Cumartesi, Mayıs 21, 2022

Kamu Harcamaları Sosyalizm Değildir – Grace Blakeley

Pandemi sürecinde kapitalist hükümetlerin ekonomik sorunlara bir yanıt olarak harcamalarını artırmaya yöneldiğini gördük; ancak devlet müdahalesinde sosyalist olan hiçbir şey yok –bu, işçileri güçlendirmediği sürece–.

“Bu nedenle, tekrar ediyoruz, devlet mülkiyeti ve denetimi Sosyalizm değildir; öyle olsaydı, Ordu, Deniz Kuvvetleri, Polis, Yargıçlar, Gardiyanlar, Muhbirler ve Cellatlar, hepsi sosyalist görevliler olurdu, çünkü onlar Devlet görevlileridir. Emeğin kullandığı tüm toprak ve malzemelerin Devlet mülkiyeti altında olduğu ve bu toprak ve malzemelerin işçilerin kolektif denetimi altında bulunduğu durumda, bu, Sosyalizmdir.” James Connolly, ‘Sosyalizme Karşı Devlet Tekeli’, The Workers’ Republic, 1899.

Dünyanın dört bir yanındaki hükümetler küresel ekonomiyi nakitle doldururken yorumcular “Covid sosyalizmi” hakkında makaleler yazmakla meşgul. Bir yazar Forbes dergisinde “Bu salgından kurtulduğumuzda kapitalizme daha uzak, sosyalizme daha yakın olacağımız” iddiasında bulunuyor. Bir başkası The Hill’de “sosyalizmin Amerika’yı nasıl kurtardığını” yazarken Project Syndicate “Pandemi sosyalizmi”nden bahsediyor. “Sosyalizm” teriminin kullanımları ve suistimalleri hakkında söylenecek çok şey var. Bu yazarların sosyalizmin ne olduğunu anlamadıklarını iddia etmek fazla kolaycılık olurdu; tıpkı Fox News’in devletin yaptığı bütün refah harcamalarını sosyalist olarak adlandırırken yaptığı gibi.

Sol’da da terim hakkında büyük bir kafa karışıklığı var. Kamu tarafından finanse edilen sağlık hizmetlerini desteklemenin “sizi sosyalist yaptığını” iddia eden bir Momentum kampanya videosu bulmak için 2019’a bakmak yeterli. Beni yanlış anlamayın, Ulusal Sağlık Sistemi’nin oluşturulması İşçi Partisi hükümetinin en büyük başarılarından biridir. ABD’de Herkes İçin Sağlık Sigortası sistemine biraz benzeyen herhangi bir sistemin getirilmesi bile benzer ölçekte bir başarı olacaktır. Ancak devlet tarafından fonlanan sağlık hizmeti sosyalist bir politika değildir; hatta emekçi insanların zihinlerinin ve bedenlerinin düzgün işleyişine her zamankinden daha fazla bağımlı bir çağda sermaye birikimini kolaylaştırabilir bile.

Bu politikalar tüm dünyada milyarlarca işçinin yaşadığı acı ve baskıyı hafifletmek açısından kritik öneme sahiptir ve sosyal demokrasinin canlanması bugün Sol için çok büyük bir başarı olacaktır. Ancak sosyalistler bu politikaların “sosyalizm” olmadığını akılda tutmalıdırlar.

Bu ayrım entelektüel netlik ve tutarlı aktivizm açısından önemlidir, ancak dahası var. Ayrım önemlidir, çünkü kelimeler önemlidir. Sol, Covid-19 pandemisinin bir sonucu olarak görülmesi muhtemel olan devlet harcamaları ve gözetimindeki artışın “sosyalizm” olarak adlandırılmasına izin verdiği durumda önümüzdeki birkaç on yıl, tıpkı mali krizden önceki yıllarda olduğu gibi, meselenin dışında bırakılacak.

James Connolly’nin bize hatırlattığı gibi, devlet harcamaları sosyalizm değildir. Kapitalist devlet dostumuz değildir. Kapitalist devletin tam olarak ne olduğunun tanımlanması ise oldukça zor.

Kapitalist Devlet Nedir?

Kapitalist devlete dair liberal mitoloji, toplumsal sözleşme fikrine dayanır. Devletlerin kurulduğu gerçek tarihsel süreçler uzun ve şiddetli olsa da liberal tahayyülde devletin süregelen varlığının tek nedeni merkezi otoritenin yokluğunda hayatın fazlasıyla zorlayıcı olacağıdır;  dolayısıyla özgür insanlar, anlaşmazlıklarda arabuluculuk edebilecek, yasaları uygulayabilecek, temel altyapıyı sağlayabilecek ve özel gücü denetleyebilecek bir iktidara özgürlüklerini yatırmak için gönüllü olarak bir araya gelirler.

