Avrupa’da sosyal demokrasi günümüzün daha karmaşık eşitlik gündemiyle yüzleşmeye çabalıyor – ki bu soruna Avustralya ve Yeni Zelandalı muadilleri bazı yanıtlar sunuyorlar.

Social Europe’a katkıda bulunan çoğu kişinin teslim ettiği üzere Avrupa’da sosyal demokrasinin yaygın bir krizde olduğu değerlendiriliyor. İsveç ve Finlandiya’da olduğu üzere sosyal demokrat partilerin seçim başarısı kazandığı durumlarda dahi azalan oyları bunların kendi başlarına hükûmet oluşturmasını genellikle engelledi.

Bazıları ülkelere özgü olanlar dâhil çok sayıda etken bu “krize” katkı sundu. Ancak kısmen Avrupa örneklerine dayanan yeni kitabımda ele aldığım üzere sosyal demokrasinin krizi aynı zamanda bir eşitlik krizi.

Ana akım kaygı

Ekonomik eşitlik krizini teşhis için Thomas Piketty gibi solcu iktisatçılara ya da Joseph Stiglitz’e bakmaya ihtiyacımız yok. Uluslararası Para Fonu ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nden Bank of England’a kadar ana akım kurumlar Avrupa’dakiler dâhil gelişmiş ülkelerde artan eşitsizlik nedeniyle kaygılarını ifade ettiler.

Ekonomik eşitsizliklerin sosyal demokrasiyi çok daha anlamlı hale getirdiği ileri sürülebilir. Ancak bu durum aynı zamanda seçmenlerin sosyal demokrat partilerin daha iyi bir toplum yaratma yeteneğine duydukları inancın altını oyabilir.

Nihayetinde sosyal demokrat partilerin merkezi anlatısı daha adil ve hakkaniyetli bir toplum yaratmak için kademeli olarak eşitsizliği azaltacakları ve giderek kapitalizmi insanileştirecekleri idi. Daha önceki sosyal demokrat hükûmetlerin politikaları sonucunda refah ve çalışma koşulları bakımından önemli gelişmeler kaydedildiyse de kapitalizm erken dönem sosyal demokratların umduğundan çok daha zor reforme edilebilir çıktı. Dahası neoliberalizm etkisi altında “üçüncü yol”un kucaklanması geçmiş sosyal demokrat başarıların altını oyarak sorunu katladı.

Eşitsizliği ele almak, bu nedenle, sosyal demokrasi için merkezi bir önem arz ediyor. Merkez sol partilerin daha fazla eşitlik teminindeki görünür başarısızlığı bunları (bazen garip biçimde İtalya’da olduğu üzere birleşmiş) sağ ve sol popülizm karşısında kırılgan kıldı. Üstelik teknolojinin yarattığı istihdamdaki bozulmanın etkisi ve “Asya yüzyılının” jeo-ekonomisinin değişimi nedeniyle Avrupa’daki ekonomik eşitsizlik sorununun daha da zorlayıcı hale gelmesi muhtemel.

Ancak 21. yüzyılda sosyal demokrasinin karşılaştığı zorluklar kapitalizmi ehlîleştirmek ve sınıf eşitliğini artırmak gibi eski ikilemlerin ötesine gidiyor. Bilhassa sağ popülizmin büyümesi sadece iktisadi bir bağlamda açıklanamaz: sağ popülizm Avrupa’da, ekonomik açıdan zorlu zamanlarla sınırlı olmaksızın göreli iktisadi refah sırasında da belirgin biçimde, uzun bir geçmişi olan ırksal, etnik ve dini milliyetçiliğe yaslanıyor. Sağ popülistler aynı zamanda, cinsiyet ve cinsellik de dâhil olmak üzere diğer toplumsal olarak muhafazakâr mihenk taşlarına dair kaygıları düzenli bir şekilde harekete geçiriyorlar.

Tarihsel kusurlar

Burada sosyal demokrasinin ikinci eşitlik krizi yatıyor. Kitabımda sosyal demokrasinin iki tarihsel kusuru olduğunu ileri sürdüm. İlki kapitalizmde ekonomik eşitsizlikleri giderek azaltmanın ne kadar zor olduğunu hafife almak. İkincisi ise insafsız – etnik, ırksal ve cinsiyet açısından önyargılara sahip – sosyal demokrat vatandaş inşasına katkı sunmak.

Sosyal demokrasi geleneksel olarak, aynı zamanda sıklıkla etno-milliyetçi imalar da taşıyarak, beyaz, eve ekmek getiren, heteroseksüel hane reisinin konumunu iyileştirerek sınıf eşitsizliklerini hafifletmek istedi. Diğer bir deyişle sosyal demokrasi, bazı kimlikleri ayrıcalıklı kılarak ve diğerlerinin ekonomik ve sosyal marjinalleşmesine katkıda bulunarak kendi “kimlik siyaseti”ne sahip oldu. Sosyal demokrat partileri cinsiyet, ırk, etnisite ve cinsellik açısından daha kapsayıcı kılmak için uzun bir mücadeleye gereksinim duyuldu.

