Söyleşi: Aylin Kaplan

Cumhuriyet’in 94 yılı vesilesiyle hazırladığımız “Cumhuriyet” dosyası kapsamında Prof Dr. İzzettin Önder sorularımızı yanıtladı.

Önder, Cumhuriyet’e, demokrasiye, yaşanan her türlü hak ihlaline karşı tüm toplumsal kesimlerin demokrasi talebiyle bir araya gelmesi gerektiğini düşünüyor.

Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren değerlendirirsek, AKP’ye kadar farklı ve AKP’den sonra farklı bir süreç yaşandığını iddia edebilir miyiz?

Ben tarihin yürüyüşünü sadece yanlıştır doğrudur diye değerlendirmek amacında değilim, tarihi yorumlamak lazım. Çünkü tarih bireyler üzerinden yürümüyor, alt–katmanda sosyal ve ekonomik olaylar ve oluşumlar üzerinden yürüyor, bireylerde yansıyıp sonuçlanıyor. Ne Cumhuriyetin kuruluşu birey üzerine olmuştur, ne de bugünkü yaşananlar bugünkü kadro yüzünden meydana gelmiştir. Cumhuriyet’in kuruluşunda gerçek kahramanlar, Atatürk, İsmet Paşa vs.gibi çok değerli şahsiyetler vardı. Tarih dediğimizde de sadece bir ülkenin tarihi önemli değildir. O ülke bir havuzun içinde yüzüyor, yani uluslararası ilişkiler, ittifaklar, çatışmalar vs. ülkenin tüm gidişatı üzerinde etkili oluyor.

Böyle baktığımda Cumhuriyetin kurulmasının da o dönemin çok önemli ittifak veya çatışmalarının sonucu olduğunu görürüz. Örneğin, Sovyetler’in mevcudiyeti çok önemli olmuştur. Kurtuluş Savaşı’nın bazı sömürgeleri hareketlendirmesi de İngiliz ve Fransızlar ’ın üzerinde Türkiye lehinde önemli etki yaratmıştır.

Bugüne geldiğimizdeyse artık görünür sömürgecilik vs. yok, ancak kapitalizmin ilerlemesi sosyal yaşamın gerilemesine yol açmaktadır. Kapitalizm ilerleyince ileri düzey medeniyete ya da moderniteye geçilemiyor, tam tersine moderniteden çıkış gerçekleşiyor. Böylece, emek-sermaye çatışmasının ürünü olan burjuva demokrasisi de tedricen yıkıma uğruyor. Burjuva demokrasisi gerçek demokrasi değildir, ona rağmen çatışan gruplar anlaşıyorlar ve parlamenter sistemin önü açılıyor. Ne var ki, parlamenter demokrasi sisteminde azınlığın hakkının korunması ilkesi demokrasi ifadesi olmayıp, sermayenin çıkarlarının korunmasına yönelik önlem olarak geliştiriliyor.

Dünyamız soğuk savaş döneminde komünist ve kapitalist olarak iki kutuplu ikenve kutuplar arasında mücadele devam ederken bizim gibi çevresel konumlu ülkeler oldukça korunmalı idi. İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında 1944’te Bretton Woods ile Dünya Bankası ve IMF kurulduğunda, Dünya Bankası bizim gibi kalkınmakta olan ekonomileri ele aldı. Bizim gibi çevresel konumlu ekonomilerin ismini değiştirdi, ismimiz “geri kalmış” şeklinden, “kalkınmakta olan ekonomi” şekline dönüştürüldü.

1950-1955 yılları arasında ABD’nin çok ünlü büyük iktisatçıları Dünya Bankası projeleriyle kalkınma konularında kendilerine göre yönlendirici kitaplar yazarak, neden geri kaldığımızı bize anlatmaya çalıştılar. Onlara göre, geri kalmamızın genel nedenleri arasında yüksek doğurganlık, tarıma dayalı ekonomi ve sanayinin gelişmemiş olması, eğitimin geri düzeyi vs. gibi meseleler söz konusu idi. Ama bu yazında sömürge, sömürgeleştirme lafını çok duyamadık. Sömürge savını ancak Baran- Sweezy ekolü ile duymaya başladık.

