Cuma, Ağustos 12, 2022

İşgal, savaş ve geleceğin inşası

Melih Bulut
Melih Bulut
09.01.1954 doğumlu. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu. Aynı fakültede çocuk cerrahisi ihtisası yaptı ve doçent oldu. 1987'de İstanbul Şişli Etfal Hastanesinde Çocuk Cerrahisi Kliniğini kurdu. 1997'den itibaren çeşitli hastanelerde yöneticilik görevleri yaptı. Yeni Demokrasi Hareketinin kurucuları arasında yer aldı. Dr. Bulut sağlıkta inovasyon, yapay zeka, nadir hastalıklar ve yaşlılık konularında gönüllü çalışmalarda bulunmaktadır. Sağlıkta İşbirliği Platformunun kurucusu, Hedef Nobel İnsiyatifinin ve Sağlıkta Yapay Zeka Grubunun aktif bir üyesidir.

Rusya’nın Ukrayna işgali hakikat sonrası çağın da sonuna gelindiğinin habercisi. Melih Bulut Putin’in açtığı çağı kendisinin nasıl sonlandırdığını kaleme aldı.

Putin 24 Şubat’ta Ukrayna’yı işgal kararı vererek savaşı başlattı. Kısa süre sonra da savaşı her halükarda kaybedeceği anlaşıldı. Buna karşılık Rusya’nın nükleer silahları, Ukrayna’ya göre ordusunun çok daha büyük ve daha ağır silahlara sahip olması, geçmişten gelen acımasızlığı, Putin ve çevresi ile Rus derin devletinin ihtirasları, kendi ülkeleri gibi Ukrayna ve dünya için kayıpların ne büyüklükte olacağını kestirmemize olanak vermiyor. Öyle ya da böyle, hiç şüphe yok ki, bir gün bu savaş da bitecek ve yeni bir dünya kurulacak.

Bu savaş önlenebilir miydi; sanmıyorum. Aslında yıllardır “Sağlıkta Gelecek” konferansları verirken belirttiğim üzere, dünya krizler eşliğinde büyük bir dönüşüm geçiriyordu ve şimdiye kadar insanlık böylesi dönemleri savaşsız atlatamamıştı. Ben iyimserlikle artık akıllandığımızı ve Putin’in birtakım tavizler karşılığında bu savaşı başlatmayacağını düşünüyordum, yanılmışım. Putin’de yanıldı; Ukrayna halkının cesareti konusunda yanıldı, Zelensky’nin liderliği konusunda yanıldı, batının tepkisi konusunda yanıldı, kendi ordusunun gücü konusunda yanıldı. Sanıyorum yanılmasının temel nedeni dünyada olup biteni ve kendisinin bu dünyadaki rolünü tam manasıyla algılayamamasıydı.

Birkaç asırdır içinde yaşadığımız ekonomik düzenin adı olan kapitalizmin aslında kendisi bir krizler düzeni ve krizlerini her seferinde bir şekilde atlatmayı başarabilmiş bir sistem. Neoliberalizm 1980’li yıllarda tıkanan kapitalist sistemin krizden çıkarılması için can simidi olarak görülen bir yeni versiyondu. Reagan, Thatcher gibi liderler ABD ve İngiltere’de esas uygulayıcısı oldularsa da dünyadaki hemen her ülke bu dalgadan etkilendi.

