Hayır, Avrupa Birliği’nin kendi ordusuna ihtiyacı yok

Peter Wahl

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron müşterek bir AB ordusu kurulması çağrılarını yineledi. Öneri, eski Avrupa güçlerinin küresel siyasetteki azalan etkisini tersine çevirme yönündeki umutsuz bir girişim gibi görünüyor.

“Avrupa’nın münhasıran ‘sivil bir güç’ olduğu düşüncesi gerçekliği yansıtmıyor.” Temmuz 2016’da dönemin Avrupa Birliği dışişleri temsilcisi Federica Mogherini, Die Welt’teki köşe yazısında böyle söylemişti. Transatlantik ilişkiler Trump iktidarında geçen dört yıl boyunca aşınırken AB’nin askeri bir güç olma özlemi daha da şiddetlendi. Emmanuel Macron Fransa’sının 2022’nin ilk yarısında AB’nin resmi başkanlığını devralmasıyla bu yöndeki çağrılar yeniden gündeme geldi.

Bu kapsamlı hedef aslında Avrupa Komisyonu’nun kendi dış politika yönergeleri tarafından “Dışarıdaki krizlere yanıt vermek için kapsamlı savunma yeteneklerinin gerekli olduğu” öne sürülerek desteklenmektedir. Nitekim Ursula von der Leyen Aralık 2019’da Komisyon başkanı olduğunda AB’nin “güçlü bir jeopolitik birlik olmak istediğini” ve bunu yapmak için “gücün dilini öğrenmesi gerektiğini” ilan etti. Bugün AB kurumlarının yaptığı açıklamalardan küresel bir güç olma özlemini dile getirmeyenleri yok denecek kadar azdır.

Küresel güç olma yönündeki bu ihtiras aynı zamanda sözde “Avrupa değerlerinin” dünyanın geri kalanı üzerinde üstünlük kurduğu duygusunu besleyen bir tür Avrupa vatanseverliği inşa etme girişimleriyle de el ele gidiyor. Örneğin 2017’de Alman Sosyal Demokratlarının şansölye adayı Martin Schulz, AB’yi “insanlık tarihindeki en büyük medeniyet projesi” ilan etti. Schulz’ın partiden arkadaşı ve eski dışişleri bakanı Sigmar Gabriel de benzer şekilde AB’nin “dünyanın gördüğü en başarılı özgürlük, barış ve refah projesi” olduğundan söz etti.

Avrupa’nın yeniden bu kadar iddialı olmasının nedeni uluslararası çalkantılardır. Çin’in yükselişi, dünya ekonomisinin merkezinin Asya’ya kayması ve Rusya’nın rönesansı –ve muhtemelen Hindistan ve diğer yükselen ekonomiler– bir çağın sonunu işaret ediyor. Avrupalıların ve Kuzey Amerika’daki şubelerinin çıkarlarını dünyanın geri kalanına empoze edebildiği beş yüz yıllık sömürgecilik, emperyalizm ve yeni-sömürgecilik artık geçmişte kaldı. Ancak AB’nin dışlanmış hissetmesinin tek nedeni bu değil. Joe Biden iktidarında bile ABD, AB güçlerinin ne düşündüğünü pek de hesaba katmayan bir “Önce Amerika” politikasına bağlıdır –Kabil’den çekilmesi ve Birleşik Krallık ve Avustralya ile yaptığı denizaltı anlaşmasının gösterdiği gibi–.

AB’nin askeri güç düzeyinde kaynaklara sahip olmaması özellikle üst yönetim kademesi açısından endişe verici; çünkü AB, bugün hâlâ küresel bir oyuncu olduğu bir alanda, yani ekonomi alanında düşüş göstermekte. 1981’de bugün Euro bölgesini oluşturan ekonomiler küresel GSYİH’nın yüzde 21’ini oluşturuyordu. Bugün bu rakam yüzde 12’ye düştü. PricewaterhouseCoopers tarafından yapılan bir tahmine göre ise 2050 yılına kadar yüzde 9’a düşecek. Açıkça görülüyor ki AB aynı zamanda kuantum, yarı iletkenler, bulut bilişim ve benzerleri gibi önemli teknolojilerde ABD ve Çin’in gerisinde kalıyor.