Bugün kapitalizmin geldiği yere baktığımızda, kapitalizmin bir proje olduğunu anlayabiliyoruz; feodalizmden çıkış ertesi oluşturulan bir burjuvazi projesi olduğu doğrudur. Fakat feodalizminin güç ilişkilerini kullanarak kurulmuş bir burjuvazi sistemidir kapitalizm. Feodalizmde üretim aracı olan toprak feodal beyindir, kapitalizmde de üretim aracı olan sermaye patronundur.

Kapitalizm ilerlediği her aşamada kendi patolojisini oluşturuyor. Tıpta anatomi ve onun işleyiş hali olarak fizyoloji söz konusudur. Bu normal yapıda bir hastalık görülünce doktorlar buna patoloji derler. Kapitalizm zaten patolojik bir sistemdir; sermaye deviniminin organik bileşiminin ortaya koyduğu sonuçlarkriz yaratır, yoksulluk getirir, çatışma getirir…

İki kutuplu sistemde kapitalizmin ilerlemesi henüz bu düzeyde değildi, çünkü sermaye birikimi açısından sistem henüz olgunlaşmasını sağlayamamıştı. Şimdi ise iki sistem yok artık, tek sistem var. Sermayenin olgunlaşması epeyce tamamladı. Dolayısıyla krizleri yaratacaktır kapitalizm. Bu krizler yaratılırken bizim gibi ülkeler bu krizlerin altında kalmak mecburiyetindedir.

HEM DÜNYADA HEM DE TÜRKİYE’DE RADİKAL BİR DEĞİŞİMİN YAPILABİLECEĞİ BİR DÖNEMDEYİZ

Bir şeye değinmek istiyorum burada, o da Darvin’in meşhur türlerin gelişim yasası. Malumunuz Darvin kuralına göre güçlü değil, uyum sağlayan sistemde kalır. Bu teoriyi Herbert Spencer Sosyal Darvinizm’e aktardı. Sosyal Darvinizm’e göre, günümüzün küreselleşme koşulunda uyum sağlayan ayakta kalabilir. Günümüz küreselleşme koşulunda birkaç merkez var. Bunlar, Rusya, Avrupa, hafif etkili Japonya ve Amerika olarak sayılabilir. Aslında bu merkezler aynı ideoloji ve aynı mantık içerisinde yer alır. Bu merkezler bir dünya sistemi oluşturduğunda, böylece oluşturulan dünya sistemine uyum sağlayabilmek için bizim gibi ülkelerin sosyal Darvinizm çerçevesinde uyuma yönelik baskılanması gerekir. Bu koşulda, ülkede düşünen uyanık unsurlar baskılanır ki, yaşanan acılar halk kesimi tarafından algılamasın. Dolayısıyla bugün bizim gibi ülkelerde yaşadığımız ve politik baskılama olarak tanımladığımız olaylar böyle olaylardır. Bir de tabii sermaye konusu var. Dış sermaye geldikçe parlamenter demokrasi çalışmaz, büyük müzakereleryapılamaz, tam da Nikos Poulantzas’ın dediği gibi, ülke bloklarla yönetilir, böylece hızlı kararlar alınır. Bu durumda icra yasamaya hâkim olsun istenir.

Bugüne baktığımızda Kurtuluş Savaşı döneminden farklı bir dönemdeyiz. Bence çok daha kötü bir dönemdeyiz, çok daha radikal dönüşümlerin yapılabileceği bir dönemdeyiz. Hem dünyada hem de onun yörüngesindeki Türkiye’de radikal bir değişimin yapılabileceği bir dönemdeyiz. Çok ciddi politik dengelerin gözetilmesi gerekir. Tabii bunun söylenmesi kolay, ama yapılması o kadar kolay olamaz. Bu durumda kısa vadeli algılama ve kararlarla değil, uzun vadeli ve ciddi planlama ile ülke ve ekonomi işlerinin sürdürülmesi gerekir.