Neoliberalizmin Türkiye’deki ana taşıyıcıları ANAP, Özal, AKP ve Erdoğan oldu. 1990’larda Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra o coğrafyadan geriye kalan Rusya Federasyonunun ekonomik krizden çıkışını sağlamak amacıyla neoliberalizm uygun bir yol olarak görüldüğü için, Putin ve oligarklar bu sistemin ürünü olarak gelişip serpildi. Yıllar geçtikçe toplumlarda yarattığı ağır eşitsizlikler, çevre felaketleri, göç krizi gibi birçok gelişmenin yanı sıra 2008 ağır ekonomik krizi neoliberalizmin aranan çözüm olamayacağını gösterdi. 2019’da patlayan COVİD-19 pandemisiyle başta ABD, tüm ülkeler bir sağlık krizi de yaşamaya başladı. 2022’ye gelindiğinde Mahşerin Dört Atlısı olarak adlandırdığım iklim krizi, göç ve mülteci krizi, ekonomik kriz ve sağlık krizi her düzeyde bir yönetim krizi yaratmaya başlamıştı. Artık neredeyse her gün dünyayı, ülkemizi, ailemizi veya kendimizi doğrudan etkileyen bir kriz durumu içerisinde yaşıyorduk.

Üstelik şimdiye kadar geliştirdiğimiz kurumlar, yöntemler hatta değerler bu krizlerle mücadelede fazla bir yarar sağlamıyordu. Ekonomisi her geçen gün ihtiyacın azaldığı fosil yakıtlara dayanan, aşırı merkeziyetçi, yönetim genleri otoriter olan Rusya bu krizlerden fazlasıyla etkileniyor ve ayrıca yeni dönemin yükselen değerleri, ekonomik anlayışı, birey davranışları Putin ve zihniyeti için açık bir tehdit oluşturuyordu. Öyle ki muhaliflerini öldürterek bertaraf eden Putin, Navalny taraftarlarının aynı anda onlarca şehirde yönetimi aleyhinde gösteri yapmasına engel olamıyordu. Çanlar onun için çalıyordu; üstelik batıyı çok zayıf ve bölünmüş olarak görüyordu; ne de olsa Fransa Cumhurbaşkanı NATO’nun beyin ölümünü ilan etmişti.

Diğer taraftan aynı zaman diliminde krizler yaşanmakla beraber bilimdeki ilerlemeler startup ekosistemi ile hızla teknolojiye dönüştürülüyor ve sıradan vatandaşın hizmetine giriyordu. 2007 yılı bu bakımdan Apple’ın iphone’nu çıkarması; Airbnb, Spotify, gibi yepyeni dijital teknoloji şirketlerinin kurulmasına tekabül eden bir yıl olduğu için milat oldu. Öyle ki artık yıkıcı teknolojiler nanoteknoloji, sentetik biyoloji, genetik ve biyoteknoloji, robotik, yapay zekâ ile üretim ilişkilerinden insan ilişkilerine tüm sektörleri derinlemesine etkiliyor, hızla dönüştürüyordu. Ben bu nedenle yaşadığımız bu dönemi, Tarım Devrimine atfen, Bilim Devrimi çağı olarak adlandırıyorum.

İnsanlık olarak yeryüzündeki maceramızda en önemli dönüm noktalarından birisini teşkil eden Tarım Devrimi sayesinde avcı toplayıcılıktan yerleşik düzene geçmiş ve zaman içerisinde şu an içinde yaşamakta olduğumuz sistemi ve kurumları geliştirmiştik. Aydınlanma, Sanayi Devrimi, Modernleşme hep Tarım Devriminin uzantıları idi. Ordu, siyasi düzen, üniversiteler bu dönemin ürünleriydi.

Ama 2020’lere geldiğimizde kurduğumuz düzen yorulmuş ve yıpranmış dünyamızın, sıkıntılı toplumların ihtiyaçlarına cevap vermiyordu ve radikal değişim gerekiyordu. Hangi şekilde iktidara gelmiş olursa olsun ülke yönetimleri bu radikal değişimleri hızla yapmaya çekiniyordu. Ya da yüzyıllardır yüksek öğretim tekelini elinde tutan üniversiteler yeni, alışılmamış eğitim platformları karşısında zorlanıyordu. “Yeni” bir türlü tam ortaya çıkamıyor, eski de ihtiyaçlara tam cevap veremiyordu.

Putin işgal öncesinde yaptığı ve işgalin gerekçelerini anlattığı konuşmasında Versay Antlaşmasından beri ilmek ilmek örülmüş uluslararası hukuku hiçe saydığını net biçimde gösterdi.

