1970’ler ve 80’lerde sol partiler ekonomik değişime ayak uydurmak için piyasalara ve akıl hocalarına bel bağladılar. Sonuçlar yıkıcıydı.

Geç 1970’lerden bu yana bütün dünyada siyasal partiler serbest piyasa, özelleştirme ve finansallaşma siyasetini benimsediler. Tipik biçimde neoliberalizm olarak adlandırılan bu siyasi proje özgürlük vaat ederken gelişmiş kapitalist dünyada rekor düzeylerde eşitsizlik ve kayda değer demokratik gerilemeye neden oldu.

Araştırmacılar bu kayışı genellikle Ronald Reagan ve Margaret Thatcher gibi liderlerde şahsiyet kazanan Yeni Sağ’ın zaferine işaret ederek açıklıyor. Ancak sosyolog Stephanie Mudge’ın yeni kitabı farklı bir hikaye anlatıyor.

 Leftism Reinvented: Western Parties from Socialism to Neoliberalism (Yeniden İcat Edilmiş Solculuk: Sosyalizmden Neoliberalizme Batı’daki Partiler) adlı kitabında Mudge gelişmiş kapitalist ülkelerde geçen yüzyıl boyunca sol partileri inceliyor ve bu partilerle aynı yönelimdeki uzmanların, bunları akıl hocaları ve piyasalar doğrultusuna nasıl sevk ettiğini gösteriyor. Süreç zarfında sol partilerin kendi işçi sınıfı tabanlarını temsil etme kabiliyeti aşındı ve sıradan insanlar iktidar koridorlarından uzaklaştırıldı.

Siyasal örgütçü ve sosyalist aktivist Chase Burghgrave yakın zaman önce Mudge ile yeni kitabı, demokratik toplumlarda uzmanların rolü ve daha canlı, eşitlikçi bir siyasetin mümkün olup olmadığı hakkında konuştu.

CB: Kitabın başında solculuğun aslında geçen yüzyılda iki kez yeniden icat edildiğini belirtiyorsunuz; önce sosyalistten Keynesgile, sonra Keynesgilden neoliberale. Bu solculuktaki yeniden icatların analizini neden önemli gördünüz?

SM: Kısa yanıt ikinci yeniden icadın ilki olmadan gerçekleşemeyeceğidir. Uzun yanıt sosyalizm, Keynesçilik (ya da benim ekonomik solculuk olarak adlandırdığım şey) ve neoliberalizmin sadece havada uçuşan siyasal ideolojiler olmadığı, bazı kurumsal düzenlemelerden kaynaklandığıdır.

Ekonomik solculuk, akademik iktisat uğraşıyla sol partiler arasındaki güçlü ve tarihsel olarak yeni ilişkide temellendi. Bu ilişki 1930’lar ve 1940’larda [ABD’de, ç.n.] Demokratik Parti’yi Keynesgil anlamda “sol” haline getiren şeydi. Bu ilişki aynı zamanda Keynesçilikten neoliberalizme geçiş için de anahtar konumdaydı – sonuçta her iki düşünce sistemi de ilkin iktisat içinde formüle edildi.

Ne iktisatçıların ne de neoliberal solculuğun, sol partiler ya da siyasetçiler sadece iktisatçıların söylediklerini tekrar edermiş gibi algılanması gerektiğini hemen eklemeliyim. Ancak bir kez sol partiler iktisata bel bağladığında, iktisatçıların olayları nasıl değerlendirdiği bütünüyle yeni bir biçimde önemli hale geldi.

CB: Kitabınızda dört siyasal partiyi karşılaştırıyorsunuz: Britanya İşçi Partisi, Alman Sosyal Demokrat Parti (SPD), İsveç Sosyal Demokrat Partisi (SAP) ve ABD’de Demokratik Parti. Neden bu dört parti izleği üzerinden solculuğu incelemeyi önemli gördünüz? Demokratik Parti’nin hiçbir zaman sosyalist olmadığını hesaba katarsak neden Demokratik Parti’nin sosyalizmin nihai olarak neoliberalizme dönüşümünün incelemesinde ele alınması gerektiğini düşünüyorsunuz?