Bölgemizde sürdürülen çatışmaya taraf olarak katılmanın Türkiye’ye sağlayacağı bir kazancın olacağını düşünemiyorum. Bu durum kapitalizmin Türkiye’yi sürüklediği bir alandır.

2000 YILI PROGRAMI TÜRKİYE’NİN ALEYHİNE ACI BİR PROJEDİR

AKP’nin Cumhuriyetin kurucu paradigmasına karşı her alanda başlattığı saldırıdan en çok etkilenenler emekçi kesim. Bu süreç hala devam ediyor. İşçi sınıfı/emek örgütlerinin buna karşı yeterli bir tepki vermemesinin nedenini nasıl yorumlamak gerekir?

Bugün Türkiye’nin karşılaştığı durum, 1980 politikaları, 1950 Demokratik Parti iktidarının gereksiz bir biçimde dış ticareti liberalleştirmesi, 1958’de ülkeyi moratoryuma sürüklemesi ve sonraki olayların biraz da doğal ve birikimli sonucudur.

O dönemleri tarihçilere bırakıp, bugüne bakarsak, bu duruma şiddetle sürüklenmemizin sebebinin 2000 yılı programı olduğunu görürüz. 2000 yılı programı Türkiye’nin aleyhine acı bir projedir. Neden Türkiye’nin aleyhine? Çünkü ileri ekonomilerde sermayenin kar hadleri azaldığından, yükselen büyük fonlar yatırım yerleri ararken Türkiye uygun ekonomi konumuna sokuldu. Uluslararası alanda işsiz kalmış yatırımcı sermayeye ve finans sermayesine Türkiye piyasa işlevi gördü. Bu süreçte baskılı döviz kuru nedeniyle üretim dış dünyaya aktarıldı. Bugünkü iktidarın uyguladığı politika budur aslında. Bu politika ilk başta parıltılar verdi.

TÜRKİYE 1950’DE TİCARİ EMPERYALİZME GİRMİŞ OLDU

Türkiye ekonomi tarihine kısa bir bakış atarsak şunları görürüz. Türkiye 1950’de ticari emperyalizme girmiş oldu. Maalesef, 1958’de uygulanan serbest dış ticaret politikası ülkeyi 1958’de moratoryuma götürdü. Moratoryum biliyorsunuz bir uzun vadeli anlaşmadır. Anlaşmanın adı Paris Anlaşması’dır. 11 devlet vardır masada, Amerika da dâhil olarak. Bu anlaşmada gecikmiş borçlarımızı taksite bağladılar. Dönem içinde ithalatımızı ödeyemez konuma geldik. O zaman 11 ülke ile anlaşma yaparak, IMF ile tanışmış olduk. Bu dönem ticari emperyalizm dönemidir. 1960 dönemi de, ithal ikameci ve korumacı montaj emperyalizmidir.

1980’DE FİNANSAL EMPERYALİZME GİRDİK

1980’e geldiğimizde finans dönemine geçtik, çünkü dünya finansa geçmişti. Türkiye’de aşırı devlet borçlarının Merkez Bankası tarafından tümü ile karşılanmaması nedeniyle faizler yükseldi ve sıcak para operasyonu başladı. Bu dönemde Türkiye’de demokrasinin törpülenmesi finans sermayenin ve yatırımcı sermayenin işine gelir. Çünkü yatırımcının amacı paranın güvenli olması ve yüksek faiz sağlamasıdır. Türkiye’deki demokrasi konusu emperyalistleri ilgilendirmiyor. Paranın güvende olması içeride ücret artışı talebi ya da başka sebeple bir kalkışmanın olmamasına bağlıdır. 1980’deki finansal emperyalizme giriş olayımız böyledir.

