Slavoj Zizek rock yıldızı bir filozof olarak değerlendiriliyor. 21. yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri olarak, zıpır, eğlenceli ve karizma patlaması yaşıyor. Şimdi ve burada kök salmış bir düşünür olarak ve Jacques Lacan ile Quentin Tarantino’ya aynı ölçüde referans veren bir filozof olarak, aranılan bir konuşmacı ve ne yaptığını bilen bir provokatör.

Küresel COVID-19 sağlık krizinin patlak vermesiyle birlikte, Zizek “Pandemi!” başlıklı, çığ gibi tepki alan bir kitap yayınladı. Metin, dünyayı kasıp kavuran krizin ciddiyetinin, gerçek zamanlı aktarılan zekice bir analizi.

Paniği ve bu paniğin uluslararası medyada nasıl acımasızca körüklendiğini anlatıyor: cam tabutların fotoğrafları, boş süpermarket rafları, yanı sıra on milyonlarca ölüye dair haberler. Ama panik boş değil, diyor Zizek. Geçtiğimiz on yıl içinde yapılan çalışmalar, büyük bir epideminin patlak vermesinin ortaya çıkaracağı sonuçlar konusunda sürekli uyarıyordu. Yine de hükümetler ve medya, bu uyarıları kulak ardı etti ve onların yerine kamuoyuna karanlık, felaketvari bir yayın sunmayı tercih etti.

Zizek bu istisnai dönemi bir yol ağzı olarak görüyor ve ileride ne tür bir dünyanın beklediğini merak ediyor. Dizginlerinden boşanmış bir para hırsının, yüz binlerce cana mal olacağı ve ekonomik uçurumları genişleteceği barbar bir kapitalizm mi yoksa belki de bir neo-komünizm mi?

İnsanlığı özyıkımdan kurtarma çabalarımızda, yeni tür bir insanlık yaratıyoruz

“Virüs bulaşması tehdidi, bize yeni tür dayanışma biçimleri sağladı ve iktidar üzerinde denetim sahibi olma gerekliliğimizi netleştirdi,” diyor. “İnsanlığı özyıkımdan kurtarma çabalarımızda yeni tür bir insanlık yaratıyoruz.”

Slovenya’nın başkentinde dördüncü eşiyle birlikte yaşadığı evden, Zizek ile Skype üzerinden uzun ve zorlu bir mülakat gerçekleştirdik.

The Times of Israel: Pandemiyi bahane ederek komünizm propagandası yapmakla suçlandınız.

Zizek: 20. yüzyılın eski komünizminden söz etmiyorum. Totaliterlikten söz etmiyorum. Yeni bir ütopyacı hükümetten de söz etmiyorum. Burada ve şu anda neler olup bittiğini yazıyorum.

Geçtiğimiz yıl biri Angela Merkel’in ve Emmanuel Macron’un epidemi zamanı politikalarını, sosyo-politik bir çalışma planı olarak sınıflandırmış olsaydı, şu suçlamalarla karşılaşırdı: “Komünistsin! Delisin! Aklını kaçırmışsın!” Boris Johnson demiryollarını geçici olarak kamulaştırdı. Bunu sosyal-demokrat bir politika olarak sınıflandıranlar var.

Hayır. Bu çok daha fazlası. Trump bile kamuya milyarlarca dolar aktardı. Tıbbi tedarik söz konusu ise özel sektöre el konulabileceği çağrısı yaptı. Obama bu tür bir açıklama yapsaydı, Cumhuriyetçiler öfkeyle çıldırmış olurdu.

Pratik olarak akıl karı görünmüyor.

Hükümetler solunum cihazı satın alıp maske dağıtmaya ve yurttaşları milyarlarca dolarla desteklemeye karar verdiğinde – bu yeni bir durumdur, keşfedilmemiş bir arazide yürüyoruz demektir. Bu fonlar hükümete asla geri dönmeyecek ve herkes bunu biliyor. Hükümetler, yurttaşlarını göz ardı edip mevcut sistemle devam edemeyeceklerini fark ettiler.

Ama bu, olağanüstü hallerde kendisini korumak için görünüşte sosyalist yollar bulan bir tür sofistike kapitalizm olabilir. Öyle ki, insanlar sisteme isyan etmesin.

Sürekli tehdidin eşlik ettiği daha kırılgan yaşamlar yaşamak zorunda olacağız

Bir yandan durumun geçici olduğuna ve benzersiz tedbirler gerektirdiğine ama bir yandan da kısa süre sonra eski politikalara geri dönebileceğimize inanan bir kapitalist sistem hata içindedir. “Yeni normal” farklı olacak. Sürekli tehdidin eşlik ettiği daha kırılgan yaşamlar yaşamak zorunda olacağız.