Bu doğrultuda sol-liberal gazete Die Zeit, “AB’nin büyük güçler liginde olmaması nasıl mümkün olabilir?” diye soruyor. Görünüşe göre böyle bir statü, Avrupalıların artık dünyanın merkezi olmama haline alışamayan kolektif özgüvenine de bir hakarettir. Yine de Fransa cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un “stratejik özerklik” önerisi olarak adlandırdığı şey aracılığıyla düşüşü durdurmak için planlar yapılıyor.

Stratejik Özerklik ve Sınırları

“Stratejik özerkliğin” tam olarak ne anlama geldiği oldukça muğlaktır: kavram genellikle herkesin istediği yorumu atfedebileceği kapsamlı bir terim olarak görünür. Ancak kavramın kullanımının temelinde AB’yi askeri alan dâhil olmak üzere bağımsız bir aktör haline getirme ve ABD’ye olan bağımlılığını azaltma ihtiyacı yatmaktadır. Bununla birlikte AB’nin ABD’ye olan bağımlılığının azaltılması ABD’den tamamen ayrılması anlamına gelmez: bu, kademeli bir değişim ve göreli özerklik meselesidir.

Bu aynı zamanda Brüksel’in hayallerinin önündeki iki büyük engelden birini ifade ediyor. Jeopolitik bir rakip olan Washington’un kontrolünde olan NATO, gerçek özerkliğe katı sınırlar getiriyor. Örneğin Lizbon Antlaşması üye devletlerin güvenlik ve savunma politikasının NATO ile “tutarlı” olmasını şart koşuyor (madde 42.7).

İkinci büyük engel, üye ülkelerin birbirinden farklı olan çıkarlarıdır. Bazı AB üyeleri (Finlandiya, İsveç, Avusturya, İrlanda ve Kıbrıs) NATO üyesi değildir; İngiltere, Norveç ve İzlanda ise NATO üyesidir ancak AB’de yer almaz. Farklılaşan çıkarların somut bir göstergesi Finlandiya’nın ABD’li Lockheed Martin şirketinden altmış dört F-35A hayalet uçağını 10 milyar dolara sipariş etmesi; Eurofighter ve Rafale gibi AB merkezli şirketlerden uçak satın almayı reddetmesidir. Bir başka çarpıcı örnek İngiltere’nin İtalya (Euro bölgesinde bulunuyor) ve İsveç (kendi para birimine sahip bir AB üyesi) ile birlikte tasarladığı Tempest avcı uçağıdır. Polonya ayrıca yakın zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nden otuz iki savaş uçağı satın aldı. Savunma karları, ulusal güvenlik çıkarları ve uluslarüstü entegrasyon girişimleri konusundaki karmaşık çapraz rekabet sona erecek gibi görünmüyor.

Ülkelerin dost, düşman ve müttefik algılarında da önemli farklılıklar vardır. Özellikle Polonya ve Baltık ülkelerinde aşırı milliyetçilik ile histerik Rus düşmanlığının bir karışımı hâkimdir. Ancak Fransa ile Almanya arasında yüzyıllardır süregelen “asırlık husumet”e bakıldığında bu tür aşırı ideolojik düşmanlıkların siyasi irade ile aşılabileceği görülür.

Farklılıklar aynı zamanda, AB’nin Batı Avrupalı üyelerinin aksine –Fransa Cumhurbaşkanı NATO’nun “beyninin sulandığını” söylemişti– Doğulu üye devletlerin NATO ve ABD’ye olan özel yakınlığında göze çarpıyor. Bu farklılıkların en çarpıcı örneği Washington’un 2003 Irak savaşında yakında AB üyesi olacak doğu ülkelerinin (Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Polonya, Romanya, Slovakya) George W. Bush’un “istekliler koalisyonu”na katılması, Fransa ve Almanya’nın ise katılmamasıydı.

Bu farklılıklar mevcut Ukrayna krizinde de önemli rol oynamaktadır. Polonya ve Baltık hükümetleri Almanya dışişleri bakanı Annalena Baerbock’un (Yeşiller Partisi) retorik desteğiyle Moskova’ya karşı olan saldırgan duyguları beslerken, neyse ki Macron ve Almanya’nın yeni şansölyesi Olaf Scholz gerilimi azaltmak istiyor. Scholz ile Vladimir Putin arasındaki telefon görüşmesinde Alman hükümetinin Kiev’in kurtulmak istediği Minsk ateşkes anlaşmasının uygulanmasını ve müzakerelerin Normandiya Formatında (Fransa, Almanya, Rusya ve Ukrayna’yı içeren dört taraflı bir süreç) yeniden başlatılmasını istemesi apaçık bir gerçektir. Görünüşe göre Berlin’de Scholz’un (tıpkı ondan önceki Angela Merkel gibi) önemli dış ilişkiler meseleleri üzerindeki karar yetkisini koruması gerektiğine dair gayri resmi bir karar alındı.

