“Filozof, halkın akıllı yapılabileceğini ümit edebilir, fakat halka hükmedenlerin adil insanlar yapılabileceğini değil…”(J.J.Rousseau “Christophe de Beaumont’a Mektup”)

Efendim neymiş… Demokrasi ve adalet sokakta aranmazmış… Ya nerede aranırmış? Parlamentoda yani bizdeki adıyla TBMM’de…

Bu lafın tarihsel, teorik, güncel vb. vb. hangi açıdan bakarsanız bakın hiç bir doğru tarafı yoktur.

Demokrasi ve adalet dediğiniz şey sokaklardan çıkmıştır… Hatta parlamentonun kendisi bile bizatihi sokakların ürünüdür… Sokaklar, meydanlar halkın doğrudan siyasete müdahalesinin/katılımın en temel araçlarıdır. Halkın  meclisleridir. Demokrasinin okulları, koruyucuları ve geliştiricisidirler…

Ortaçağ’da Kral’ın gücünü sembolize eden, bu amaçla inşa edilen meydanlar zamanla krallara karşı adalet ve demokrasi mücadelesinin temel mekanları olmuşlardır. Bu nedenle bugün bile pekçok meydan “Özgürlük”, “Demokrasi”, “Emek”, “Cumhuriyet” gibi adlar taşır.

Parlamento, demokrasi ve adalet kavramları bizzat sokaktan/meydanlardan filizlendiği için, “eylem/gösteri hakkı” çok temel haklardan sayılmıştır. Sokaklarda eylem ve protesto hakkının varlığı ya da yokluğu, engellenmesi ya da doğal bir hak olarak görülüp zorluk çıkarılmaması; parlamenter sistemin seçilmiş krallık sistemi mi yoksa demokrasi mi olduğunun en temel ölçütlerinden sayılır. Gösteri, toplanma özgürlüğü bir yana iktidara karşı “direniş hakkı”da evrensel hukukta toplumun anayasal hakkı sayılmıştır. Dahası bu hakkın içeriğine bakıldığında bugünler de pek sık kullanılan “sivil itaatsizlik” eylemlerini aşan bir içeriğe bile sahip olduğunu görürsünüz. Direnme hakkı sivil itaatsizliğe indirgenemez; sivil itaatsizliği de aşan bir kapsama sahiptir. Sivil itaatsizlik “direnme hakkı”nın mutedilleştirilmiş biçimidir diyebiliriz. Bu apayrı bir yazı konusudur.

“Direnme Hakkı” kavramının kaynağı Fransız İhtilali’dir. 1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 2.maddesi, dört doğal haktan biri olarak  siyasal iktidarlar karşısında “baskıya karşı direnme”yi sayıyor. Fransız Devrimi kaynaklı bu hak daha sonra evrensel bir hak niteliği kazanmıştır. Bizim 1961 Anayasa’sında da “direnme hakkı” bir hak olarak açık biçimde tanımlanmıştı… Fakat bu hak anayasal/hukuksal metinlere yazıldı diye, tarih boyunca kullanılmasına öyle kolaylıkla izin verilen bir hak da olmamıştır. Halk ne zaman bu hakkını kullanmaya çalışsa, siyasi iktidarlarca, kolluk kuvvetleri üzerine salınarak engel olunmaya çalışılmıştır. Halk  kural olarak “direnme hakkını” her defasında fiilen ve yeniden kazanmak durumunda kalmıştır.

“Direnme hakkı” yöneticilerin temel demokratik hattan uzaklaşmaları, özgürlükleri ve adaleti çiğnemeleri, keyfi ve diktatörce bir rejimin inşasına yönelmeleri koşullarında, halkın buna eylemsel bir direniş göstermesinin hukuken meşru olduğu anlamına gelir…

Bu “sokak” ile “demokrasi ve adalet” arasındaki kopmaz ilişkinin ilk önemli yanıdır. Ama aradan geçen yüzyıllar içinde “sokak” ve “demokrasi” ilişkisi salt bu anlamı ile de sınırlı kalmamıştır.

Temsili demokrasinin krizi: Otoriteleşme ya da katılımcı demokrasi…

Halkın iradesinin tam ya da kısmi olarak tecelli etmesi konusunda temsili demokrasinin yetersizliklerine Rousseau’dan, Montesquieu’den bu yana dikkat çekilmekteydi. “Vekillerin” “asillerden” yani halktan kopmaları temsili demokrasinin bir azınlık diktatörlüğüne dönüşmesine yol açabileceği gibi sadece sandığa, oy sayısına ve parlamentoya indirgenen bir temsili demokrasi aynı zamanda çoğunluk diktatörlüğüne de dönüşebilirdi. Temsili demokrasiyle ilgili bu risklere bu düşünürler ta o zamanlardan dikkat çekmiş, “güçler ayrılığı ilkesi” vb. gibi çözümler üzerinde düşünmüşlerdi.