24 Şubat 2022’ye kadar yaşadığımız dönemi posttruth çağı, hakikat sonrası olarak da adlandırıyoruz. Neoliberalizmin adeta tamamlayıcısı olan posttruth çağının en önemli aktörü, taşıyıcısı, destekçisi de Putin idi. Kurduğu basın yayın organları, görevlendirdiği adamları, hemen her ülkedeki uzantıları ile bizim bu karanlık içinde yaşamamıza neden olanların başında gelir. Tabii en büyük başarısı ABD Başkanı olarak Donald Trump’ı seçtirmek ve ABD toplumunu, siyasi erkini tarihte eşi görülmemiş bir şekilde bölerek istediği şekilde güçsüzleştirmekti.

Avrupa Birliğinin ataleti, basiretsizliği, Çin’in Pasifik’te hızla hegemonik bir güç haline gelmesi ve başka bir sürü faktör Putin’i cesaretlendirdi. Putin ve Rus derin devleti elbette ki teknolojinin, internetin, sosyal medyanın, bir önceki kuşaktan çok farklı bir iç dünyada yaşayan gençlerin farkındaydı ama aşırı merkeziyetçi yönetim yapısı ve neredeyse tamamen fosil yakıt ihracına dayalı bir ekonomi ile yeni gelen çağı ancak dışarıda yayılmacı, içeride toplumu baskılayıcı politikalarla göğüsleyebileceğini düşünüyordu. Ben sonuçta bazı yanılgıları olmakla beraber Putin ve çevresinin bu çatışmayı Rusya’nın geleceği için göze aldığını düşünüyorum. Yani Putin evrensel değerlerden farklı, totaliter anlayışa dayanan yeni bir gelecek inşa etmesi gerektiğini biliyordu. Kurban olarak Ukrayna’yı seçti, çünkü kendi yurttaşlarına, dünyaya en kolay anlatabileceği hikâye ona göre Ukrayna idi ve kurmak istediği yapının tam zıddı hayalleri olan bir toplumdu.

Ukraynalılar 2014’de kış ortasında aylar süren, her türlü kimlikten, yaştan yurttaşın katıldığı efsanevi bir direnişle (Bu olayları hatırlamak için lütfen “Winter on Fire” belgeselini izleyiniz, Netflix de de var) kuklası Yanukoviç’i Rusya’ya postalayarak onu Maidan’da mağlup etmişlerdi. Putin de Kırım’ı kolayca almış, ülkenin doğusunda geniş nüfuz alanları oluşturmuştu.

Ancak Ukrayna rahat durmuyordu, AB ve NATO üyeliğini savunan eski komedyen Zelensky alışılmamış oranda (% 70’ler)  kabul görerek başkanlığa seçildi. Putin NATO üyeliği isteğini işgale bahane olarak sunarken uydusu Belarus’un nükleer silaha sahip olabilmesi konusunda anayasa değişikliği yaptırıyordu! Yani öne sürdüğü savaş gerekçesi aslında Polonya ve NATO’nun kolayca kullanabileceği bir gerekçe idi. Artık hemen herkes işgale sebep olarak gösterilen NATO meselesinin uydurma olduğunu anladı.

