Televizyonda dış politika uzmanları konuşuyor… Konuşmalar siyasal arka plandan yoksun, askeri ve operasyonel içerikte… Sanırsınız ki bu zevat akademisyen değil de, Genelkurmay danışmanı… Basınımızın güzide isimleri zaten epeydir böyle… “Mehmetçik basın”, “Mehmetçik akademisyen”…

Hadi bir bölümünü anlıyoruz. Onlar zaten yandaş ve bu “emir eri” konumu onlar için “beka” meselesi… Ama birikimi ve bağımsız aklı olan bir dizi akademisyen de artık bir “farklılık” ortaya koy(a)mamaya başladılar…

Önce baskı nedeniyle sözlerini yutkunmaya başladılar. Kuraldır, önce baskı ile oluşturulan dışsal sansür, giderek özümsenmeye, doğal bir davranışsal kalıba dönüşür. Dışsal otosansür giderek ve farkında olmadan özümsenmiş bir otosansür haline gelir. En tehlikelisi de işte bu…Roland Barthes ” Faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir.” diyor ya… İşte bugün faşizm artık kimin hangi sınırlar içinde neyi konuşması gerektiğini belirler düzeyde bir hegemonya tesis etmeye başladı… Amaçlanan akıl ve vicdan tıraşlanması doğrultusunda epey bir mesafe katedilmiş durumda.

Bir akıl durması bu. Basın ve bilim adamlarının görevi eleştirellikten, onaylamaya ve meşruluk sağlamaya dönüşüyor… Bu ölümcül dönüşüm hızlanarak vücut buluyor. Majestelerinin basını, majestelerinin akademisi, majestelerinin muhalefeti, majestelerinin sendikal ve mesleki örgütlenmeleri…

Son dönemin en fırıldak, en provakatif tarzlı ve hızla yükselen “akademisyeni”, “Türkiye çok başarılı bir dış politika stratejisi izliyor” diye başlıyor konuşmaya… Sonra devam ediyor “Efendim artık blok siyaseti bitti, dinamik-taktik ittifaklar dönemi, Türkiye son dönemde kendini bu gelişmeye çok iyi uyarladı” ve sonra devam ediyor ” Suriye politikasında Davutoğlu döneminde yapılan yanlış stratejik tercihlerden Cumhurbaşkanımız sayesinde dönülmesi çok iyi oldu” vb. vb…

Bekliyorsunuz ki, bu baştan aşağı yanlış ve tutarsız sözlere biri çıksın ve “sen ne içtin ki, böyle bir kafa yaptın” mealinde alaycı ironik bir cevap versin… Boşa beklersiniz… En akıllısı susuyor, ondan bir parça daha az akıllısı “Evet buna katılıyorum ama…” diye söze başlıyor… Ama’nın arkasından ise yine eleştiri/kayıt değil, onaylayıcı cümleler geliyor.

Absürd komedi mi? Traji komik mi?

Her şeyden önce “blok stratejisi bitti ve dinamik ittifak politikası dönemi başladı” incisi Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” kitabının ve AKP’nin son 15 yıllık dış politikasının temel alameti farikasıdır. Suriye’de ve tüm Ortadoğu’da uygulanan dış politikanın kafa üstü çakılmasının arkasında bu cafcaflı ama içi büyük ölçüde boş yaklaşım vardır. Davutoğlu’nu yere çalarken bu yaklaşımı göğe çıkarmak en hafif deyimiyle büyük çelişkidir.

İkincisi ve daha önemlisi, hayat bize blok siyasetinin bitmediğini, SSCB’nin dağılmasının arkasından bir dönem oluşan tek kutuplu dünyanın ardından beklendiği gibi çok kutuplu bir dünyanın gelmediğini göstereli uzun bir süre oldu. Epey bir dönemdir yine iki kutuplu bir eksenin uluslararası siyaseti şekillendiren temel unsur haline gelmekte olduğu apaçık bir gerçektir. Kutuplar arasında bugün için varolan eşitsizlik ve bu sürecin henüz tam olarak oturmamış oluşu, diğer aktörlere nispeten özerk davranabilecekleri bir alan bırakmaktadır ama bu iki kutupluluk gerçeğine helal getirebilecek bir düzeyde değildir. Rusya,-Çin ve ABD merkezli politika Ortadoğu için de aynen geçerlidir ve kavga esasta bu iki kutup arasında yaşanmaktadır. İran, Suriye, Libya, Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri. İsrail, Türkiye vb. ise bu iki kutba göre temel pozisyon almış ülkelerdir. Özerk davranma marjlarını ise bu bağlılık belirler, belirlemektedir. Bunların hiç biri blok siyasetini devre dışı bırakacak tarzda “dinamik ittifak siyaseti ” uygulayamaz, uygulamamaktadır.

Uygulamaya kalkarlarsa ne olur? Bu durumda ya geçmişin bağlantısızlar hareketi gibi ayrı bir kutup oluşturmaları gerekir, eğer böyle değilse durum, o zaman bu tavrın dış siyaset açısından anlamı tehlikeli bir yalnızlıktır. Ve bu yalnızlık, ülkenin açık ve yakın bir risk altına girmesi demektir.