Bütün bu çelişkilerin arkasında, gözden kaçan temel bir gerçek vardır: AB; Amerika Birleşik Devletleri, Çin veya Rusya gibi bir devlet değil, ulus devletler ittifakının ve ulusüstü devlet unsurlarının bir karışımıdır. Bu, bir devlet olarak hareket etme kapasitesine sahip olmayan bir yapıdır ve sadece işler yolunda gittiği sürece kullanışlıdır. Çok düzeyli yönetişim adı verilen şey yirmi birinci yüzyılın krizlerinin ölçeğine ve karmaşıklığına uygun değildir ve ortalığı karıştırmaktan başka bir işe yaramaz. Bu nedenle tekil üye devletlerin askeri kapasitelerinin toplanması anlamsız bir hesaplamadır. Örneğin AB’de silahlanmaya yapılan toplam harcama Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü rakamlarına göre 231 milyar dolara ulaşıyor. Bu, Amerika Birleşik Devletleri (778 milyar dolar) ve Çin’den (252 milyar dolar) sonra üçüncü büyük harcama ve Rusya’nın silahlanma harcamalarının (62 milyar dolar) neredeyse dört katı. Ancak bu, ordunun kendi bireysel egemenliklerinin bir niteliği olarak kaldığı yirmi yedi ulus-devlet arasında dağıldığı sürece ortak bir askeri potansiyele dönüşemez.

PESCO Aracılığıyla Militarizasyon

AB’nin askeri koordinasyonunun merkezi aracı Daimi Yapılandırılmış İşbirliği’dir (PESCO). İlginç olan, PESCO’nun en başından itibaren askeri kapasite geliştirmenin “askeri kapasiteler açısından daha zorlu kriterleri karşılayan” üye devletler tarafından yürütülmesini sağlamak üzere tasarlanmış olmasıdır (madde 42.6). Söz konusu üye devletler diğerlerinin katılmasına gerek olmaksızın istedikleri alt grupları, ya da yarı koalisyonları oluşturabilirler. Bu iki anlama gelir:

Birincisi, entegrasyon politikası açısından bu, entegrasyonun “çok hızlı bir Avrupa”ya doğru taşınmasıdır. Bu, AB’deki merkez-çevre, kuzey-güney, doğu-batı, Euro Bölgesi-Euro Bölgesi dışı vb. bölünmelere ek olarak farklı üye ülke kategorileri yaratır. Gelişmiş İşbirliği olarak bilinen prosedürün (minimum dokuz üye devleti kapsayan yeter çoğunluk hesabı) aksine PESCO için sadece iki ortak yeterlidir. Bu bağlamda, karmaşık çok düzeyli yönetişim sorunu daha baştan görmezden gelinmiştir.

İkincisi, “daha zorlu kriterleri” karşılayan üye devletler elbette ki büyük ve ekonomik olarak güçlü ülkelerdir: ilk sırada Fransa ile Almanya ve ikinci sırada İtalya ile İspanya. Bu, Berlin ve Paris’in en üstte olduğu gayri resmi güç hiyerarşisini sağlamlaştırır. Bu yarı-emperyal güç dengesizliği AB’nin en büyük demokrasi kusurlarından biridir. Aslında tüm büyük PESCO projeleri Fransa ve Almanya çevresinde yoğunlaşmıştır.

