1998 baharında hayat bana ilk defa, Samir Amin ile tanışma hediyesini verdi. Her yıl eşi Isabelle ile Paris’e gerçekleştirdiği düzenli ziyaretlerden biri sırasında onu CNRS (Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi) araştırmacısı olarak henüz bir pozisyon elde ettiğim Paris Üniversitesi 1 Panthéon-Sorbonne’da bir seminer vermeye davet etmiştim. Onu “Size sonsuz hayranlık besliyorum” diyerek karşıladım. O gülümseyerek “Bu çok fazla!” diye cevapladı. Ve kahkahayı patlattık. Ben, “Düşüncelerinizi güçlü bir şekilde paylaşıyorum” diye ekledim. Aniden delici bakışlarıyla bana bakarak “Öyleyse birbirimizi görelim ve birlikte devam edelim” dedi. Birkaç gün sonra birlikte ilk makalemizi yazdık. Birkaç hafta sonra CNRS’deki işim nedeniyle Küba’ya gitmek zorunda kalmıştım. Bir akşam bir arkadaşın evindeyken Samir benimle konuşmak için kolumu yakaladı: “Kübalılara Devrim için koşulsuz desteğimi ilet” dedi. “İleteceğim” dedim. “Koşulsuz desteğimi!” diye sürdürdü. Bu görevi yerine getirdim. Böylece kardeşçe bir dostluk ve 20 yıl sürecek yoğun bir işbirliği başlamış oldu.

Beni Samir’e bağlayan ilişki hem politik, hem entelektüel, hem de duygusal olarak son derece güçlüydü. Bizim karşılaşma anımız Dünya Alternatifler Forumu’nun (WFA) oluşumu ile örtüştü ve aramızdaki güven ve sadakat hızla oluşunca benden, (WFA’nın başkanı olarak) WFA’nın genel sekreteri olmamı isteyerek beni onurlandırdı. Devrimci ya da radikal ilerici aydınları, onların çeşitlilik ve farklılıklarının ötesinde, bir araya getirmek için yeniden bir alan açma sorumluluğu muazzam, yorucu ancak birinci derece önemli ve heyecan vericiydi  -ve hevesle kabul ettim. Bu organizasyon için temaslarımız 15 yıldan fazla bir süredir sürekli, özel olarak yoğun ve etkili oldu; inanıyorum ki diğer birçok yoldaşla bireysel olarak kardeşçe ve kolektif olarak üretkendi. Samir çok çalıştı ve ben onunla yorgunluk nedir bilmeden çalıştım. Günlerce iktisat teorisi, Marksizm, siyaset, örgütlenme ve halk mücadeleleri hakkında konuştuk. Birbirimize herşeyi ayıplanma korkusu olmaksızın açıkça anlattık. Zaman zaman etrafındaki insanların onu pohpohlamak istediklerini, onu mutlu etmeye çalıştıklarını görürdüm. Benim onunla olan söyleşilerim farklıydı: Samir ona gerçeği veya herhangi bir durumda doğru olduğunu düşündüğüm şeyi anlatmamı hakediyordu. Bu her zaman kolay olmadı, ama ben bunun bizim ilişkimizin gücü ve niteliğinin bir parçası olduğunu düşünüyorum.

Samir Amin, hayatımda tanışacak kadar şanslı olduğum, tartışmasız, en büyük aydındır –ne mutlu ki Marksisttir! [Samir] evrenselci, ansiklopedik bir kültüre sahipti, anlama, yorumlama, analiz ve öngörü konusunda benzersiz kapasitesiyle muazzam ve parlak bir zekası vardı- gerçekte dahiydi. Dünyanın hemen hemen her yerini, tarihini, bağlamını, halklarını, halk mücadelelerini, onların ilerlemelerini ve sınırlarını tam olarak biliyordu. Ancak, aynı zamanda dünyada daha az bildiği yerler etrafındaki meselelerin tüm yönlerini kavrayacağından emin olmadığında nasıl dinleyeceğini de bilirdi. Buna ek olarak, siyasetin özü olan güç dengesini tam olarak anlamıştı ve aynı zamanda karmaşık, şaşırtıcı, sabır ve hoşgörü gerektiren insan doğası ile nasıl başa çıkılacağını da biliyordu. Çünkü Samir gülmeyi severdi eğlenceli hikayeleri nasıl anlatacağını bilirdi ki bu, komünist bir devrimci için çok değerli bir özellikti! Onunla geçirilen her bir an, en çok çalıştığımız veya en zoru olsa bile benim için paha biçilemez bir zenginlik oldu. Onunla [yaptığımız] her bir görüşme unutulmaz bir olaydı, entelektüel ve insani açıdan olağanüstüydü.

Bize bıraktığı en az üç temel katkı var. İlk olarak, ben yaşlandıkça, Samir, (hiç şüphe yok ki buna zamanı yetmediği için ve zamanın buna ihtiyacı olduğunu hissettiği için) bana siyasal eylemi desteklemek amacıyla derin kuramsal düşüncelere çok fazla zaman harcamamamı söylese bile, onun, işçilerin kapitalistler tarafından sömürülmesinin gizli ve eklemlenmiş mekanizmalarını değil, aynı zamanda çevre ülke halklarının merkez ülkelerdeki yönetici sınıflar tarafından da tahakküm altına alındığını da tespit etmemizi sağlayan, mücadelelerin hizmetinde olan Marksizme sadakat çerçevesi içinde kuramsal, disiplinlerarası düzeyde öncülük ettiği mücadelenin muazzam bir katkı olduğunu düşünüyorum. İkincisi, devrimci alternatifleri düşünmek için dünya sistemini, çoklu çelişkileriyle ve aynı zamanda yerel ve çok kültürlü özellikleri olduğu kadar dünyanın ve bileşenlerinin evrimine ilişkin siyasal vizyonuyla birlikte bir bütün olarak anlama yeteneğidir. Sonuncusu, yani üçüncü katkısı, ortak idealimizin-komünizmin- ve toplumun devrimci bir dönüşümü için halk mücadelelerinin hizmetinde olan, acizane benim de görev almaktan mutluluk duyduğum Güney’in ve Kuzey’in aydınlarını ve ilerici kurumlarını kolektif olarak örgütleme girişimiydi, çünkü Samir, pratikte olduğu gibi zihnimizde de emperyalizmin yalnızca işçilerin ve halkların enternasyonalizminin ilerlemesi koşulunda geri çekileceği ve sosyalist geçişin ilerleyeceğini anlamıştı. Kapitalist barbarlığa karşı ve gerçekten insani bir dünyanın vazgeçilmez unsurları olan adalet, toplumsal ilerleme, demokratik katılım, bireylerin ve halkların kardeşliği, çevrenin ve yaşamın korunması uğrunda bütün güçlerimizi birleştirerek sürdürmemiz gereken mücadele budur. Zafer birlikte mümkün olacaktır.

[networkideas.org’daki orijinalinden Ekin Değirmenci tarafından PolitikYol için Türkçe’ye çevrilmiştir.]