IMF, BÜYÜYEN KOMÜNİST BLOK KARŞISINDA CARİ AÇIK OLUŞTURARAK EKONOMİK SORUN YAŞAMAMAK İÇİN KURULMUŞTUR

2000 yılındaki programda Türkiye’ye üç temel dokuda program sunuldu IMF tarafından. Bilindiği üzere, IMF 1944’te bizim gibi ülkeler için kurulmadı. Bizim gibi ülkeler için Dünya Bankası kuruldu. IMF’yi kendileri için, yani gelişmiş ülkeler için kurdular. Büyüyen komünist blok karşısında cari açık oluşturarak ekonomik sorun yaşamamak için kurulmuştur. Bu yapılanmada IMF ülkelerin maddi altyapısına bakmıyor, yüzeysel çözüm önerileri ile cari açık sorununa kısa süreli çare bulmaya çalışıyor. Bu çerçevede IMF’nin Türkiye’ye önerdiği projenin birinci alanında, Merkez Bankası’nın para kurulu haline çevrilmesi ile kamu açıklarının karşılanmasında para piyasası devreye sokularak, faiz haddi yükseltildi. Merkez Bankası iç varlık fonunda kısıntı yaparak, hükümetin hazine bonolarını kabul etmemeye başladı, bu konuda sınır koydu.Bu politika faizlerin yüksek tutulması demektir. Faizler yüksek tutulunca döviz baskılanmış oldu. Dövizin baskılanması iktidarın işine geldi. Çünkü böylece fiyatlar frenlenmiş gibi göründü.

İthal ürünler piyasayı doldurdu, insanlar kredilerle lüks araba ve her türlü ithal mal almaya başladı. Döviz baskılı oldukça, üretimin çoğu girdisini ithalatla karşılama yoluna gidildi ve bu durum firmaları “kur riski” ile karşı karşıya getirdi. Bu yapılanma, üretimi dış dünyaya aktarırken KOBİ’ler üzerinde baskı yaratmanın yanında, işsizliğe ve üretimsizliğe itti ekonomiyi. Bu durumu sembolik bir örnekle açıklamaya çalışalım. Örneğin, bir araba fabrikası diyelim ki balatasını iç piyasada bir KOBİ’den alırken fiyat 10 TL ise, fabrika girdiyi dış dünyadan diyelim ki 2 dolara alabiliyor ve dolar baskılı tutulduğundan fiyat 8 liraya geliyorsa, ithalata gidilir. İşte bu durum KOBİ’leri vurdu.

Bu süreç büyük firmalarda da döviz riski yarattı. Bu da iktidarın işine geldi. Döviz riski şudur: büyük işletmeler girdilerini ithalat yoluyla sağlıyorlar ve hesaplarını one göre yapıyorlarsa, dövizin baskılı gitmesi üreticinin işline gelir. O zaman üreticilerin eğilimi istikrardan, yani iktidardan yana olmaya başlar.

BURJUVAZİ AYAĞA KALKAMADI, CİDDİ ŞEKİLDE BAĞLANMIŞ OLDU

Oysa bu istikrar görüntüsü kısa vadede pansuman tedavisi niteliğinde olup, ama uzun dönemde ülkenin felaketiydi. İşsizliğe yol açıyordu. Ne var ki, bu durum iktidarın işine geliyordu. İşadamları bundan dolayı siyasi yürüyüşe karşı ayağa kalkamadılar. Burjuvazi ayağa kalkamadı, ciddi şekilde bağlanmış oldu. Bu program uluslararası düzeyde çok önemli bir manevraydı aslında. Uluslararası alandaki serseri para güvenilir kıldıkları Türkiye’ye geldi. Ama bu politika borçlu bir ülke ve halk yarattı, kısacası bizim aleyhimize oldu.

IMF’nin programının ikinci açılımında bütçenin küçültülmesi talebi, üçüncü açılımında ise ekonominin serbestleştirilmesi talebi vardı. Böylece özelleştirmeler ve yap-işlet-devret gibi küreselleşme gibi uygulamalar hızla yayıldı. Toplumsal düzeyde çalışma, eğitim ve hemen her konuda güvenilirlik algısı sarsıldı.