SM: Kitapta ele aldığım partiler için oldukça belirgin tarihsel nedenlerim bulunuyor. Öncelikle sadece bütün yirminci yüzyılda az ya da çok süreklilik göstermiş örgütlere bakmak istedim (durum Nazi Almanya’sında yasaklanmış Alman SPD için biraz karışık ama aslında parti o dönemde sürgünde varlığını sürdürdü).

Ayrıca özellikle, dönem bazında farklılaşsa da, uluslararası alanda etkili olmuş partileri kattığımdan emin olmak istedim. Alman SPD kurulduğu 1875’te  sosyalist solun ilk, açıkça en güçlü kitlesel partisiydi, bu nedenle sosyalist dönemi anlamak için partiyi incelemeye katmak gerekliydi. İsveç’te SAP daha sonra savaş dönemi ve II. Dünya Savaşı sonrası dönemlerde Batı’da en başarılı sosyal demokrat parti haline geldi ve bu nedenle uluslararası olarak oldukça etkiliydi. Birtanya İşçi Partisi bu sırada, II. Dünya Savaşı sonrasında iktidara geldiğinde çok önemli hale geldi ve 1990’larda “üçüncü yol” siyasetinin ululslararasılaşmasının itici gücüydü.

Demokratik Parti oldukça farklı tarihi nedeniyle daha netameli. Bir anlamda her daim bir kitle partisiydi, ancak ne sosyalistti  ne de ideolojik. Bu partiyi, Demokratik Parti’nin önde gelen liberal ve Yeni Anlaşmacı hizbi 1937 resesyonu sırasında Keynesçiliği benimsediğinde Parti diğer sosyal demokrat ve işçi partileriyle kıyaslanabilir hale geldiği için ele aldım. Aynı derecede önemli ve son olarak Demokratik Parti Avrupa’ya ve başka yerlere gerçekleşen “üçüncü yol” siyaseti ihracının ana aktörüydü. Bu nedenle hikayenin bir parçası olması gerekliydi.

CB: Solculuğun yeniden icat edilmelerine dair analizinizin merkezinde siyasal partiler ve “parti uzmanları” olarak adlandırdığınız insanlar bulunuyor. Parti uzmanları Batı’da solculuğun geçen yüzyıldaki izleğini açıklamak için neden önem taşıyor?

SM: Önce bir tanım gerekli: Parti uzmanlarını oldukça geniş alıyorum, partilerin içinde ve etrafında kendilerini stratejist, konuşma yazarı ve analistler olarak kıymetli kılan kişiler olarak, yani zamanlarını durum tahlil etmek üzere ve partilerin ve hükümetlerin ne yapması gerektiği yönlü argüman üreterek geçiren kişiler olarak. Odak, formel eğitim, vesika, konum ya da unvanlarından bağımsız olarak parti içinde insanların ne yaptığı, ya da rollerinin ne olduğu. Bu nedenle bir parti uzmanı, danışman, gazeteci, iktisatçı ya da siyasetçi ya da başka bir şey olabilir.

Parti uzmanlarının önemli olmasının nedeni demokratik siyasetin ne sunacağını biçimlendirmelerindedir, yani neyin siyasi olduğunu ve ne için oy vermenin mümkün olduğunu biçimlendirmelerinde. Bu nedenle parti uzmanlarının tahlili önemlidir.

Kitapta parti uzmanlarının sol siyasette özel bir şekilde önem taşıdığı savını ileri sürüyorum. Tarihsel olarak, sol partiler oldukça özel bir rol oynuyorlar, çünkü bu partiler yoksulların, güçsüz düşürülenlerin, haklarından mahrum bırakılmış grupların, yani zaman, para, bağlantılar ve siyasal katılıma olanak sağlayacak diğer kaynaklara sahip olmayanların en iyi temsilcileri olduklarını iddia ederler. Bu nedenle sol parti uzmanları demokratik siyasette en az güç sahibi olanların çıkarlarını eklemlerler. Bu, çok çok önemli bir sorumluluktur.