Mevcut sağlık krizinin kökenlerinin kendi içinde bağımsız olmayıp devam eden ve geri döndürülemez ekolojik değişim sürecinin parçası olduğunu ileri süren filozof Bruno Latour’a katılıyorum.

Nasıl olur da tek bir virüs, kitabınızda tarif ettiğiniz gibi, temel olarak ilkel olan, sofistike olmayan bir yaşam formu, onlarca yıldır yerleşmiş olan müesses düşünce izleklerini değiştirebildi?

Sözünü ettiğim ülkeler arası işbirliği, naif bir yerden gelmiyor, her bir ülkenin egoist çıkarlarından yükseliyor. Dayanışma ayakta kalmak demek. Amerika bile, dünyanın geri kalanı ile işbirliği yaparak kurtulabilir. Gazze’deki tekstil fabrikasının, seri şekilde maske ve İsrail’de satılan bazı ürünleri üretmeye başladığını duydum. Bu iki taraf için de bir kazan-kazan demek.

İsrailli film yapımcısı dostum Udi Aloni, bana İsrail’in Filistinli yurttaşları içindeki liderlerin, şimdi İsrail kamuoyu tarafından daha pozitif değerlendirildiğini söyledi. Çünkü biliyorlar ki, kendi hükümetlerinin aksine, bu Filistinliler insani dayanışmayı açıktan savundular. Korona ile mücadele tedbirleri nedeniyle zor durumda kalan işçilere, küçük işletmelere ve bireylerin mahremiyetine ve haklarına sahip çıktılar ve bunu o bireylerin etnik ve milli kimliğinden bağımsız yaptılar.

Ve şu muazzam bir şey: Bu Filistinli liderlik kesin şekilde komünist bir arka plandan geliyor. Eski komünizmi yeni bir yere taşımaları beni çok mutlu etti.

Bu günlere dair en iyi örnek, Udi Aloni’nin muhteşem filmi “Why Is We Americans?” (Neden Amerikalıyız?). Bu filmde Amiri Baraka’nın Marksist ailesini, şu anki protestoların arka planı olarak anlatıyor. Burada, 1967’den 2020’ye devrimci fikirlerin evrimini net biçimde görebiliyorsunuz.

Sözünü ettiğiniz bu neo-komünizm bu mu?

Komünizm 20. yüzyıldan sonra nasıl ayakta kaldı ve kendini baştan yarattı? Denklemden Kuzey Kore ve Küba’da ifadesini bulan tuhaf biçimleri çıkaralım, elimizde kalan, otoriter komünizm ve kapitalizmin en acımasız noktada harmanlanması. Örneğin Vietnam ve Çin. Benim açımdan bu tür bir komünizmin miadını doldurmuştur. Dolayısıyla bana bu komünizmle gelmeyin.

Epidemi, beş nokta avuç içi kalp patlatma tekniğinin bir çeşidi oldu. İçinde yaşayacağımız yeni bir toplum düşünebilmek için felakete ihtiyacımız var. Bunu yazılarımda ilk kullandığımdan beri, mecaz daha gerçekçi hale geldi. Ülkelerin karantinaya son verip ekonomik ve sosyal yaşamı yeniden açması gerektiğinde, ne yapacaklarına dair hiçbir fikirleri olmuyor.

Birkaç gün önce eşimle birlikte “Doc Martin” adında bir İngiliz dizisini izledik. Neredeyse ağlayacaktım. Niye biliyor musun? Gündelik rutin (evden çıkma, insanlarla özgürce buluşma) artık hayal oldu neredeyse. Temel insan ilişkilerini asla hafife almamalıyız. Kendine sor, bugünlerde nasıl film çekiliyor? Mesafe kurallarına uyacaklar mı? Bugün gündelik rutin saydığımız şeyler, nostalji olacak.

Korkunç geliyor bu.

Benzersiz bir tarihi momentteyiz. Yaşamanın yeni bir yolunu, yeni ritüeller icat etmemiz gerekecek. Korona önlemlerinin kaldırılmasını isteyen Amerikalı göstericileri eleştirmekle yetinmiyorum, onları anlamaya da çalışıyorum. Trajik bir durumdalar. Bildikleri şekliyle yaşam gitmiş durumda. Geri de gelmeyecek. Hem sol hem de sağ epidemi konusundaki bu gerçekliği anlamıyor ve onun sonuçlarını bütünlüklü olarak kabul etmeyi reddediyorlar.