Tüm bu koşullara, çöküşe rağmen bu kadar hareketsizlik neden peki?

Bir kıpırdanma olamaz. Neden olamaz, çünkü neoliberal politikalar ve onun üzerinde yükseltilen ideolojiler atomistik birey mantığını topluma ve insanlara aşıladı. Ekonomik çöküş yanında uygulanan sosyolojik algılama “dağılan toplum” patolojisi oluşturdu. Bunun yanında öyle yaygın bir işsizlik var ki, artık herkes kendini düşünmek zorunda kalıyor. Sendikaların da bunda büyük payı var, olumsuz anlamda. Benim de katıldığım bir etkinlikte bir sendika lideri hem de öne çıkan sendikalardan birinin lideri kalktı dedi ki “Biz kanunlar müsaadesinde sonuna kadar hakkımızı arayacağız.” Zaten istenen şey de budur. Bu mücadele değil ki, sistem bunu istiyor zaten. Sendikal bilinç böylesi geri olduğu gibi, yönetsel bağlamda demokrasi anlayışı da çok yetersiz ve zayıftır.

Türkiye’nin bugünkü durumuna gelecek olursak müthiş bir işsizlik, dinsel baskı, gericileştirme, ulusalcılıkla soslanmış savaş çığırtkanlığının sosyal narkozu etkisi altında bir toplum… Bu sosyal narkoz aşılabilir fakat işsizlik aşılamaz, çünkü ekonomik dinamikler hızlı değişemz. Dikkat edin Marx da kapitalizmin en gelişmiş yerinde çıktı, Afrika’da çıkmadı. Eğer bugün kapitalizme karşı dünyada bir dönüş olacaksa Afrika’da olmayacak, başka yerde olmayacak, Avrupa’da ya da Amerika’da olacak. Çünkü zenginliktir insanı harekete geçirebilen. Yoksulluk insanı atıl halde bırakır, insan sadece kendisini düşünür.

2019 KÖPRÜDEN ÖNCEKİ SON ÇIKIŞ İSE ORADA CİDDİ DURMALIYIZ

Bir bütün olarak solun, toplumsal muhalefetin, emek hareketinin aslında muhalif kesimlerin üzerinde uzlaşacağı temel parametreler ne olmalıdır?

Ben şöyle düşünüyorum; önümüzde bir kütük var ve ben bunu tek başıma yuvarlayamıyorum. Biliyorum siz farklısınız, o da farklı, sonunda da farklı olacağız. Ama şu anda amaç bunu yuvarlamak, dereye kadar yuvarlamak. Şimdi hepimiz bu yuvarlama işine odaklanalım. İşte bu kısa vadeli bir amaçsal koalisyondur.

Beni üzen bazı kesimlerin “ufak olsun, ben olayım” mantığı ile oldukça kişisel davranıyor olmasıdır. Mesela, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü’ne bakalım; CHP’li olmayabiliriz, kimsenin olmak zorunluluğu da yok ama eğer bu bir hareketse, bugün Türkiye’de yaşanan anti-demokratik dediğimiz davranışlara karşı bir hareketse buna en azından burun bükmemek gerekir, diye düşünüyorum..

Bugün bu ülkede belirli şeyleri riskli görüyorsak; mesela demokrasiden uzaklaşmayı, laiklikten uzaklaşmayı riskli görüyorsak şu an hedefimiz bu gidişi durdurmak olmalıdır. Bunun için bir mutabakat yapmak mecburiyetindeyiz. Elbette hepimiz farklıyız, ancak şuanda hepimizin ortak bir kaygısı var. Bu gidiş eğer olumsuz bir gidiş ise bunun durdurulması gerekiyor. O zaman ufak hedeflerle bir koalisyon yapmamız lazım. Bir araya gelmemiz lazım. Birbirimizi kötülemememiz lazım. Hatta 2019 köprüden önceki son çıkış ise orada ciddi durmalıyız.