Putin işgal öncesinde yaptığı ve işgalin gerekçelerini anlattığı konuşmasında Versay Antlaşmasından beri ilmek ilmek örülmüş uluslararası hukuku hiçe saydığını net biçimde gösterdi. BM Güvenlik Konseyi devam ederken saldırıyı başlatarak diplomasinin umurunda olmadığını ve yeni bir dünya düzeni istediğini kesin şekilde ortaya koydu. Savaştaki hedefi de çok hızlı biçimde yarı işgal altında tuttuğu yerleri, başkent Kiev’i hızla ele geçirmek ve Devlet Başkanı ile ilgilileri etkisiz bırakmaktı. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Ukrayna 2014’den sonra elinden geldiğince sistemlerini düzeltmeye çalışmış, batının, Türkiye’nin desteğiyle ordusunu düzene sokmuştu. Silahları yetersizdi ama işgale tarih boyunca 300 Spartalı gibi anlatılacak bir kahramanlıkla karşı koydular. İşgalin başlamasıyla birlikte dünya tarihinin en hızlanmış zamanlarına tanıklık etmeye başladık. Dönüşüm artık tepe noktasındaydı. Zelensky bir anda dünya halklarının gözünde kahraman oldu, Rusya başta, her yerde insanlar Ukrayna ve barış için sokağa döküldü. Avrupa Birliği, ABD ve pek çok ülkedeki siyasetçiler gösterilen cesaret, sivil tepki ve bunların yarattığı duygu yoğunluğuna kayıtsız kalamadılar ve peş peşe Putin’in hiç tahmin etmediği biçimde işgale karşı çıkmaya başladılar, yaptırımlar uyguladılar. Putin adeta sihirli bir tutkal gibi bölünmüş, parçalanmış herkesi bütünleştirdi. Artık Putin savaşı başlatarak Posttruth çağını da bitirmişti!

Savaş şimdi televizyonlarda ve daha önemlisi sosyal medyadaydı, hatta Tiktok’daydı, her an herkes savaştaki gelişmeleri izleyebiliyordu ve bir anlamda sosyal medyadan savaşa taraf olarak katılabiliyordu! Putin böylece kendisini yaratmış ve büyütmüş olan bir dönemi farkında olarak veya olmayarak bitirdi. Avrupa Birliği ülkeleri, ABD kurumsallaşmış demokrasinin getirdiği avantajla hızla yeni döneme adapte olmaktalar ve Rusya’yı ekonomik olarak zorlayacak ve savaşın değirmenine su taşıyacak kanalları kesmeye başladılar.

Putin dünyanın gönlünde kaybetti ve gidecek, bu kesin ama sonra ne olacak? Sonuçta savaşı bir veya birkaç kişi başlatabilir ama halklar bitirir. Cesur ve basiretli Rus halkının Putin’den bir şekilde kurtulacağı muhakkak.

Putin hâlâ olan bitenin farkında değildi. İsviçre’nin iki yüzyıl süren ve örnek gösterilen tarafsızlığını bozması bile onu uyandırmadı. Belki de Çin’e güveniyordu. Ama Çin, tam da kendisinden beklendiği ustalıkla gelişmeleri çok iyi değerlendirdi ve dünyayı kızdıracak bir adım atmadan bir taraftan Rusya’yı belli platformlarda yalnız bırakırken bazen de ona cesaret verdi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda 141 ülkenin Rusya aleyhine bir metni kabul etmesi, sonrasında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonunda benzer bir kınama metni için Rusya’yı sadece Eritre’nin desteklemesi dünya devletlerinin tepkisini göstermesi açısından ibretliktir. Bu ortak vicdanın oluşması dünyada yeni ve aydınlık bir geleceği inşa etmek bakımından çok önemliydi.

Bu yazıyı yazdığım sırada savaş devam ediyordu. Putin yine yanıltmamıştı, ilk hedefi daima ezmek istediği sivil halktı. O nedenle Suriye’de, Çeçenistan’da yaptığı gibi vahşice sivil yerleşim birimlerini bombalıyor, isabet alan çocuk hastanesinde çocuklar ölüyor. Milyonlarca insan mülteci haline gelmiş durumda. Ukrayna’ya komşu veya komşu olmayan ülkeler ve toplumlar muazzam bir dayanışma örneği göstererek gelenleri karşılıyor, adeta bu işgal sayesinde Avrupa’nın halklar tarafından birliği tabandan kuruluyor. Sadece bir insanlık trajedisi yaşanmıyor; Putin’in cani askerleri doğayı her çeşit bomba ile mahvediyor. Çünkü onlar faşist ve yaşamın bizatihi kendisine düşman.