Bu “siyasi” sorumluluklara, sözleşmelerin uygulanması, düzenlemeler inşa edilmesi, vergilerin toplanması ve kamu hizmetlerinin sağlanması gibi bir dizi salt “ekonomik” sorumluluk eklendi. Liberal formülasyonda “siyaset” ve “ekonomi” iki ayrı alandır: ekonomi, siyasetten önce gelir ve ondan farklıdır. Bununla birlikte ekonomik olarak en verimli sonucun toplumsal olarak optimal olandan ayrıldığı nadir durumlarda, ikincisi birinciye müdahale edebilir.

Sıradan bir insana sosyalizmin ne olduğunu sorarsanız muhtemelen şu cevabı alırsınız: sosyalistler sosyal adaleti ekonomik verimlilikten daha öncelikli gördükleri için sosyalizm devletin ekonomiye daha büyük ölçekte müdahale etmesidir. Bu cevapta Sol ve Sağ arasındaki savaş, “toplum” ve “ekonomi”den hangisinin daha önemli olduğu sorusuna indirgenir.

Ancak bu görüşle ​​ilgili bir sorun var: tam anlamıyla saçmalık olması.

Devlet ve toplum ayrı değildir, keza siyaset ve ekonomi de. Marksistler bunu, Marx Komünist Manifesto’da kapitalist devletin burjuvazinin işlerini yöneten bir komiteden başka bir şey olmadığını yazdığından beri, yani yüzyıllardır biliyorlar.

Komünist Manifesto yayınlandığından beri Marksistler kapitalist devletin doğası hakkında sıklıkla oldukça sert tartışmalar yürüttüler. Devlet iktidarının niteliğini anlamak, devletin sermaye birikiminin kritik bir kolaylaştırıcısı olmasının yanı sıra günlük yaşamlarımızdaki mutlak varlığı düşünüldüğünde de oldukça önemlidir.

Devlet iktidarı sorununu derinlemesine araştıran ilk Marksist teorisyenlerden biri, devlet ve sivil toplum hakkında kapsamlı yazılar yazan Antonio Gramsci’ydi.

Gramsci’ye göre devlet, sivil toplum artı politik toplumdur. Başka bir deyişle Gramsci devletin toplumsal ilişkilerin üzerinde durduğuna dair Hegelci görüşü hedef alır; bunun doğru olmadığını, devletin kendisinin bu toplumsal ilişkilerden doğduğunu iddia eder. “Devlet, egemen sınıfın egemenliğini haklı çıkarmak ve sürdürmekle kalmayıp, hükmettiği kişilerin aktif rızasını kazanmayı da başardığı pratik ve teorik faaliyetlerin bütünüdür” der.

Bununla birlikte egemen sınıfın, devlet iktidarının tüm bu unsurları üzerinde her zaman fiili kontrole sahip olamayabileceğini kabul eder: kapitalist devlet aygıtının egemen sınıfın öngördüğü şekilde hareket etmeye “istekli” olmasını sağlamak için bir savaş verilmesi gerekebileceğinin farkındadır. Belirli zamanlarda –Gramsci’nin çok tartışılan kavramı “hegemonik krizler” sırasında- devlet kurumlarının kendisi bir sınıf mücadelesi alanı haline gelebilir.

Yani Gramsci’ye göre devlet, sabit bir “şey”den ziyade belirli bir toplumsal ilişki türüdür. Devlet olarak adlandırdığımız şey, sermaye ile emek arasında ve sermayenin kesimleri içinde gerçekleşen daha geniş bir mücadeleden ortaya çıkan dengeyi yansıtır. Sermayenin ekonomik yapı içinde patronlar ve işçiler arasındaki sürekli çatışma ile karakterize edilen bir sosyal ilişkiyi temsil etmesi gibi, devlet de sınıflar içinde ve arasındaki mücadelelerle karakterize edilen bir sosyal ilişkiyi temsil eder.

Belirli bir yapılar dizisinde var olan bir toplumsal ilişki olarak devlet fikrini daha geniş ve kapsamlı hale getiren, Marksist teorisyen Nicos Poulantzas’dı. Poulantzas’a göre, “Devlet … sınıflar ve sınıf fraksiyonları arasındaki bu ilişkinin maddi olarak yoğunlaşmasıdır.”

Kapitalist toplumlar çok sayıda farklı ve genellikle çatışma halinde olan sınıfsal çıkarlarla karakterize edilir ve bu bireysel çıkarların bir güç bloğunda birleşmesi devlet aracılığıyla olur. Egemen sınıf, ancak devlet içindeki mücadele ve uzlaşma yoluyla söz sahibi olabilir. Bu nedenle Poulantzas’a göre devlet, “egemen sınıfların birliğini tesis eder ve böylece onları egemen hale getirir.”

Bu güç bloğunu yaratan mücadele süreci son derece eşitsizdir ve sermayenin çıkarlarının egemen olduğu bir alanda gerçekleşir ve bloğun sadece bir partinin, hatta bir grup partinin çıkarlarını temsil ediyor gibi görünmemesi, hegemonyasının temelini oluşturur.