CB: Kitabınızı okurken, erken dönem sol partilerin uzmanlarının çoğunun sosyalist dernekler, kulüpler, sol gazeteler ve dergilerden geliyor olduğunu gördüğüm için şaşırdım. Erken dönem parti uzmanları için bu arka plan nasıl bir önem taşıyordu?

SM: Evet, bu bir ölçüde şaşırtıcı, özellikle günümüz bakış açısından. Bugün siyaset tamamen profesyonellerle dolu – danışmanlar, stratejistler, düşünce kuruluşu politika uzmanları, medya tartışmacıları. Ancak her zaman bu ölçüde değildi. 1800’ler sonu ve 1900’ler başında muhabirler ve gazeteciler en önemli parti uzmanlarıydı, özellikle Solda. Kitapta bu şahısları “parti kuramcıları” olarak adlandırıyorum, çünkü genellikle parti destekli dergiler ve gazeteler için yazıyor ve düzenleme yapıyorlardı, bu nedenle yaşamlarını sürdürmeleri için siyasal partilere bağımlılardı.

Parti kuramcıları birkaç nedenden önemliydi. İlkin sosyalist kuramın üretiminde – erken dönem önemli sosyalist ve Marksist entelektüellerin çoğunu tarif eden bir konumdaki – gazetecilerin muazzam önemini teslim edecek kadar geriye gidersek, oldukça faydalı bir analitik başlangıç noktamız olur. Kökenlerini (nasıl parti uzmanları haline geldiklerini) ve bunlara ne olduğunun izini sürebiliriz: neden böyle bir düşüş görüldü ki artık böyle bir şahıs bulduğumuzda şaşırıyoruz? Elbette parti kuramcılarının, parti bağımlı gazeteciler olması olgusunun olayları değerlendirme biçimlerine etki edip etmediğini sorabiliriz.

Bu kişiler ayrıca, gazeteciler siyasal tarihin akışını değiştirdiği için de önemliydi. Özellikle Marksizmin ya da daha genel olarak sosyalist kuramın bunlar olmadan kalıcı bir uluslararası tartışma için zemin haline gelebileceği pek düşünülemez. Marx’ın kendisi akademik eğitim almıştı, ancak yazılarının çoğunu bir gazeteci olarak yazmıştı. Bazıları, 19. yüzyılın ortasından sonuna kadar, bir gazetecinin hayatını niteleyen yoldaşlık, işbirliği, karşıt eleştiri ve siyasal meşguliyetin sosyalist ve Marksist tahayyülü doğrudan beslediğini iddia ediyor. Sosyalist kuramın modern tarihte en önemli düşünce çizgilerinden birisi olduğunu kabul edersek, bu durumda partiye bağımlı ve partiyle ilişkili gazetecilerin tarihteki en önemli entelektüel şahıslar arasında yer aldığını da kabul etmeliyiz.

Parti kuramcısının önemli olmasının, bugün siyasetle ilgisi bulunan, bir nedeni daha var. Gazetecilerin geçmişteki etkisinin bugün bize şaşırtıcı gelmesi “uzmanlar” ya da “uzmanlık” algılarının her ikisinin de tarihsel olarak değişken ve siyasal olarak belirlenen şeyler olduğunu gösteriyor. Burada çıkarılacak bir ders var: çağdaş siyasal partilerin ne tür vesikaları, eğitimleri, vasıfları ya da profesyonel konumları olursa olsun uzmanları takdis etme (bir anlamda yaratma) bağlamında özel bir kapasitesi bulunuyor. Bazı vasıflara, bilgi biçimlerine ve iletişim tarzlarına değer katabilirler; elbette [bazılarını, ç.n.] dışlayabilir ya da marjinalize edebilirler.