PESCO kapsamında şu ana kadar kırk yedi proje yapılmıştır. Bunlara ortak tıbbi komuta, hatasız radyo teknolojisi ve askeri eğitim merkezleri dâhildir. Ancak stratejik olarak gerçekten anlamlı olan sadece üç silahlanma projesi vardır:

  1. Esas olarak Fransa ve Almanya (Dassault ve Airbus) tarafından İspanya’nın katılımıyla üretilecek olan Future Combat Air System adlı bir savaş uçağı. 2040’ta piyasaya çıkması bekleniyor. Maliyeti şu anda 100 milyar Euro ile 300 milyar Euro arasında değişiyor.
  2. Yeni bir Ana Kara Savaş Sistemi, yine bir Fransız-Alman projesi. Alman ortak KraussMaffei; Fransız ortak Nexter savunma şirketidir. Piyasaya çıkışı 2035 olarak planlanmıştır. Birim fiyatı şu anda 10 milyon Euro’dur.
  3. Fransa, Almanya, İtalya ve İspanya’nın dâhil olduğu Eurodrone. Airbus; Dassault ve İtalyan savunma şirketi Leonardo’yu kapsayan konsorsiyumun lideridir. Şimdiye kadar her biri üç insansız hava aracı içeren yedi sistem sipariş edildi. Fiyatın 7,1 milyar Euro ve planlanan teslimatın 2029 yılı olduğu söyleniyor.

Kendi başlarına ele alındığında bu projeler etkileyici görünüyor olabilir. Ancak AB’ye dünya gücü olmasına yetecek askeri kapasiteler sağlama hedefini yerine getiremiyorlar.

Bu projelerin başarıyla uygulanacağı da kesin değildir. Örneğin AB Komisyonu tarafından yapılan bir iç değerlendirmede bunların yalnızca üçte birinin gerçekleştirileceği sonucuna varıldı. Bu konudaki şüpheler daha küçük projeler için de geçerlidir.

Son olarak, AB liderliği için Almanya ile rekabet eden Fransa, orduyu Almanların ekonomik egemenliğini telafi etmenin bir aracı olarak görüyor. Brexit AB’nin en tepesindeki güç mimarisini değiştirdi. İngilizlerin ayrılması aynı zamanda bir nükleer gücün ve daimi bir Güvenlik Konseyi üyesinin AB’den ayrılması anlamına geliyordu. Ancak nükleer silahlar jeopolitiğin süper ligine üyelik için bugün hâlâ belirleyici kriterdir ve bu nedenle Paris, AB saflarındaki tek nükleer güç ve BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olarak tekel konumundadır. Yani Paris, Almanya’nın yeniden birleşmesinden önce Avrupa siyasetinde sahip olduğu öncü rolü yeniden kazanmayı umuyor. Almanya’nın, Fransa’nın nükleer silahları ve Güvenlik Konseyi’ndeki yeri konusunda söz sahibi olma girişimlerini açıkça reddediyor.

Barış Politikası?

AB ordusu planlarının öngörülebilir bir gelecekte hiçbir şekilde hayata geçmeyeceği gerçeği, özgürleştirici bir barış politikası isteyenlerin arkalarına yaslanıp işleri akışına bırakabilecekleri anlamına gelmiyor. Zira AB ordusunun akıbeti ne olursa olsun büyük güçler arasındaki güvenlik iklimi şu anda birkaç cephede –özellikle Hint-Pasifik’te Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasında ve Avrupa’da Rusya, NATO ve AB arasında– çarpıcı bir biçimde kötüleşiyor. Dünya, Soğuk Savaş 2.0’a doğru kaygan bir zeminde ilerliyor.

Ancak bu, yirmi birinci yüzyılın büyük sorunlarını –her şeyden önce iklim krizi– çözmeyecek. Güvenliğimize yönelik bu gerçek tehdidin üstesinden gelmek için gereken şey yumuşama, işbirliği ve barış içinde bir arada yaşamaya dayalı bir politikadır. Bir ordu kurma yönünde beyhude çabalara girişmek yerine AB, Avrupa’nın barış politikası geleneklerini yansıtmalıdır. Bu konuda Westfalya Barışı, Immanuel Kant’ın Daimi Barışı ve Sosyal Demokrat Alman şansölyesi Willy Brandt’in yumuşama politikası gibi rol modeller var. Barış her şey değildir; ama barış olmaksızın hiçbir şey mümkün değildir.

 

(https://jacobinmag.com/2022/01/european-union-military-army-geopolitics-macron adresinden Pelin Tuştaş tarafından çevirilmiştir)

PolitiYol Telegram'da

GÜNÜN YAZILARI

spot_img

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,450TakipçilerTakip Et
43,592TakipçilerTakip Et
9,284AbonelerAbone

EDİTÖR ÖNERİSİ

HAFTANIN ÇEVİRİSİ

SON HABERLER