Bunun yanında devlet sadece bir toplumsal ilişki değildir: zaman ve mekânda belirli bir noktada bu ilişkilerin “özgül maddi yoğunlaşmasıdır”; “kendine has bir opaklık ve direnç” sergiler.

Devleti, derin iç çelişkilere sahip bir dizi kurum ve ideolojinin bileşimi olarak anlamalıyız. Bir bütün olarak toplumdaki sınıf gücü dengesi bu çelişkileri herhangi bir sınıf lehine geçici olarak çözebilir -hiçbir zaman tam anlamıyla çözemez-.

Kapitalist Devlete Direnmek

Yani sosyalizmden “devletin daha çok şey yapması” olarak söz edemeyiz. Devlet iktidarı çoğunlukla toplum ve devlet aygıtı içindeki en güçlü grupların çıkarları doğrultusunda kullanılır. Marx’ın Fransa’da İç Savaş’ta yazdığı gibi, “İşçi sınıfı hâlihazırda var olan devlet mekanizmasını ele geçirip onu kendi amaçları için kullanamaz.” Bu, devlet aygıtına karşı mücadelenin önemli olmadığı anlamına gelmez, tam tersi. Devlet iktidarının hayatımızda her zaman var olduğunu ve birçok insanın bu iktidarı yabancı ve istenmeyen bir güç olarak deneyimlediğini -polis, evrensel kredi yaptırımları veya boğucu ve sorumsuz bir bürokrasi formunda- kabul etmeliyiz. Sol, kendisini bu gücün kullanımıyla özdeşleştirmemeli, ona meydan okumak ve onu yeniden şekillendirmek için örgütlenmeli.

Bu her şeyden önce devlet baskısının keskin biçimleriyle karşı karşıya kalan toplulukları savunmak için örgütlenmeyi gerektirir. Irkçılık karşıtı, feminist ve göçmenlerle dayanışan eylem ve protestoları desteklemek, sol iktidarı inşa etmenin kritik bir parçası olmalıdır. Bu eylemler sadece sınıf mücadelesinin tali görünümleri değildir: devlet gücünün sermayenin gücünü desteklemek için kullanıldığı çeşitli yolları kavradığımızda, bu eylemlerin neden sınıf mücadelesi olduğunu kavramak çok daha kolay hale gelir.

İngiliz solunun en eksik olduğu alan, işyeri örgütlenmeleridir. Emek hareketine karşı şaşırtıcı derecede başarılı olan ve onlarca yıl süren devlet eylemlerinin ardından bugün Britanya sendikaları modern kapitalizm tarihinde hiç olmadığı kadar zayıf. Güvencesiz çalışmadaki artış, durağan ücretler ve işten çıkarma ve yeniden işe alma gibi uygulamaların artması, Birleşik Krallık’ın sendika gücünün çok önemli ölçüde düşük olmasıyla açıklanabilir. Sendikalara katılacak insanlara ihtiyacımız var ve sendika içinde örgütlenmeye ihtiyacımız var.

Sosyalistler, toplumsal hareketleri sıklıkla karakterize eden coşku ve umutsuzluk döngüsüne düşmemek için tutkulu ve etkili olduğu kadar sakin ve stratejik de olmalıdırlar. Belki de bu mücadeleler hakkında anlaşılması gereken en önemli şey, onların içinde herkese yer olduğudur.

Çoğumuz pandemi dönemindeki devlet müdahalelerinin sosyalizmle aynı şey olmadığı konusunda hemfikiriz. Ancak sosyalizmin gerçekte ne olduğuna dair vizyonumuzu tam olarak ifade etmeye çabalıyoruz. Benim kavrayışıma göre kapitalizm “serbest piyasa”nın varlığı veya yokluğu ile hiçbir şekilde ilgili değildir; sermayenin emek üzerindeki egemenliğidir. O halde sosyalizm, emekçilerin sermayenin, devletin, kendilerinin ve birbirlerinin elinde yaşadıkları baskı ve sömürüden kurtulması ve özgürleşmesidir.

Sosyalizm vizyonunu gerçekleştirmek zor olacak. Mücadelemizin bugünkü durumuna bakıldığında İşçi Partisi’nde, sendikalarda ve sokaklarda gücün yeniden inşası boş bir hayal gibi görünüyor. Ama belki de bunun nedeni, vizyonumuzu gerçekleştirmek için en çok mücadele ettiğimiz yerin hareketimizin içinde olmasıdır.

[https://tribunemag.co.uk/2021/11/public-spending-socialism-covid-pandemic-austerity-trade-unions-workers-rights adresinden Pelin Tuştaş tarafından çevrilmiştir.]

PolitiYol Telegram'da

GÜNÜN YAZILARI

spot_img

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,450TakipçilerTakip Et
46,694TakipçilerTakip Et
9,284AbonelerAbone

EDİTÖR ÖNERİSİ

HAFTANIN ÇEVİRİSİ

SON HABERLER