Sol partilerin bu kapasiteyi daha ciddiye alması gerekiyor. Çok fazla uzman, stratejist, tartışmacı bulunuyor ve bugünün siyasal tartışmalarında yer alan, havalı unvanları bulunmayan ve buna karşın kendi topluluklarındaki azabın ilk elden bilgisine sahip çok az sayıda insan bulunuyor. Sol partiler uzman yaratma kapasitelerini daha ciddiye alırlarsa daha kapsayıcı ve temsil edici bir siyaset geliştirebilirler.

CB: Sol siyasal partiler ve iktisat disiplini arasındaki bu ilişki nasıl oluştu ve etkileri ne oldu?

SM: Kitapta anaakım iktisat mesleği ve sol partiler arasında Büyük Buhran ve savaş sırasında yeni bir “karşılıklı bağımlılık” oluştuğunu ileri sürüyorum. Bunun gerçekleşmesinin birkaç nedeni vardı.

İlki herkesin büyük ekonomik sorunlar olduğunda hemfikir olması, ancak iktisadi olguların tartışma konusu olmasıydı (bu dönemin kolayca ulaşılabilir, standartlaştırılmış ekonomik istatistiklerin oluşturulduğu dönemden daha önceye denk geldiğini hatırlayalım). Bu nedenle örneğin işsizliğin kapsamı ve nedenlerini tespit edebilecek insanlara yönelik büyük bir siyasal talep vardı.

Başka bir neden iktisatta yerleşmişti: (o dönemler az sayıda olan ve halen oluşum aşamasındaki) iktisat meslekleri yoksulluk, emek ilişkileri, gelir dağılımı ve işsizlik sorunlarına ilgi duyan çok sayıda yeni öğrenciyi kendine çekiyordu; ancak söz konusu öğrenciler genellikle iktisat profesörlerinin bu kaygılarla ilgilenmediğini (ya da ilgilenemeyeceğini) anlıyordu. Durum bir nevi, kuşak isyanı başlattı ve yeni tarz iktisatçılar doğdu (bu arada şu sıralarda da benzer şeyler oluyor).

Üçüncüsü Batı Avrupa’da sol partiler daha genç, üniversite eğitimli bir lider kuşağını yetiştirmek için uğraşacak kadar oturmuş hale geliyordu. Demokratik Parti’de bu tarz bir yetiştirme FDR’nin kampanyasıyla (ünlü Beyin Takımının oluşumu sırasında) başladı.

Böylece toplamda 1920’ler ve 1930’larda, sol partiler üniversiteler ve iktisat mesleğiyle daha yakın ilişkiler kurarken dahi teknik olarak uzman ve sol siyasal kaygılarla ilgili yeni kuşak iktisatçılar yetişiyordu.

Etkileri bana göre muazzamdı. Bir anlamda karşılıklı bağımlılık “Keynesçiliği” anaakım kıldı, yani Keynesgil iktisadın ortodoksi haline gelmesine yardımcı oldu. Karşılıklı bağımlılık aynı zamanda sol paritlerin koalisyonlar oluşturması, seçimleri kazanması ve savaş sonrasındaki ekonomileri yönetmesini destekledi. Aynı derecede önemli ve son olara, karşılıklı bağımlılık, partiler aracılığıyla değil ama iktisat meslekleri aracılığıyla iş gören, sol siyaseti etkilemek üzere kullanılan bir tür arka kapı yarattı.

CB: Sosyalist parti kuramcılarını yerinden eden parti uzmanlarının sizin “Keynesgil etik” olarak atıfta bulunduğunuz bir özelliği vardı. “Keynesgil etik” nedir ve nereden gelmiştir?