Sosyal demokrasinin bugünkü krizi bu nedenle iki eşitlik sorununun birbirlerine geçtiği şekilde dokunmuştur. Bir zorluk 21. yüzyıl kapitalist toplumlarında ekonomik eşitsizliğin nasıl hafifletileceğidir. Bir ikincisi kapitalizmde sınıflar arasında eşitsizlikle genellikle kesişen ancak buna indirgenemeyecek toplumsal ve ekonomik eşitsizliğin diğer biçimleriyle nasıl başa çıkılacağıdır.

Sağ popülizmin yükselişi bazı sosyal demokratları geriye gitmeye ve sosyal demokrasinin daha fazla değil de daha az kapsayıcı bir versiyonunun gereğini ileri sürmeye teşvik ediyor. Ancak hakkaniyet gözeten alternatifler mevcut. Popülizm uzmanı Cas Mudde yakın dönemde, bir zamanlar Bill Clinton’ın Üçüncü Yol politikalarına yaslanan Avrupa sosyal demokrat partilerinin artık kendilerine daha fazla fayda sağlayacak şekilde, etnik azınlıkları savunmaları dâhil Bernie Sanders ve Elizabeth Warren’ın solcu alternatiflerinden öğrenebilecekleri şeyler olduğunu ileri sürdü.

Eşit biçimde eşit

Ancak aynı zamanda Üçüncü Yolu etkilemiş olan daha açıktan sosyal demokrat bir parti de var – Avustralya İşçi Partisi. Tony Blair açıkça Hawke ve Keating (1983-86) hükûmetlerinin Birleşik Krallık başbakanı olarak kendi politikalarını biçimlendirmesine yardımcı olduğunu beyan etmişti. Kamuoyu yoklamaları Avustralya İşçi Partisi’nin 18 Mayıs’taki ulusal seçimi kazanma ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor. Parti Üçüncü Yol’dan ciddi biçimde uzaklaştı ve sınıfsal, cinsiyete dair, ırksal, etnik ve aynı cinsler arasında eşitlik dâhil her türlü eşitlik biçimini ileri taşımaya niyetli bir platformda mücadele veriyor.

Avustralya yalnız da değil. Yeni Zelanda da Lange hükûmeti (1984-89) zamanında neoliberalizmin benimsenmesi dâhil Üçüncü Yol’un öncülüğü bakımından önemli bir rol üstlenmişti, ancak onlar da konum değiştirdiler ve hâlihazırda bir İşçi Partisi hükûmetine sahipler.

Avrupa sağı zaman zaman Avustralya’nın “yasadışı” olarak adlandırılan iltica başvurusunda bulunacak olan gelişleri reddetmesi, zorunlu alıkoyması ve kıyıdan uzakta işleme alması uygulamalarına (Birleşmiş Milletler ’in sert bir şekilde eleştirdiği uygulamalara) destekleyerek atıfta bulunuyor. Ancak etnik azınlıklara yönelik İşçi Partisi politikası Avustralya’nın oldukça başarılı bir çok-kültürlü ülke olduğunu yansıtıyor. Aslında 2016 nüfus sayımı Avustralyalıların yüzde 49’unun kendilerinin ya da en azından bir ebeveynlerinin yurtdışında doğduğunu gösteriyor.

Benzer biçimde Yeni Zelanda’nın İşçi Partili Başbakanı Jacinda Ardern, popülist Winston Peters ile hükümeti oluşturmak üzere işbirliği yaptığı için eleştirilirken, Christchurch’te 50 Müslümanın katledilmesine verdiği ve uluslararası takdir toplayan tepkisi hükûmetinin çok-kültürlü Yeni Zelanda için güçlü desteğini sergiledi. Ekonomi politikaları da daha kapsayıcı ve eşit bir toplum inşa etme gereğini vurguladı.

Ek olarak Avustralya ve Yeni Zelanda’nın sosyal demokrat partileri Avrupalı sömürgeci-yerleşimci tarihinin yerli halklar üzerindeki etkisiyle başa çıkmak durumundalar. Asya*-Pasifik’teki konumları her iki ülkeyi de 21. yüzyılın değişen jeo-ekonomisinin bilhassa farkında kılıyor.

Belki de Avrupa’nın sosyal demokratları Birleşik Devletler’deki sol Demokratların politikalarına baktıkları kadarı Avustralya ve Yeni Zelandalı muadillerinin çağdaş siyasetlerini de faydalanmak üzere inceleyebilirler.

Carol Johnson Adelaide Üniversitesi’nde kısa süre önce emekli olmuş sözleşmeli öğretim üyesidir. Son kitabının ismi Sosyal Demokrasi ve Eşitlik Krizi: Değişen Dünyada Avustralya Sosyal Demokrasisi’dir (Springer 2019).

[Social Europe sitesinden alınarak PolitikYol için Ali Rıza Güngen tarafından çevrilmiştir.]