Putin dünyanın gönlünde kaybetti ve gidecek, bu kesin ama sonra ne olacak? Sonuçta savaşı bir veya birkaç kişi başlatabilir ama halklar bitirir. Cesur ve basiretli Rus halkının Putin’den bir şekilde kurtulacağı muhakkak. Sonrasında yeni bir dünya kurulacağı da muhakkak, artık 23 Şubat 2022’deymişiz gibi, o anlayışla devam etme şansımız yok.

Savaş bittikten sonra “Yaşamdaşlık” temel ekseninde yeni bir dünya kuracağız. Burada esas insan değil yaşamın kendisi olacak. İnsanı kutsayan ve böylece doğanın hoyratça tahribine olanak veren, bizi Putinleştiren ekonomik, sosyal ve siyasi yapıları geride bırakacağız. 1945’den itibaren iyi kötü dünya barışını sağlayan ama artık işlevini büyük ölçüde kaybetmiş, yıpranmış, yorgun uluslararası kuruluşları yeniden düzenleyeceğiz. Belki de Rusya Federasyonundan bu savaş sonrasında geride kalanların Avrupa Birliğine katılması gibi yeni ortaklıklar barışın garantörü olacak. Hiç şüphe yok ki ikinci bir soğuk savaş dönemi yaşanmayacak.

Ukraynalıların ve Putin’e direnen Ruslar başta tüm halkların bu yeni dünyanın inşasında söyleyecek çok sözü olacak, sığınakta doğan çocukların, cephede savaşan askerlerin, St. Petersburg caddelerinde kirli savaşa hayır diyenlerin söyleyecek çok sözü olacak. Kendi kişisel siyasi, ekonomik menfaatlerinden daha çok yaşamın kendisine önem verenlerin sesi duyulacak. Yıkılan Ukrayna çok hızla yeniden kurulacak, kaynaklar oraya akacak.

Bu noktada bizim Türkiye olarak geleceğin inşasında ne kadar etkili olabileceğimizi doğrusu kestiremiyorum. 24 Şubat’tan itibaren televizyonlarda, sosyal medyada, çeşitli ortamlarda yapılan değerlendirmelerde toplumun her kesiminden aydın denebilecek önde gelen insanların hâlâ 20.yüzyıl referansları ile soruna yaklaştığını, birçoğunun ideolojik körlük içinde olduğunu izliyoruz. Öyle ki kurulduğundan itibaren hiçbir zaman sosyalist veya komünist olmamış, devlet kapitalizminin kötü bir versiyonunu uygulamış SSCB’yi sanki Putin devam ettiriyormuş gibi tutum alan eski SSCB yandaşları var.

Böyle bir yazıda nükleer savaş tehlikesine de değinmek lazım. Doğrusu ben bu ihtimali sıfıra yakın görüyorum. Putin’in kazanamayacağını anlayınca yaptığı bir blöf bu.

Hatta Putin’in bu geçmişi reddetmesine rağmen var. Memleketimizde iktidarın geçmişte verdiği çok yanlış kararlar nedeniyle ve konumu itibariyle açıktan Rusya ve Putin muhalefeti yapmasına pek imkânı yok; onu anlıyorum, ama Kurtuluş Savaşı yapmış kurucuları olan Ana Muhalefet Partisine ne demeli?

Doğrusu CHP bu insanlık dramına çok daha yüksek sesle karşı çıkmalı, mitingler ve insani yardım kampanyaları düzenlemeliydi. Bütün dünya meydanlarda Ukrayna’yı desteklerken maalesef Türkiye’de halk pek sesini çıkarmadı; Ukraynalılar ve Putin muhalifi Rusların başı çektiği ufak toplanmalar dışında gösteri yapılmadı.

