4+4+4 ile bütün ortaöğretim kurumlarının fiilen imam-hatipleştirildiği, “değerler eğitimi” adı altında din derslerinin anaokulu seviyesine kadar indirildiği, beş yaşındaki çocukların “namaz kılma etkinlikleri”ne götürüldüğü, yani laikliğin fiilen çoktan yürürlükten kalktığı bir ülkede Meclis Başkanı’nın, “Laikliği kaldıracağız” açıklaması niye bu kadar infial yarattı acaba?

Yarattı; çünkü tüm bu zamana yayılmış ve alıştıra alıştıra hayata geçirilen uygulamaların ötesinde, ilk kez iktidarın en tepesindeki isimlerden biri, yeni anayasa meselesinin basitçe parlamenter sistemden başkanlığa geçiş olmadığını, inşa ettikleri rejimin dinsel bir karakterinin bulunduğunu ve bunu anayasal bir statüye kavuşturmak istediklerini itiraf etmiş oldu.

Bu iyidir. Nihayet meseleyi, yani rejim değişikliği meselesini, “usul”den değil “esas”tan tartışmanın zeminini açmıştır, o esas otoriterleşmeye eşlik eden dinselleşmedir, katmerlenmiş sömürünün dinselleşme olmadan devam edemeyeceğidir, neoliberal İslamcılığın kafasındaki ideal toplum modelinin ifşa olmasıdır. Esas budur ve tartışma da mücadele de artık bu esas üzerinden yürütülmelidir.

Dahası bu açıklama, toplumsal reflekslerin halen bütünüyle ölmediğini, belli bir damarın mevcudiyetini devam ettirdiğini, her şeye rağmen Türkiye’de istenildiği gibi at oynatmanın çok kolay olmadığını göstermiştir. Geride kalan koca on üç yıl, % 50 oy, ele geçirilmiş bir devlet, “Oğlan bizim kız bizim” diye tarif edilen kuvvetler birliği, yani yargının ve yasamanın bütünüyle yürütmenin kontrolüne girmesi, muazzam bir propaganda aygıtı… Ama gelin görün ki, açıklamanın hemen akabinde Meclis Başkanı koro halinde tekzip edilmiştir, “Laiklikle bir derdimiz yok” denilmiştir, laiklik tanımları yapılmıştır, yeni anayasada laikliğin yer alacağı söylenmiştir.

Bu da iyidir. Yapabilecekleri şeyleri, yapabilecekleri şeylerin sınırlarını, güç dengesini, izleyecekleri yol haritasını, propaganda yöntemlerini ortaya koymuştur. Yeni anayasa bir yandan dinsellik üzerinden tartışılacak, meşruiyeti buradan kurulacak, genç/radikal unsurlara “Dindar anayasa istiyoruz” dedirtilecek, öte yandan toplumun geri kalanına “özgürlükçü laiklik” adı altında içi boşaltılmış bir laiklik anlayışı sunulacak, yeni anayasada laiklikten başka her şeye benzeyen bir laiklik tanımı yer alacak ve böylelikle ölüm gösterilmiş toplum sıtmaya razı edilmek istenecektir.

O halde, daha Meclis Başkanı açıklamasını yapmamışken laiklik mücadelesini gündemine alanlar, laikliği toplumsallaşabilmek, güçlenebilmek, etkili bir siyasi özne olmak için bir çıkış noktası, bir kaldıraç olarak görenler için mücadelenin yerleştirileceği başlık bellidir: “Laiklik mücadelesi anayasaya sığmaz!”

Evet, anayasaya sığmaz, ne şimdikine ne de yenisine; nasıl ki şimdikinde laiklik ibaresinin yer alması Türkiye’yi laik bir ülke yapmıyorsa, yenisindeki sulandırılmış versiyonu da yapmayacaktır. Nasıl ki bugünkü anayasa ve hükümleri askıya alınmışsa, yürürlükte değilse, nasıl ki bu hükümlerin içi boşaltılmışsa ve işe yaramaz hale getirilmişse, nasıl ki dinselleşme esas olarak siyasal ve toplumsal pratikler üzerinden yoluna devam ediyorsa, yenisinde de benzer bir durum söz konusu olacaktır.

Demek ki tartışma ve mücadele, basitçe bugünkü anayasada ya da yenisinde laiklik yazıp yazmamasını aşacaktır, aşmalıdır. Bugünkü anayasada laiklik yazması, elbette ki “Laiklik mi kaldı ya” tarzı sinik bir tavırdan yola çıkarak bütünüyle önemsizleştirilemez, ortada “kazanılmış bir mevzi” vardır ve buraya bir savunma hattı kurulur, ama odaklanılacak yer esas olarak siyasal ve toplumsal pratiktir, somut durumun ta kendisidir, otoriter-dinsel rejim inşasıdır.

Tam da bu nedenle, yeni anayasada laikliğin yer alıp almaması tartışması, bu rejim inşasından ayrı olarak değerlendirilemez. Bu inşa sürecinin nasıl meşruluğu yoksa, isterse dünyanın en demokratik metni hazırlansın, yeni anayasanın da bir meşruluğu yoktur, olmayacaktır. Bu rejimin inşasına karşı mücadele edenler, onun anayasal statüye kavuşmasına karşı da mücadele edeceklerdir çünkü ve bu da köklü bir reddedişi, uzlaşmaz bir tutumu gerektirmektedir, durulması gereken yer burasıdır.

Anayasaya sığmayan laiklik mücadelesinin nereye taşacağı ise bellidir. Mevcut tutumlarına bakarak Meclis muhalefetinin ana gündemini oluşturmadığını kolayca görebileceğimiz laikliğin zemin bulacağı yer sokaklar, mahalleler, iş yerleri, okullar, meydanlardır. Gericilikle mücadele, sömürü düzeniyle mücadeleden ve sömürü düzeniyle mücadele gericilikle mücadeleden ayrıştırılamaz bir veçheye kavuşmuştur bugün ve yol da nasıl yürüneceği de bellidir artık.

NOT: Ülkeden, dünyadan ve insandan umudunu kesmeyen herkesin 1 Mayıs’ı kutlu olsun!