Yaşamamın yeni bir yolunu, yeni ritüeller icat etmek zorunda kalacağız

Epidemi sizi nasıl değiştirdi?

Geçmişte olduğundan daha naif ve popüler şekilde yazmaya çalışıyorum. Bence bugün halka dönme zamanı.

Bu gerçek bir kayma mı yoksa bir strateji mi sadece?

Hümanizm daima benim bir parçam olmuştur. İnsanlar devrimden bahsettiğinde, onlara, yüz binlerce protestocunun İstanbul’daki İstiklal Caddesi’nde veya Atina’daki Sintagma Meydanı’nda toplandığı anın ilgimi çekmediğini söyledim. İlgimi çeken şey, böylesi olaylardan sonra sıradan insanların yaşamının nasıl değişeceği.

Benim odak noktam bu oldu: sıradan insanlara saygı göstermek—gündelik hayatın ayakta kalabilme mücadelesine gömülmüş olanlar: iş arayanlar, çocuğunun okul harcı için para arayanlar. Onun problemleri komünizm ya da başka bir ideoloji değil.

Epidemi sırasında yaşamlarımızdaki değişimlerden söz ederken, bu konular bende panik yaratabiliyor. Dünyada herkes için yeterli gıda olacak mı? Kıtlık baş gösterdiğinde, insanlar birlikte çalışabilecek mi? Nasıl birlikte çalışabilirler? İklim krizinin daha başlangıcındayız ve ileride çok daha büyük sonuçları olacak. Bir sonraki sabah neye uyanacağız mesela?

O zaman ertesi sabahı konuşalım?

Birincil tehdidin barbarlığa ve hayatta kalmak için herkesin birbirine girdiği bir şiddet ortamına gidiş olduğunu düşünmüyorum. “İnsan yüzlü barbarlıktan” korkuyorum asıl—bize istemeye istemeye ve hatta sempati ile dayatılan, toplumsal etiğimizin sac ayaklarını ortadan kaldıran mesajlarla birlikte uzmanların sunduğu kanıtlara dayandırılan insanlık dışı yollarla hayatta kalmak, medeniyetin ayakta kalması. Örneğin, yaşlı ve elden ayaktan düşmüşlerimizi ne yapacağız? Onlara, maliyet göz önünde bulundurulmaksızın koşulsuz şartsız yardım edilmeli.

Kitabınız, ülkelerin izlediği üç model olduğunu belirtiyor. Trump modeli, ki buna “on binlerce cana mal olacak olsa bile ekonomiyi açmaya ve çalıştırmaya istekli olan dizginsiz ve barbar kapitalist yaklaşım” diyorsunuz, Avrupa’nın ümit vaat eden yaklaşımı ve Çin’in yaklaşımı. Avrupalıların yaklaşımı başarısız olursa ne olur?

Neden korkuyorum, biliyor musun? Yıllarca komple izolasyon halinde yaşamaktan, sürekli hayal kurduğunuz, saatlerce Netflix izlediğiniz ve tüm zaman algınızı yitirdiğiniz bir dünyadan

O zaman umutsuzluk içinde yaşarız. Neden korkuyorum, biliyor musun? Yıllarca komple izolasyon halinde yaşamaktan, sürekli hayal kurduğunuz, saatlerce Netflix izlediğiniz ve tüm zaman algınızı yitirdiğiniz bir dünyadan. Bu salgınla baş etmenin bir yolunu bulamazsak bu gerçekten de olasılık dahilinde.

İsrail’de hükümet Çin Bet iç güvenlik örgütünü COVID-19’la savaşta görevlendirdi ve güvenlik örgütünün yetkilerinin, virüsle teması olanların bulunması için genişletilmesini istedi.

İstihbarat örgütlerinin herhangi birimizi izlemek için koronavirüse ihtiyacı yok. bunu zaten yapıyorlar. Dijital bir çağda yaşıyoruz. Akıllı telefonlar, internet… Bu dünya üzerimizde kontrol sahibi. Kamu tarafından düzenlenmek zorunda. Size absürt gelebilecek bir şey söyleyeyim: tahakküm zaten mevcut; onun bir dönüşümden geçmesi gerek. Şeffaf hale getirilmeli, öyle ki insanlar ne zaman izlendiklerini bilebilsinler.

