Seçim sathı mahalline girmiş olduğumuz bu günlerde böylesi bir başlıkta bir yazı kaleme almak garip gelebilir. Ama kendi cephemizden seçimle ilgili tüm söyleyeceklerimizi söylemiş olmanın rahatlığıyla ve tekrara düşmemek kaygısıyla olaylara biraz daha evrensel bir pencereden bakmak istedik…

Yapılan anketler ve saha gözlemleri eğer “olağanüstü” durumlar olmazsa Ekrem İmamoğlu’nun seçimleri yeniden ve bu kez en az birkaç puan farkla kazanacağını gösteriyor. Ama gel gör ki “olağanüstü” ya da “istisnai hal” dediğimiz haller artık olağanlaşmış durumda. Bu yüzden seçimlerin sonunda ne olup olmayacağı ve hatta seçimlerin olup olmayacağı konusunda bile emin olamadığımız bir dönemden geçiyoruz. Öyle bir dönemdeyiz ki “Savaş hali oluşturulup seçimler iptal edilebilir ve belediyenin başına kayyum atanabilir” iddiası karşısında bile “yok canım olmaz böyle bir şey” diyemiyoruz.

Kurumların ve kuralların büyük ölçüde işlevsizleştiği “her an her şey olabilir” kuralının egemen olduğu bir dönemden geçiyoruz. Ama yalnız Türkiye’de mi?

BUGÜNKÜ DÜNYA HALİ DE BÖYLE…

Türkiye’de ve bazı başka ülkelerde bu kuralsızlık/hukuksuzluk (hatta kanun dışılık) çok daha belirgindir ve hatta ifrata vardırıldığı bile söylenebilir. Ama öte yandan tablonun daha iyi analiz edilebilmesi açısından bunun bütün dünyayı kapsayan egemen bir eğilim olduğunu saptamak durumundayız.

Geçtiğimiz yüzyılda iyi kötü oturmuş bir kurallar/kanunlar sitemine sahip ulusal devlet sistemleri ile kuralsızlığın (anomi) başat olduğu uluslararası sistem arasındaki tezatlığı gidermenin yöntem ve sorunları tartışılmaktaydı. Ulusal devlet sistemlerinin ileri örneklerinde görülen demokrasi ile uluslararası sistemde hâkim olan anti demokratik hukuksuz yapı arasındaki gerilimin nedenleri, bu durumun yerel ve evrensel planda demokrasinin egemenliğinin tesis edilmesi açısından yarattığı olumsuz sonuçlar mercek altına alınmaktaydı.

WESTFELYAN MODEL*…

Uluslararası ilişkilerde modernlik ve demokratiklik öncesi hâkim olan ilişki modeline bu ad verilirdi. Tekil diplomatik ilişki ve antlaşmalar dışında uluslararası ilişkileri düzenleyen hiçbir genel ve evrensel ilke ve kuralın olmadığı, uluslararası ilişkilerin dolaysız biçimde yerel(ulusal) çıkar, güç ve savaş parametrelerince belirlendiği bir ilişki modeliydi bu. Çoğu akademisyene göre 1648 ve 1945 arası uluslararası ilişkilere egemen olan model buydu.  Kimileri ise bu modelin bugüne kadar esasta kesintisiz biçimde sürdüğünü iddia etmektedirler.

FAKAT BİR MESAFE ALINMIŞTI…

Elbette daha sonraları da uluslararası ilişkiler alanında ulusal çıkar, güç ve savaş merkezi bir rol oynamaya devam etti. Pax Britannica, Pax Americana ve Soğuk Savaş’ın iki kutuplu dünyası sonuçta bu temel parametreler üzerine yükselmekteydi.  Fakat önemli bazı değişiklikler ve kısıtlar da oluşmaya başlamıştı. 1. Ve özellikle 2. Savaş sonrası uluslararası ilişkilerde tekil diplomatik ilişkiler ve antlaşmaların ötesinde evrensel olarak geçerli ve tek tek ülkelerin tümünü kesen kurallar saptanmaya başlanıldı. Başta Birleşmiş Milletler (BM) olmak üzere bu kuralları kararlaştıran ve takibini yapan uluslararası kurumlar ortaya çıktı. Bu kurallar ve kurumların oluşumunda emperyalist çıkarların belirleyici rolü yadsınamaz ama ekonomik/siyasi anlamdaki bütünleşme düzeyinin artışıyla “karşılıklı bağımlılık ve çıkar” anlayışının, yanı sıra da toplumsal mücadelelerin ve sosyalizmin varlığının, bu süreçte önemli etkileri vardı. Bu toplam tablo uluslararası ilişkilerde keyfiliği (ortadan kaldıramasa da) sınırlayan bir sonuç üretiyordu.

İKİ BLOKLU DÜNYA…

“Soğuk Savaş”, “Korku Dengesi” vb. sıfatlarla da birlikte anılan iki kutuplu dünya pek çok kişiye göre dünyanın en ciddi savaş tehditti altında bulunduğu bir dönemdi.  Bir yanıyla bu doğruydu ama öte yanıyla bu dönem insanlığa Kant’ın “evrensel barış”, Marx’ın “enternasyonal barış ve eşitlik dünyası” ütopyalarına ulaşmak bakımından önemli dersler ve birikimler bırakan son derece umut verici deneylerle de doluydu. Dilerim ileride daha ayrıntılı ele alma olanağı buluruz bu iddiayı… Ama şimdilik şu kadarını söylemekle yetinelim ki, iki kutuplu dünya ulusal ve uluslararası olanın iç içe geçtiği, uluslararası ortaklık bağının ulusal ortaklık bağına göre öne çıktığı bir dünya yaratmıştı. İlk kez ideolojik evrensel bağ ile tanımlanmaya başlayan yerel/evrensel ilişkiler alanı yaratmıştı. Eksikli ve tartışmalı olsa da yerel ve evrensel kuralların evrensel ilke ve değerler temelinde şekillendirilmesi iki kutuplu dünyanın ayırıcı yanını oluşturmaktaydı.

İçerideki otoriter özelliği ile haklı olarak eleştirilen Sosyalist blok dış politikada temel olarak eşitlikçi ve demokrasiyi geliştirici bir çizgi izledi. Demokrasisiyle övünen “hür dünya” ise aksine sömürgeci, otoriterliği destekleyen ve savaş çizgisine yakın duran bir dış politikanın temsilcisiydi. Ama sonuçta bu dengenin bir ürünü olarak sıcak savaşlar nispeten azaldı, uluslararası ilişkiler alanında eşitlik ve demokrasi reel sonuçlar da yaratan bir değer olarak öne çıktı.

Fakat belirttiğimiz gibi iki kutuplu dünya, özellikle “Hür Dünya” taraftarları tarafından bu özel ve önemli yanıyla değil de ve fakat çok ciddi bir savaş tehdidi oluşturması yanıyla öne çıkarıldı. Bu nedenle de sosyalist blokun çökmesi yerel (ulusal) alanda ve uluslararası ilişkiler alanında barış ve demokrasinin egemen olacağı yeni bir dönemin açılması açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirildi. Marx’ın değil ama Kant’ın “evrensel barış”ına ulaşma olanaklarının çoğaldığı yaygın bir sav haline geldi. Ne var ki ve ne yazık ki, çok değil ilk on yıl içinde anlaşıldı ki beklenen ve gerçekleşen arasında hayal kırıklığı yaratacak derecede büyük bir açı farkı vardı.

Haftaya kaldığımız yerden devam edeceğiz…