SM: “Keynesgil etik” sol partilerin hakim konumdaki ekonomik uzmanlarının – benim “iktisatçı kuramcılar” olarak adlandırdıklarımın – 1960’larda iktisatçıları, siyaseti ve ikisi arasındaki ilişkiyi görme biçimine atıfta bulunuyor. Keynesgil etiğin ayırıcı özelliği iktisatçıların işinin stratejik olarak faydalı analiz ve tavsiye temin etmek olduğu varsayımıydı, yani sol partilerin koalisyonları bir arada tutması, örgütlü emeğin talepleriyle uğraşması, müzakerelere olanak sunması, yeniden dağıtımcı ve refah temelli politikaları desteklemesi daha geniş halk yığınlarına seslenmesine yardımcı olan tavsiyeler. Başka bir deyişle “iyi” iktisadi tavsiye aynı zamanda siyasal olarak faydalıydı.

Buradaki sosyolojik argüman Keynesgil etiğin iktisatçı kuramcıların mesleğiyle bağlantılığı olduğudur: bir ayakları sol partilerdeydi, diğeri iktisat mesleğinde. Başka bir deyişle Keynesgil etik iktisatçıların, önde gelen iktisatçılar ve aynı zamanda siyasal stratejistler, danışmanlar ya da hükümetin atadığı kimseler olmalarına dair oldukça hakiki deneyimlerini ifade ediyordu. Bu deneyimi edinmiş olan insanlar için Keynesgil etik sağ duyu demekti.

CB: Keynesgil iktisat kuramcıları, bir disiplin olarak Keynesgil iktisat 1970’lerde krize girdiğinde yerlerinden edildiler. Neden böyle oldu ve bunların yerini ne tür bir parti uzmanı aldı?

SM:  Standart yanıt “stagflasyonun”, 1960’lar ve 1970’lerde hem işsizlik hem de enflasyon oranlarının artışının Keynesçiliği öldürmüş olmasıdır; çünkü olanlar parasalcı argümanları (bilhassa Milton Friedman’ınkileri) doğrulamıştır. Böylece stagflasyon Keynesçiliğin hatalı bir bilim olduğunun ve Keynesgil iktisatçıların da hatalı sonuçlara varan bilim insanları olduğunun kanıtını sunmuştur.

Ancak gerçek tarih çok daha karmaşıktır. Ekonomik olaylar gerçektir – gaz fiyatları aniden oldukça yükselirse, bu herkes için oldukça açıktır – ancak olayların ne anlama geldiği tamamen başka bir şeydir. Yorumlamayı insanlar yapar ve bunların her zaman yatırımları vardır. Kitapta, stagflasyonun Keynesçiliği öldürdüğü anlatısının, bazen siyasal, bazen mesleki ve bazen de her iki alanda yatırımları bulunan insanlar tarafından üretildiğini belirtiyorum.

Stagflasyon eleştirisi bilimsel değil siyasaldı. İktisatçılar arasında 1970’lerde Keynesgil iktisadın ölümünü ilan edenler akademisyenler, finansal iktisatçılar, uluslararası iktisatçılar ve bazen muhafazakar ve merkez sağ partilerle ilişkili iktisatçılardı. Başka bir deyişle bunlar sol partilerle ilişkili olmayan iktisatçı kuramcılardı. Stagflasyon Keynesçiliği öldürdü anlatısının mesleki bir yanı da vardı, yani bu kendileri de siyasal konum almış ve bu nedenle yeterince bilimsel olmayan iktisatçıların kısmen “fildişi kule” eleştirisiydi. Ve iktisat mesleğini Keynesgil etiği öldürerek kökünden değiştiren bu eleştiri açıkça galip geldi.

Peki sonra ne oldu, sol partiler kime bel bağladılar? Dünyayı ve siyasette kendi konumlarını oldukça farklı bir şekilde gören yeni iktisatçılara. Kitapta bu yeni iktisatçıları “UFİ’ler” (Ulusötesi Finans yönelimli İktisatçılar – Transnational Finance-oriented Economists) olarak adlandırıyorum. UFİ’lerin “neoliberal” olmadıklarını ancak “neoliberal etik” diyebileceğimiz şeye sahip olduklarını ileri sürüyorum: bu şahıslar kendi sorumluluklarını, sol seçmenlerin çıkarlarına doğrudan aykırı bir şekilde işlese ve bunun uzantısı olarak sol partiler aleyhine olas da (bazen özellikle finansal piyasalar için kullanılan bir şifre görevi yerine getiren bir terim olan) piyasaları genişletme ve sürdürme bağlamında gördüler.