“Efendim” diye atılıyor yine bizim cevval “akademisyen” öne doğru bir vücut hamlesi yaparak ve parmak sallayarak, “Afrin operasyonu ülkemizin bekası açısından belirleyici önemde bir hamledir. Bu operasyonu olumsuzlamak ya da küçümsemek ABD’ye hizmettir, vatana ihanettir, Fetö’cülüktür, PKK-PYD-YPG taraftarlığıdır, CHP, Kemal Kılıçdaroğlu… hedö…hödö vb.”

Bekliyorsunuz ki aklı başında, vicdanı yüreğinde birinden ciddi bir karşı çıkış gelsin… “Yeter artık, bu kadarı da saçmalık” mealinde haklı bir protesto yükselsin… Ne gezer…

Kimse çıkıp “Yahu diyelim ki Türkiye Afrin’de askeri başarı elde etti, hadi diyelim her şey Türkiye lehine gelişti ve aynı başarı Münbiç’te de elde edildi… Ne oldu yani ülke sınırları güvenliğe mi alındı? Suriye’nin doğusunda hala 600 kilometrelik sınır var ve buralarda da denetimi ele geçirmeden ne Afrin ne Münbiç sana güvenlik sağlamaz, “beka” güvence altına alınmış olmaz…

600 km.lik sınırı da ABD ile açık bir askeri çatışmaya girmeksizin güvene alamazsın… Çatışmaya girersen bu savaşı kazanma olasılığın nedir? Velev ki kazanamadın… Yalnızca 600 kilometrelik sınırı güvenceye alamamış olmakla kalmaz iş, Türkiye’nin içinin de güvenliği tümden ortadan kalkar… Ülke hızla uzun süreli bir kaosun ve korkulan bölünmelerin yaşandığı bir çöküş sürecine yuvarlanır.” demiyor, diyemiyor…

ABD’nin amacı belli Suriye ve İran hattını atomize ederek ve/ya hareket edemez hale getirerek Rusya-Çin eksenini bu alanda sıkıştırmak… Bu açıdan bizzat o bölgenin yerli ve giderek önem kazanan unsurları olan PYD/YPG’yi kazanmak ve kendi politikasına entegre etmek istiyor. Bu güçleri Rusya eksenine kaptırmamak da kendi stratejisi açısından yaşamsal önemde… Demek ki Suriye’nin doğusu ABD’nin kırmızı çizgisi ve zaten bu nedenle bu bölgede 13 adet üs kurmuş durumda… Türkiye’nin bu bölgede ABD ile açık çatışmaya girmeksizin bir operasyon yapması olanaksız.

Eğer ABD ile açık bir savaşı göze almışsanız, o zaman kurgusal anlamda tutarlı ama reel de çılgınca bir işe yönelmişsiniz demektir.

Eğer yok böyle değilse o zaman amaç iddia edildiği gibi beka sorunu ağırlıklı değildir. Zira belirttiğimiz gibi tüm zorlukları ve tuzakları aşarak Afrin’de ve hatta Münbiç’te başarılı olsanız da beka sorununuz büyük ölçüde varlığını koruyacaktır.

O zaman geriye iki amaç kalıyor. Birincisi, amaçlanan PYD/YPG tehdidini sonlandırmak değil, Suriye’nin yeniden dizaynında olanaklı olduğunca söz sahibi olmaktır ve ikincisi, bu operasyondan iç politik hedefler için çıktı sağlamaktır…

Ama nihayetinde amaç bunlardan hangisi olursa olsun, Türkiye açısından çok vahim bir tabloyla karşı karşıyayız demektir.

Bir de önemli hatırlatma: Tarihsel deneyimler bize emperyalist ülkelerin bir ülkeyi yıkmak ya da o ülkeye müdahalelerini meşrulaştırmak istediklerinde, o ülkeyi öncelikle Ortadoğu bataklığı içine çektiklerini gösteriyor. Sonumuz hayır olsun…

Denilecektir ki, eleştiriyorsun da çözüm önerisi sunmuyorsun… Sunalım: ABD’nin kırmızı çizgileri ve bugünkü güç ilişkileri düşünüldüğünde Suriye’nin geniş bir bölgesinde bir Kürt oluşumunu engellemek olanaklı gözükmüyorsa, Suriye ile Türkiye arasında bu sorun açısından organik bir ilişki mevcutsa. o zaman bir an önce kendi Kürt sorunumuzu barışçı bir temelde çözmek beka açısından Suriye’den gelecek tehdidi ortadan kaldırmak ve tersine bir avantaja dönüştürmek açısından daha akıllıca, daha vatansever ve daha barışçı bir çözüm yolu değil midir?

Son söz olarak söyleyelim ki, Türkiye’nin bekası için daha çok TTB, daha çok TMMOB lazım bize…