BDS (Boykot Et, Yatırımları Çek, Yaptırımlara Uy) hareketini kısmen desteklediniz. Eski İngiliz İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’i de desteklediniz. Ve bu, insanların sizi İsrail karşıtı, hatta anti-Semitik olarak yaftalamasına sebep oldu. Daha yakın tarihli olaraksa, Brezilya Dışişleri Bakanı Ernesto Araujo, The Times of Israil gazetesi editörüne, kitabınızın hiç de gizlemediği bir anti-Semitik tonu olduğunu söyleyen bir mektup yazdı.

Gazze’nin kapatılmasını toplama kamplarına benzeten bir tweet attı ve şimdi dikkatleri bundan kaçırıp tepkileri bana yönlendirmek istiyor. Bu absürt!

Burada olan şey şu: anti-Semitik bir sağ popülist lider, metnini manipülatif bir tarzda okuyor. Elbette karşılaştırma makul değil, bir sürü yalan söylenen bir sürecin devamı bu. Ben, “Çalışmak Seni Özgür Kılar”ın, Naziler tarafından çarpıtılmış iyi bir motto olduğunu yazdım. Bu sözleri Auschwitz’in giriş kapılarına koyduklarında, acımasız bir alaycılıktı yaptıkları. Evet, yaratıcı iş seni özgürleştirebilir, potansiyelini gerçekleştirmene yardım edebilir. Ama Naziler bu mottoyu, en insanlık dışı eylemleri meşrulaştırmak için kullandılar.

Ülkelerdeki karantina tedbirlerini totaliterlik biçimi olarak görmüyorum. Bugün kendinizin ve başkalarının canını korumak için kendi kendinize karantina uyguluyorsunuz. Auschwitz’de ise zorla kapatılmıştınız ve sonra da sizi öldürüyorlardı. Ne sanıyor ki? Yahudilere şunu mu demişler? “Çalışın ve sonra evinize gideceksiniz,” Yahudiler de şey mi demiş, “Hayır, biz Auschwitz’de kalacağız”???

İsrail’deki ana akım yayınlar bile sizi ya anti-Semitik ya da İsrail düşmanı olarak resmetti.

Beni anti-Semitizm ile suçlamak, ırkçı, sağ propagandanın, ilerici Yahudileri olan desteğimizi susturmak için yaptığı bir manipülasyon. İlk kitabımdan başlayarak, her türden anti-Semitizm’i bir ırkçılık biçimi ve modeli olarak incelemeye onlarca sayfa ayırdım. Anti-Semitizm karşısındaki mücadelem, Filistinlilerin hakları için verdiğim mücadele ile aynıdır ve birdir.

İsrail’i destekleyen birinin bir anti-Semitik olması ihtimali, İsrail’i eleştiren birinden daha yüksektir

Avrupa’da anti-Semitizm’in canlı ve ayakta olduğunu daima vurguladım. Avrupa’daki aşırı sağ partiler, ki bunlar Filistinlilere karşı savaşında İsrail’i destekliyorlar, Yahudilerin Avrupa’da değil İsrail’de yaşamasını istiyorlar. Korkunç Norveçli toplu katliamcı Anders Behring Breivik bile, “Araplara karşı İsrail’i destekliyorum ama burada çok fazla Yahudi var ve buradan gitmeleri gerek,” demişti. İsrail’i destekleyen birinin anti-Semitik olması ihtimali, İsrail’i eleştiren birinden daha yüksektir.

Çağlar boyunca, Yahudilik neredeyse radikal bir görüş olarak algılandı. Ana yurtları olan diğer halkların aksine, Yahudiler yüzlerce yıl topraksızdılar. Bir değerler sistemi ile, toprakla değil kültürle bir araya gelen ve tanımlanan bir halk modeli, benim gözümde hümanist bir fikirdir.

Dolayısıyla, Yahudiler Avrupa Aydınlanmasında büyük bir rol oynadılar, sosyalist ve komünist devrimlerde de öyle. Onlar olmasaydı Avrupa bugün olduğu yere ulaşmış olmazdı.

Biz Yahudiler gibi olacağımıza, Siyonist Yahudiler bizim gibi oldu. Yani, İsrailli Yahudilerin kimliği, mutlak şekilde toprağa bağlıdır ve işlerin şu anki haliyle, bu kimlik, kendilerini – İsrail yasası uyarınca – yerlilerden ayrıcalıklı bir ırk olarak gördükleri bir toprak parçası ile tanımlıdır.

[Dünyadan Çeviri için Serap Güneş tarafından çevrilmiştir.]