CB: Neoliberalizmin büyümesinin Sağın siyasal zaferinden ziyade sol partilerin neoliberalizmi kabullenmesi ile daha iyi bir şekilde mi açıklandığını düşünüyorsunuz?

SM: Evet. Sağ partiler asla güçsüz bırakılmışların ya da insanları piyasa güçlerinden yalıtacak siyasetlerin temsilcileri gibi davranmadılar. Sağın 1980’lerde serbest piyasayı benimsemesi önemliydi ancak şaşırtıcı değildi. Ve bana göre bunun seçmen desteği anlamında gerçekten popüler bir kayış olduğu tartışmalıdır, dönem artan siyasal yabancılaşmanın tarif ettiği ve her yerde seçimlere katılımın düşüş gösterdiği bir dönemdi. Bu bağlamda sol partiler piyasa mantığıyla eleştirel bir şekilde uğraşabilecek tek siyasal güçtü. Ancak 1990’larda bunun tam tersini yaptılar.

Bunun seçimler bağlamında ve kültürel sonuçları olduğunu düşünüyorum. Seçimler bağlamında “küreselleşme”nin “kaybedenleri”, yani toplulukların bütününü kapsayan çok fazla sayıda insan kendileri adına konuşan bir partiden yoksun kaldılar. Kültürel olarak neoliberal düzenin eleştirisi marjinalize edildi ve en başından gerektiği gibi anaakım siyasal söylemin meselesi olmaktan ziyade “radikal” solun alanı olarak ayrıştırıldı.

CB: Ulusötesi Finans yönelimli İktisatçıların (UFİ’lerin), sol parti siyasal stratejistlerinin ve politika uzmanlarının sayıca artışının aslında ilişkili olduğunu yazıyorsunuz. Bunun nedeni nedir?

SM: UFİ’ler, piyasaların “orada dışarıda” bulunan güçler olduğunu kanıksamış sol parti danışmanlarıydı. Piyasaları nasıl mutlu tutacakları konusunda uzmanlaşmışlardı ve piyasa öncülüğünde büyümenin herkes için iyi olduğu kanaatindeydiler. Ancak bütün bunlar kısmi hakikatler üzerine inşa edilmişti. Öncelikle piyasalar, özellikle finansal olanlar, ancak insanlar piyasaları inşa eder, bunu kamusal denetim ya da hükümet denetiminden yalıtır ve çöktüklerinde desteklerlerse “orada dışarıda” bulunan güçler haline gelirler. Geç 1990’lar ve 2000’lerde hükümette bulunan sol partiler UFİ’lerin katkısıyla tam olarak bunu yaptılar. İkincisi: piyasalar için iyi olanlar başkaları yanı sıra aileler, topluluklar, gençler, yaşlılar, ücretliler ya da ayrımcılık kurbanları için iyi olmak durumunda değildir. Bu durum özellikle “piyasalar” ile finansal piyasaları kast ediyorsak geçrelidir. Yakın tarih bu her iki nokta konusunda da yeterince kanıt sunuyor.

O zaman sol partiler, kendi seçmenlerinin ekonomik kaygılarına yanıt verme yollarına artık sahip değillerse ancak seçim kazanmak istiyorlarsa ne yaparlar? Manevralara bel bağlarlar: başka bir deyişle içerikten ziyade pazarlama ile ilgi çekmeye çalışırlar. Bu, kitapta yer alan bir tür işlevsel argüman. UFİ’ler seçmenler yerine piyasaları temsil ettiler ve stratejik uzmanlık için yeni bir ihtiyaç yarattılar. Ancak yeterli değildi ve sol siyasal koalisyonlar dağıldı.

