Uzun bir süredir Türkiye’nin ana siyaset gündeminin iki eğilimle belirlendiğini ve giderek de bu iki ana eğilim etrafında bir kutuplaşma yaşandığını söyleyebiliriz. Gündemin ana belirleyeni AKP olmuştur. AKP ilk döneminde hem neo liberal siyasetin hem de dinselleştirilmiş yeni bir rejimin temsilcisi niteliği taşımıştır. Geçen yazımızda belirttiğimiz gibi AKP’nin bu dönemini neo liberal otoriterlik olarak tanımlamak olanaklıdır. Bu dönemde AKP’nin kısmi itirazlar dışında küresel ve yerel egemen güçlerin bir blok halinde onayını aldığını görmekteyiz. ABD-AB, TÜSİAD ve yeni büyük burjuvazi (YBB)nin desteğiyle şekillenen AKP, liberaller ve Kürt hareketi ittifakı da basit bir ittifaktan ziyade Gramsci’nin “tarihsel blok”una benzemekteydi.

AKP’ye yönelik küresel ve yerel güç odaklarından gelen kısmi itirazlarsa, AKP’nin dinselleştirme ve neo Osmanlıcılık alanında sınırları zorlayan uygulamalarıyla ilgiliydi. Ki AKP’nin siyasal İslamcı geçmişinden kaynaklanan bu ‘aşırılık’lar, en baştan itibaren desteklenilmekle birlikte destekleyen aynı güçlerce AKP iktidarının üzerine büyük bir soru işareti konulmasına neden olmaktaydı. Umulan AKP’nin bu “aşırılık’larının zaman içinde törpülenmesiydi; törpülenemediği taktirde başka yöntemlerle bu sorun hal yoluna koyulacaktı. Bu hal yollarının neler olduğunu zaten yaşayarak görmüş durumdayız.

Aslında AKP büyük ölçüde ehlileştirilmekteydi de ama Gezi Direnişi ve Ortadoğu politikalarının sarpa sarması, gelişmeleri bambaşka bir rotaya soktu. AKP, -özellikle de Erdoğanlı AKP- bu süreçten sonra siyasal misyonunun büyük ölçüde tamamlamış oldu ve ayak bağına dönüşmeye başladı. Küresel güçler, TÜSİAD ve tarihsel blokun diğer bileşenleri olan Kürtler, liberaller ve Cemaat açısından kullanım süresi biten Erdoğan, bu durumu kabullenmeyerek halk içeresinde sahip olduğu büyük desteğe yaslanarak direnişe geçti. Direnişe geçince bir dizi operasyon gündeme geldi ve bu operasyonlarda açılan dosyalarla Erdoğan yalnızca koltuğundan değil, özgürlüğünden ve hatta hayatından olma akıbetiyle yüz yüze kalabilecek denli kriminalize edildi. Bu tablo ise Erdoğan’ın direnişini daha da artırdı, Dahası artık ‘rota’dan saparak ve başka dış ve iç ittifaklara yaslanarak, ayakta kalma stratejisine yönelmesine neden oldu.

Normal koşullarda Erdoğan ne halk içindeki desteğine ne de yeni iç ve dış ittifaklarına rağmen ayakta kalamazdı. Erdoğan’ın bugüne kadar ayakta kalabilmesinde en belirleyici faktörler bu ikisi değildi; 2008’de sonra neo liberalizmin derin bir krize girmesi ve Rusya-Çin blokunun ABD hegemonyasını tehdit edecek ölçüde güçlenmiş olmasıydı. Halen Erdoğan muarızlarına karşı bir yandan Rusya-Çin bloku ve mülteci akını tehditlerini kullanarak ve fakat diğer yandan da aynı muarızlarına rüşvet kabilinden önemli ekonomik imtiyazlar teklif ederek ayakta kalmayı sürdürebilmekte.

Fakat tüm bu çabalar Erdoğan açısından sonu önlemek değil yalnızca ertelemek anlamına gelmekte. Bu hamlelerle güçlenmek bir yana eski gücünü bile muhafaza edememekte. 2010’lu yılların başından itibaren içine girdiği düşey gelişme evresi aynı on yılın sonunda daha da hızlanarak bir çöküş gerçeğini kapısının önüne bırakmış durumda.

Bu sürecin sonunda ilk başlarda gündemde olan ‘Erdoğansız AKP’ seçeneği de artık ortadan kalkmış, geçersizleşmiş gözükmektedir.

Birinci eğilim: Faşizmin yükselişi…

Erdoğan’ın Batı blokundan kopması ve Avrasya blokuna dahil olması sistemin iç dengeleri bakımından hiç ama hiç kolay bir hamle değildir. Büyük bir toplumsal/siyasal kaosu ve hatta iç savaşı göze almak demektir bu. Kaldı ki bu durumda bile kazanan Erdoğan değil muhtemelen bugün ittifak halinde olduğu safkan Avrasyacı güçler olacaktır. Ve yine muhtemelen bu durumda da Erdoğan’ı bekleyen son kendisini batı blokunun devirmesi durumunda bekleyen sondan daha iyi olmayacaktır. Ama söz konusu olan Erdoğan… Yani yapabileceği hamleleri makul ve mantıklı analizler çerçevesinde öngörmek olası olmayan biri… Erdoğan, büyük bir sıkışmışlık içinde ve bu koşullarda çok büyük toplumsal çatışmalara yol açacak hamleleri bile göze alabilecek tıynette bir siyasetçi. Bu olasılık zayıf da olsa mümkündür. Ki yakın vadedeki birinci faşizan gelişme olasılığı tam da buradan kaynaklanmaktadır.

Ama yakın gelecekteki asıl faşizan gelişme tehdidi Erdoğan’dan ziyade ittifaklarından gelmektedir. Gerek MHP gerekse eski kadim (derin) devlet unsurları bugün AKP ile birliktedir ve fakat bu ittifakın ortak bir hegemonya tesisi edebilmesi hiç olası değildir. Her iki kesimde birbirini geçici ve el mecbur yol arkadaşı olarak görmektedir. Her iki mecburi yol arkadaşı da birlikte yürünebilecek yolun sonuna (neresiyse artık) yaklaşıldığında birbirlerini haklamaya yönelik planlara şimdiden sahiptirler. Ayrıca zaman zaman farklı laflar etseler de MHP ve eski kadim devlet unsurları batı blokunun çocuklarıdır. ABD ile epeyce verimli bir iş birliği siciline sahiptirler. AKP ile birliktelikleri ise bir kader birliği değildir; vuku bulmakta olan, güçsüzleşmekte/çökmekte olan AKP’nin içini boşaltma ve buradan iktidar devşirme operasyonudur. Bu operasyonun başarılı olma şansı da vardır. Ve Türkiye’yi bekleyen faşizan gelişme tehditlerinin ikincisi ve daha muhtemel olanı da budur.

Sözün kısası çoktandır gerileme süreci yaşayan Erdoğan AKP’sinin artık bir çöküş sürecine girdiği kesindir. Bu çöküş gelinen yerde normal siyaset mantığı içinde kalınarak durdurulamaz bir boyut kazanmıştır. Ve bu durum ise ülkeyi yakın gelecekte faşizan hamlelere açık hale getirmektedir.

İkinci eğilim: Neo liberal bir merkez inşası…

Gerek ABD ve AB gibi küresel güçlerin gerekse TÜSİAD ve kuvvetle muhtemel ki-artık hiç şaşırtıcı olmamalı- MÜSİAD gibi yerel güç odaklarının öncellikli tercihi böylesi bir neo liberal merkezin yeniden inşa edilmesidir. İstenen 2010’lı yılların başına kadar ki AKP’ye benzer yeni bir iktidar inşa etmektir.  Belki de daha doğru bir tanımlamayla Özal’ın ANAP’ı benzeri bir iktidardır.Farklı eğilimleri temsil etme iddiasında ama neo liberal politikaları tek seçenek olarak gören yeni bir siyasi merkez… Bu yeni siyasal merkez geçmişin dinselleştirme politikalarını ve kimlik siyasetlerini devam ettirecektir. Ama neo liberal stratejinin gereklerine ve batı blokunun ihtiyaçlarına tabi biçimde… Ayrıca muhtemelen inşa edilen neo liberal merkez iktidarı Kürt sorununa savaş politikalarından ziyade yine neo liberalizmin ve küresel hegemonya savaşının gerek ve ihtiyaçları ekseninde ‘soft power’ politikalarla yaklaşacak bir iktidar olacaktır. Bu siyasi merkezin, emeği baskılamayı vazgeçilmez bir ilke kabul eden pür sermayeperver niteliğe sahip olacağını ise söylemeye bile gerek yok.

Son dönemde yaşanan siyasal gelişmeleri üst üste koyunca ve bunlara biraz yukarıdan bakınca bu projenin ön hazırlık ve hamlelerini artık çok daha açık biçimde görebiliyoruz. Gerek AKP’den ayrılmalar (özellikle Gül-Babacan ekibi), gerek Gül’ün CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olarak gösterilmek istenmesi ve parti içinde öne çıkarılan bazı siyasi profiller, gerek İYİ Parti’nin siyaseten kendini konumlandırdığı güzergâh vb. bu arayış ve hesaplardan bağımsız biçimde düşünülemez.

Ne var ki arkasında çok güçlü toplumsal ve siyasi aktörler olmasına karşın bu projenin başarılı olması o kadar da kolay değil. Zira bugünkü nesnel toplumsal dinamikler bu projenin başarısını besleyen nitelikte değil… Küreselleşmenin/neo liberalizmin derin bir krizde olduğu, bir küresel hegemonya krizinin yaşandığı,  en gelişmiş kapitalist ülkelerde bile bu tür merkez siyasetlerinin ciddi biçimde irtifa kaybettiği, tüm bunlarla birlikte faşizmin yükseldiği ve karşıt bir dinamik olarak sınıfsal olanın yeniden görünür hale gelmeye başladığı bir tarihsel momente, bu projenin amaçlanan düzeyde başarılı olması pek mümkün gözükmüyor. Bu proje başarısız olursa -ki büyük olasılık- o zaman küresel ve yerli büyük güçlerin sahne almak için sıra bekleyen batıcı faşist güç odaklarının önünü açması ihtimal dahilinde…

Üçüncü eğilim: Cumhuriyeti emek, eşitlik ve özgürlük temelinde derinleştirmek…

Bugünden bakıldığında böylesi bir siyasal eğilimin şekillenmesi oldukça zayıf bir olasılık gibi duruyor. Zira büyük güçlerin desteklediği bir projeden değil; tam aksine açık biçimde karşısında duracağı bir seçenekten söz ediyoruz. Ama bu seçenek gücünü çok daha belirleyici bir faktörden, son on yıldır giderek güçlenen toplumsal ve siyasal dinamiklerden alıyor. Gezi direnişini kendi içinde başlayıp ve sonlanan bir süreç olarak okumak çok yanıltıcı olacaktır. Gezi direnişi asıl gelmekte olanı haber veren bir öncü sarsıntı olarak değerIendirilmelidir. Gezi direnişi o konjonktürde çok doğal olarak AKP karşıtı bir formda ortaya çıksa da temelde neo liberalizmin ve küreselleşme sürecinin yarattığı sosyal ve çevresel yıkımlara karşı birikmiş bir tepkinin dışa vurumudur. Gezi direnişindeki dinamikler bugün azılmamış aksine daha da yaygınlık ve derinlik kazanmıştır.

Yanı sıra böyle bir seçeneği çağıran başka önemli faktörlerde var: Örneğin Türkiye’nin acil çözüm bekleyen kadim iki sorunu olan Kürt sorunu ve laiklik sorunu gibi… Zira Neo Osmanlıcı Kürt açılımının iflasıyla, Kürt sorununu eşitlikçi ve özgürlükçü bir temelde çözme ihtiyacı daha da acil bir nitelik kazanmış durumda Yine AKP iktidarının iyice arapsaçına dönüştürdüğü laiklik alanına ilişkin problemler de bu tür bir siyasal seçeneği çağırır nitelikte. Dahası da var.  Önümüzdeki dönemde muhtemelen daha da aciliyet kazanacak olan anti emperyalist ve anti faşist mücadele ihtiyacı da bu tür bir seçeneği güçlendirecek önemli bir dinamik olarak sahipsiz durmakta. Ve hepsinden önemlisi giderek derinleşeceği belli olan iktisadi ve siyasi kriz yeni bir emek hareketini de besleyecek gibi görünmekte.

Tüm bu veri ve gelişmeler ışığında söyleyebiliriz ki, odağında emeğin olduğu, Kürt sorunu ile laiklik sorununu eşitlikçi ve özgürlükçü bir temelde çözme konusunda ön alan; anti emperyalist ve anti faşist mücadeleye öncülük iddiası taşıyan bir siyasi seçeneğin ortaya çıkması, genel kanının aksine hayli kuvvetli bir olasılıktır.

Yeni bir harmanlanma: Kopuş ve birleşmeler…

Bugünkü siyasi bloklaşmayı belirleyen en temel faktörler, tek adam rejimi, cumhuriyet, laiklik ve dış politikada hangi eksenin izleneceğine ilişkin sorunlardır. Siyasi partiler bu konulardaki pozisyonları üzerinden iç bütünlüğünü sağlamakta ve ittifaklarını oluşturmaktadır. Kürt sorununa (ve siyasal hareketine) karşı alınan farklı tutumları da bizzat Kürt soruna ilişkin yaklaşım farklılıkları değil, bu eksenlerde oluşmuş bulunan siyasi kamplaşmanın taktik gerekleri belirlemektedir.

Ama artık bu dönem kapanmak üzeredir. Yeni dönemin siyasi dinamikleri yeni siyasetleri, bu yeni siyasetler de yeni ittifakları zorunlu kılacaktır. Nitekim yarının siyasal saflaşmalarına ait tohumların daha bugünden dal budak salmaya başladığını görmekteyiz. Yarının olası egemen siyasal saflaşmaları tüm partiler/akımlar içinde daha bugünden temsil edilir hale gelmiştir. Yeni siyasi dinamikler yeni bir siyasi harmanlanmayı, başkaca söyleyişle yeni bölünme, birleşme ve ittifak dizgilerini kaçınılmaz kılacaktır. Hem de tüm siyasi parti, siyasi akım ve siyasi bloklaşmaları kapsayacak bir yaygınlık ve derinlikte…