Son 40-50 yıldır ise temsili demokrasinin halkın iradesini bütün çeşitliliğiyle ve etkili biçimde yansıtmakta yetersiz kaldığı  fikri çok daha yaygın biçimde dillendirilmektedir. Çare olarak da halkın siyasete katılım yöntemi ve araçlarının çoğaltılması ve daha etkin hale getirilmesi önerilmektedir. Sahi, halk iki seçim arası dönemde seçilmişlerin raydan çıkmasını nasıl denetleyecek ve oy vermek dışında demokratik karar süreçlerine nasıl katılacaktır? Bu olmadığı zaman temsili demokrasi biçimsel kalmaya, bir azınlık ya da çoğunluk diktatörlüğüne dönüşmeye fazlasıyla meyyaldir vb.

Gerçekten de temsili demokrasinin demokrasi ve adaletin aranması ve tesisi bakımından yetersizliğinin yarattığı bu temsil krizi, zaman içinde iki birbirine karşıt eğilimi güçlendirmiştir. Siyaset dünyasında başat olan eğilim temsili demokrasinin krizinin, otoriter tek adam rejimleriyle aşılması doğrultusundadır. Neo liberal kapitalizmin istikrardan yoksun, kırılganlığı yüksek “sanal” ekonomik gerçekleri, sermaye sınıfını otoriter rejimlerinin destekçisi yapmaktadır. Akademik dünyada ve emekçilerin dünyasında ise temsili demokrasinin daha geniş bir örgütlenme ve eylem hakkı ile güçlendirilmesi, aktif bir katılımcı demokrasi haline dönüştürülmesi fikri daha baskın olmuştur.

Ne yazık ki egemen olan bugün için otoriteleşme eğilimidir ve Erdoğan’da bu eğilimin bir ürünü ve temsilcisidir.

Ama yalnızca bu kadar da değil. Diğer ülkelerde otoriterleşme ve iktidar merkezileşmesi görünüşte mevcut kanunlar çerçevesinde gerçekleşirken, keyfilik dozajı nispeten azken, Türkiye’de hukuksuzluk ve keyfilik adeta bir kural haline gelmiştir. OHAL koşullarında ise bu keyfilik, hukuksuzluk ve adaletsizlik doruk noktasına ulaşmıştır. Yetersiz kaldığı gerekçesiyle dünya da daha köklü demokratik adımlarla aşılması gerektiği tartışılan  parlamenter temsili demokrasi bile, bugünün Türkiye’sinde büyük ölçüde işlevsiz haldedir.

Türkiye’de bu iki eğilim, yani otoriter/keyfi tek adam rejimi ile katılımcı/doğrudan demokrasi  eğilimi, kendini en net biçimde Gezi Direnişi ile Erdoğan’ın OHAList yönetimi arasındaki çelişkide ifade etmektedir.

Bugün yaşanmakta olan mücadele budur.

Ve elbette Erdoğan kendi KHK rejimini muhafaza etmek ve derinleştirmek için “adalet ve demokrasi sokakta aranmaz” diyecektir…

Ve elbette eşitlik, adalet, özgürlük ve demokrasi diyenler de, sokaklar ve meydanlar dahil her platformda mücadelelerini yükselteceklerdir.

Sonuç yerine:

Demos ; Eski Yunanca’da ” Halk ” anlamına gelirken, “demos”tan türetilen demokrasi sözcüğü “Halk İktidarı” anlamını taşır.

M. Ali Kılıçbay’dan duymuştum Ama bir de şu var: “Demon;” Eski Yunanca’da “Şeytan,Cin” anlamını taşıyor ve “Demonrasi” olarak türetildiğinde de “Şeytan İktidarı” anlamını kazanıyor.

Buradan esinlenerek söyleyebiliriz ki, eğer bir demokrasi halkın sokaklarda/meydanlarda örgütlü denetleyici gücü başta olmak üzere bazı denge/fren mekanizmalarıyla güvence altına alınamıyorsa, bu demokrasinin, üstelik de yüksek oy desteğiyle “Demonrasi” haline dönüşmesi, suyun katı ve buhar hale geçmesi kadar sıradan bir sonuç olabilmektedir.

Ez cümle sokaklar ve meydanlar “demokrasi”nin güvencesi ve/fakat “demonrasi”nin panzehiridir.