CB: UFİ’lerin ve stratejistlerin, sol partilerdeki bu yeni nesil parti uzmanlarının seçimler bağlamında etkileri ne oldu?

SM: Kısaca felaket. Sol siyaset gerçek insanlar adına konuşmak zorundadır, ideal tip “anaakım” ya da “ortalama” seçmen adına değil. Sol partilerin piyasalara, manevralara ve stratejiye bel bağlaması anlamlı temsil konusunda başarısızlıklarının semptomudur. Seçmenler pazarlama ve içerik arasındaki farkı bilirler: er ya da geç insanlar ne için oynandığını görür ve inancını kaybeder. Yakın tarihin bu konuda da yeterli kanıt sunduğunu düşünüyorum.

CB: Kitabının sonunda Batı’daki sol partilerin ihtiyaç duyduğu şeyin, sessiz olanların sesi olacak ve Sol partilerle bunların temsil etmeleri gerekenler arasında aracı olarak davranacak yeni bir parti uzmanları nesli olduğuna işaret ediyor görünüyorsunuz. UFİ’lerin, siyasal stratejistlerin ve politika uzmanlarının yerini ne tür parti uzmanlarının almasını umuyorsunuz?

SM: Bu büyük soru, öyle değil mi? Kısa yanıt sol siyasetin manevrayı gereksiz hale getirecek uzmanlara ihtiyacı olmasıdır. Sol siyaset sezgisel bir çekiciliğe sahip olmalı çünkü insanların gerçek ihtiyaçlarına ve kaygılarına sesleniyor.

Bununla birlikte, yeni uzmanların sihirli biçimde sol siyasetin sıkıntılarını gidereceğini düşünmüyorum. Bir sonraki sol parti uzmanlarının kim olması gerektiğini söyleyecek durumda da değilim. Herkesin parti uzmanı olabileceğini ve belki de mevcut anda sol partilerin kendi kaynaklarını, bizim “uzman” olarak gördüğümüz insanların profillerini radikal bir şekilde genişleterek uzun erimli bir yatırımda bulunmaya sevk etmelerinin gerekli olduğunu düşünüyorum.

Ancak şunu söyleyeyim: sol partilerin insanların anlama yeteneğini geliştirmesi ve çağdaş finansal kapitalizmin yapısı ve mantığıyla eleştirel bir şekilde uğraşması mutlak bir gereklilik. Alexis de Tocqueville bir seferinde “demokrasiyi eğitmek” zorunda olduğunuzdan bahsetmişti. Buna Marxgil bir tını ekleyeceğim: kapitalist demokrasiyi eğitmeniz gerek. 1930’lar veya 1970’lerin koşullarından farklı olan bugünün özgül ekonomik koşullarına dair ortak bir anlayış olmadan sol siyaset olamaz. Finansın ve finansal serveti ellerinde tutanların egemen olduğu karmaşık bir dünyada yaşıyoruz ve bu dünyanın maskesinin düşürülmesi gerekli.

Dürüst olmak gerekirse, çağdaş iktisat mesleğinin buraya yol verebileceği konusunda şüpheciyim, çünkü “yukarılarda” iş yapıyorlar, kapsayıcı değil dışlayıcı olması için tasarlanmış oldukça uzmanlaşmış bir dil konuşuyorlar, yöneltebilecekleri soru türleri ve bunları yanıtlamak üzere kullanacakları teknikler bağlamında kısıtlanmışlar. Bu nedenle belki de önceki ifademi değiştirmeliyim: sol partiler kaynaklarını eleştirel ekonomik analizi geliştirmek ve bizim “iktisatçılar” olarak gördüğümüz insanların profillerini radikal bir şekilde genişletmek üzere kullanmalılar.

Stephanie L. Mudge Kaliforniya Üniversitesi, Davis’te sosyoloji doçenti ve Leftism Reinvented: Western Parties from Socialism to Neoliberalism kitabının yazarıdır.

[Jacobinmag’deki orijinalinden Ali Rıza Güngen tarafında PolitikYol için çevrilmiştir.]