotik süreci çok daha derinleştiren bir başka önemli faktördür.

Ve fakat bu yarının siyasi tablosuna ilişkin öngörülerin yapılamayacağı anlamına gelmiyor. Zira 2008 krizi, Gezi Direnişi vb. gibi bu süreci kuralsızlaştıran, öngörülebilirliğini azaltan faktörler aynı zamanda yarın şekillendirecek nitelikte süreğenlik arz eden ve bugünden görülebilir bir belirginlik kazanmış olan yeni eğilimleri de yaratmış durumda. Bu eğilimlerin ve ek olarak yarının kuvvetle muhtemel olasılarının hesaba katılmasıyla, yakın döneme ilişkin doğruya yakın bir siyasi projeksiyon geliştirmek olası.

Ayrıntısını gelecek yazıya bırakmak üzere şimdilik şu kadarını söyleyelim. Yeni dönem yeni kopuş ve birlikteliklere gebe görünüyor. Ve yakın geleceğin siyasi tablosu üç temel eğilimin çatışması üzerinden şekillenecek gibi.