ASGARİ MÜŞTEREKLERDE BİR ARAYA GELMELİYİZ, NEDİR MÜŞTEREKLER; DEMOKRASİDİR!

Asgari müştereklerde bir araya gelmeliyiz. Nedir müşterekler; demokrasidir! Laiklik de onun içindedir, insan hakları da onun içindedir, emekçi hakları da onun içindedir, emekli hakları da onun içindedir, makul bir sanayileşme de onun içindedir, kalkınma da onun içindedir…

Şu anda bütün seçilmişler görevden alınabiliyor, tek bir kişinin dediği oluyor. Bugün demokrasi ile ilgili endişesi olan herkesin bütün farklılıkları bir kenara bırakıp yan yana gelmesi gerekiyor. O farklılıklar görüşülür tartışılır elbette. Ülkenin şuanda acilen demokrasiye girme ihtiyacı var. Bunun için çaba sarfetmemiz lazım. Asgari bir zeminde buluşmamız lazım; o da bence demokrasidir.

İzzettin Önder kimdir?

1959 yılında İstanbul Amerikan Koleji’nden (Robert Kolej), 1963 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı fakültede 1967 yılında doktora derecesini, 1971 yılında doçent ve 1980 yılında da profesör unvanını aldı.

Doktora sonrasında, 1967–68 döneminde İngiltere’de York Üniversitesi’nde araştırmalar yaptı, 1969 yılında kısa süreli olarak ABD’de muhtelif üniversitelerde incelemelerde bulundu ve 1974-75 döneminde bir akademik dönem süresince Japonya’da Seijo Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak çalıştı.

Meslek yaşamını esas olarak İstanbul Üniversitesi’nde sürdüren Önder, bu üniversitede uzun yıllar lisans ve doktora düzeylerinde dersler verdi. 1976 yılından günümüze dek Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde de öğretim üyeliği yaptı. Emeklilik sonrasında bu faaliyetlere ilaveten Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde Türkiye Ekonomisi konulu iki dönemlik lisans dersini yürütmektedir. Yine son iki yılda Antalya Üniversitesi ve Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde de birer dönemlik yüksek lisans dersleri yapmıştır.

Seyrek olarak Özgür Üniversite’de konferans niteliğinde faaliyetlere katılan İzzettin Önder, akademik faaliyetlerinin yanında, emekçi sendikalarında ve farklı platformlarda seminerler, konferanslar ve panellerde çeşitli sorunları iktisatçı gözü ile irdelemeye gayret etmiştir. Bir süre Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapmış ve yazıların bir bölümünü kitaplaştırmıştır. Halen Evrensel gazetesi ve Açık Gazete’de köşe yazarlığını sürdürmektedir. Akademik alanda Türkçe ve İngilizce olarak çeşitli makaleleri yayınlamıştır.

2007 yılında yaş nedeniyle emekli olmuş, bir süre İstanbul Üniversitesi rektörü tarafından görevini sürdürmesine izin verilmemiş, ancak rektör değişimi sonucunda görevine geri dönmüştür.

Halen Boğaziçi Üniversitesi ve Mimar Sinan Üniversitesi’nde ders vermektedir.

Cumhuriyet Dosyası’nda yayımlanan diğer yazılar:

Metin Çulhaoğlu: Türkiye’de sosyalist hareketin üzerinden yürüdüğü pek çok alanı cumhuriyet açmıştır

Fatih Yaşlı: Cumhuriyet eleştirisi, islamcılara ya da muhafazakarlara bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir

Prof. Dr. İlhan Tekeli: Türkiye’de gerilim üzerinden siyaset yapmanın kökeni Demokrat Parti’dedir 

Sina Akşin: Türkiye’nin tekrar Atatürkçü-devrimci çizgiye gelmesi lazım

Ahmet Say yazdı: Atatürk’ün Kültür Politikası kapsamında Türkiye’de müzik sanatının gelişimi