Sivil toplum kuruluşları da bu konuda sınıfta kaldı. Örneğin güçlü özel sağlık sektörünün tıbbi cihaz, ilaç, özel hastane dernek ve ilgili kurumları işbirliği içerisinde, dünyada ses getiren cesametli bir yardım kampanyası organize edemedi. Belki de burada kronikleşmiş ABD, Batı ve NATO karşıtlığı nedeniyle insanların gözü Rus işgalcilerin yarattığı insanlık trajedisini görmedi.

Üstelik Putin kendi vatandaşlarının bilgi alma özgürlüğünü, muhalefetini engellemek için Sovyet dönemini bile aratacak baskı ve sansür uygulayarak düpedüz faşist olduğunu ortaya koyarken hâlâ Putin güzellemesi yapılması, “ama’lı fakat’lı” cümleler kurulması anlaşılır gibi değil. 24 Şubattan sonra her yönüyle yeni bir dünya kurulacak ve bunu da savaşı kazanan Putin veya ona karşı çıkanlar kuracak. Neonazi Putin’in projesi belli. Biz ise önümüzde açılan büyük fırsat penceresinden yararlanarak hukuk sisteminden ekonomisine, eğitiminden sağlığına yaşamdaşlık ve bütünsellik anlayışına dayanarak yepyeni kurum, kural ve değerler ile özlediğimiz, hayal ettiğimiz bir dünya kurabiliriz. Türkiye konumu gereği her zaman herkes için kolay gözden çıkarılamaz bir devlettir ama bugün şu veya bu nedenle Ukrayna’yı destekleyerek tarihin aydınlık tarafında yer almayanların yarın geleceğin inşasında hangi rolü olabilir?

Böyle bir yazıda nükleer savaş tehlikesine de değinmek lazım. Doğrusu ben bu ihtimali sıfıra yakın görüyorum. Putin’in kazanamayacağını anlayınca yaptığı bir blöf bu. Tabii ki her ihtimale hazırlıklı olunmalı ama devamlı dünyayı nükleer silahlarla tehdit eden bir hayduda da pabuç bırakılmamalı. Putin ve zihniyeti tasfiye edildikten sonra tüm dünyadaki nükleer silahların akıbetinin ne olacağı da konuşulmalı.

Umarım hâlâ güçlü olduğunu ve az da olsa bir sağduyusu kaldığını zannettiğim Rus derin devleti  durumun vahametine uyanıp halkla beraber Putin ve zihniyetini hızla tasfiye eder, barış sağlanır.

Şuna eminim ki Putin iktidarda olduğu sürece barış olamayacak, vahşet artacak, tüm dünya; bilhassa yoksul halklar ağır kayıplara uğrayacaktır. Keşke savaş olmadan insanlık tarihinin en önemli kavşaklarından birini geçebilseydik. Ancak 21. Yüzyılda iyiliğin kazanacağına benim inancım tam, işgal ve getirdiği savaşın, yıkımın daha güzel bir dünyanın kapılarını açmasını diliyorum.

PolitikYol'da yayınlanan yazılar her gün öğlen mailinizde!

Melih Bulut
Melih Bulut
09.01.1954 doğumlu. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu. Aynı fakültede çocuk cerrahisi ihtisası yaptı ve doçent oldu. 1987'de İstanbul Şişli Etfal Hastanesinde Çocuk Cerrahisi Kliniğini kurdu. 1997'den itibaren çeşitli hastanelerde yöneticilik görevleri yaptı. Yeni Demokrasi Hareketinin kurucuları arasında yer aldı. Dr. Bulut sağlıkta inovasyon, yapay zeka, nadir hastalıklar ve yaşlılık konularında gönüllü çalışmalarda bulunmaktadır. Sağlıkta İşbirliği Platformunun kurucusu, Hedef Nobel İnsiyatifinin ve Sağlıkta Yapay Zeka Grubunun aktif bir üyesidir.
spot_img
PolitiYol Telegram'da
PolitikYol.com Podcast

GÜNÜN YAZILARI

SÖYLEŞİLER

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
49,322TakipçilerTakip Et
9,354AboneAbone Ol

GÜNDEM

ÇEVİRİLER

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI