Bugün saflaşma ne Türk-Kürt, ne Alevi-Sünni, ne sağ-sol, ne dindar-seküler saflaşmasıdır.

Bugün karşı karşıya olan iki siyaset vardır.

Bir yanda savaş ve gerici diktatörlük çizgisi…

Diğer yanda ekmek, cumhuriyet, laiklik, barış ve özgürlük çizgisi…

Siyaset alanı artık yalnızca ve temelde parlamento değil, bütün satıhdır.

Bu satıhta sokak sokak, mahalle mahalle bütün ülkedir…

Hayır’ı büyütmek için…

Burada dillendireceğimiz strateji önerisi bir iyi niyet ifadesi olmakla sınırlı, ütopik, realize edilemez bir öneri değildir.

Bizatihi hayatın içinde şekillenen ve embriyon halinde varlık kazanmış bulunan bir öneridir.

CHP/MHP/HDP tabanının kayda değer bölümleri hayat tarafından, kendi partilerini ve hatta kendilerini aşan biçimde son 5 yıldır birlikte/ortak tavır almaya zorlanıyor. Son zamanlarda bu bloğa dindar kanattan ve AKP tabanından küçümsenmeyecek bir katılım da yaşanmaya başladı.

Ama öte yandan AKP merkezli bir diğer blok daha var. Bu bloğun içinde de hatırı sayılır bir MHP tabanı, kendine ulusalcı diyen bir zevat ve daha az olsa da CHP’li, HDP’li, hatta Alevi bile bulunmaktadır.

Bu tablo, “mesele artık AKP,CHP, MHP, HDP meselesini aşmıştır” yargımızı doğrulamaktadır.

Bu tablo aynı zamanda meselenin Türklük/Kürtlük, dindarlık/sekülerlik, Alevilik/Sünnilik meselesinin ötesine taştığının da işaretidir.

Kuşkusuz oran ve ağırlıkları farklı olmak üzere her iki kesimde de Türk var, Kürt var, Sünni var, Alevi var, MHP’li, AKP’li, CHP’li, HDP’li var…

Bir yanda CHP’liler, HDP’liler ve sosyalistlerle, bazı dindarlar ve AKP’liler…

Diğer yanda AKP’liler, Barzaniciler, aşiret reisi Kürtler, ulusalcılar…

MHP ise bu iki blok arasında şu an itibariyle neredeyse eşit biçimde dağılmış durumda…

Peki bu tablo siyaseten bize ne anlatmaktadır?

En başta bugünkü saflaşmanın laiklik, cumhuriyetçilik, demokrasi ve barışçıllıkla saldırgan/savaşçı, laiklik ve cumhuriyet karşıtı bir diktatörlük/ tek adam rejimi arasında olduğununu anlatmaktadır…

Yani meselenin partisel, etnik, dinsel/ mezhepsel ayrım ve saflaşma olmadığını…

Yani ülkenin ya cumhuriyet, laiklik, demokrasi ve barış…

Ya da militer bir dincilik ve şovenizme dayalı tek adam rejimi/ despotluk arasında yaşamsal bir tercihle yüzyüze olduğunu anlatmaktadır.

CHP, HDP, sosyalistler ve MHP’nin hatırı sayılır bölümünü istemeye istemeye defalarca bir araya getiren nesnel siyasal temel budur.

Ya önyargıları ve farklılıkları öne çıkarmadan, hayatın bu birlikte mücadele davetini siyasete tercüme edip hep birlikte cumhuriyet, laiklik ve demokrasinin galebe çalmasını sağlayacağız…

Ya da cümleten hepimize geçmiş olsun…

Mesele basit bir “hayır” ve “evet” kutuplaşması da değildir…

Zira “hayır” ya da “evet” tavrının siyaseten bir anlamı olsa da, taraflaşmanın bu şekliyle henüz ham ve netlikten uzak olduğu da bir gerçektir. Zamanla ve netleşmeye bağlı olarak yer değiştirmeler, ciddi tabansal kaymalar yaşanacaktır.

“Hayır” bloğundan “evet” bloğuna da kaymalar olacaktır, ama bunun daha sınırlı olacağı kesindir. Asıl büyük tabansal kaymalar -eğer kendi ortaklığını emekten yana halkçı bir programla istikrarlı ve kucaklayıcı hale getirebilirse- “evet” bloğundan “”hayır” bloğuna doğru yaşanacaktır.

Peki nasıl bir programla?

“Hayır” bloğu hem kendi içindeki farklılıkların birlikte hareketini engellememesi, ortaklığın daha istikrarlı/ süreğen, formel/ kurumsal hale gelmesi için, hem de “evet”çilerden kazanılabilecek en geniş kitleyi kendine çekebilmek için öncelikle bu ortaklığının nesnel siyasal temelini bilince çıkarmak zorundadır.

Ama bu kadarı da yeterli değildir. Ardından bu ortak temele, kardeşleştirici ve özgürleştirici bir gelecek umudu yaratacak derinlik ve netlik kazandırmak durumundadır.

Farklılıkların öne çıkarılmaması kendiliğinden bunları ortadan kaldıramayacağına göre, bu farklılıkları doğuran sorun ve talepleri, hem özgürlük  hem de birlik ekseninde çözüme kavuşturmak ertelenemez bir görevdir.

Bu görevin ise birbirinden koparılamaz iki boyutu vardır.

İlki; çok farklı kesimleri “hayır” bayrağı altında toplayan temel siyasal ortaklığın laiklik, cumhuriyet ve demokrasi olduğunu görmek ve etnik, dinsel/ mezhepsel, partisel ayrımların bu ortak temeli bozmasına izin vermemektir.

İkincisi de, bu ortak temeli -yani cumhuriyeti, laikliği ve demokrasiyi- ayrımcılığı azaltıcı özgürlüğü çoğaltıcı ama aynı zamanda kardeşleşmeyi ve birliği süreklileştirici ve güçlendirici bir eksende derinleştirmektir.

Bu iki adım -özellikle ikincisi- “evet”çilerden önemli bir kitlenin kazanılması için de zorunludur.

Tüm vatandaşların kendini sağlam sosyal ekonomik haklarla güvende hissettiği, Kürtlerin ve Türklerin, dindarların ve sekülerlerin, Alevi ve Sünnilerin vb. kendilerini eşit derecede özgür ve güvende hissettikleri bir laiklik ve cumhuriyet ufku zorunlu gözükmektedir.

Kürt sorununun ortak vatan temelinde kimliksel haklarına kavuştuğu özgürlükçü/ eşitlikçi bir yurtseverlik;

Dindarların ve sekülerlerin, Alevi ve Sünnilerin, gayrimüslim ve ateistlerin eşit biçimde kendini özgür ve güvende hissettiği toplumcu aydınlanmacı laiklik…

Bu temeller üzerinde derinleştirilen laiklik ve cumhuriyet…

Tek çözüm budur.

Bu çözümün realize edilebilmesi ise emperyalizm, sermaye ve verili devlet aklından bağımsızlaşmayı, siyasette emeği birleştirici, eşitlikçi ve özgürleştirici bir değer olarak temel eksen almayı zorunlu kılıyor.

Gelecek yazılarımızda başta yurtseverlik ve toplumcu aydınlanmacı laiklik konusu olmak üzere bu program ve strateji tartışmasını sürdüreceğiz.