Rosa Luxemburg 1919’da bugün [15 Ocak] öldürüldü. Onun sosyalizme katkılarını hatırda tutuyoruz.

Sosyalizmin tarihinde neredeyse hiç kimse Rosa Luxemburg gibi keskin zekalı teorisyenin ve retorik olarak şiddetli tartışmalar yapabilen bir politikacının etkileyici bir birleşimini temsil etmez. Onun neredeyse günlük gazete yazıları, parti ve sendika mitinglerindeki konuşmaları, mektupları ve kuramsal yazılarının tamamı bize bunu gösteriyor.

Luxemburg aynı zamanda direnişin önemli bir sembolüdür. Sosyalist yazılarına hapishaneden bile devam etti ve daha sonra Nazizme akın eden sağcı askerler tarafından acımasızca öldürülmeden önce, 1918-1919 devrimci ayaklanmasına kısa bir süreliğine ama ustalıkla müdahale etti. Bugün devrimci ayaklanmaya desteğinden, sözde pasifizmine, bitki ve hayvan sevgisine ve çoğu zaman özgürlüğün her zaman “farklı düşünenler için özgürlük” olduğunda ısrarına [kadar] çok farklı nedenlerle anılıyor.

Bugünün kriz dünyasında, ana akım sosyal demokrasi çökerken ve aşırı sağ yükselirken, solda olan birçok kimse böylesi tutkulu bir sosyalistin bizi siyasal yönelimsizliğimizden uzaklaştırması için herşeyini verirdi. Ve hiç şüphe yok ki Rosa Luxemburg sosyalist kuram ve pratiğin simgesi olmaya devam ediyor.

Ölümünün yüzüncü yılında belirttiğimiz gibi risk, geçmişe aşırı duygusal bakışın çoğu zaman geleceğimizi sıkıca kavramamıza engel olmasıdır. Eğer insanlık gelecek çevresel ve iktisadi krizlerden ve buna neden olan kapitalist sistemden kurtulma şansına sahipse, geçmişi romantize etmek için daha az ve bundan gerçekte neler öğrenebileceğimizi araştırmak için daha fazla zaman harcamalıyız.

Kendi Zamanının Ürünü

Luxemburg’un yaşamı ve eserlerini anlatmaya gerek yok: o yazdı, okudu, çok sayıda dili biliyordu, doktorasını yirmi altı yaşında bitirdi ve bir dizi sosyalist dergi ve hatta partiler kurdu. Uğraşısı ancak Almanya’nın yüzyılın sonundaki işçi hareketinin tarihsel bağlamında, Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) en güçlü olduğu [zamanda] anlaşılabilir. Diğer etkileyici aydınlar ve politikacılarla canlı [fikir] alışverişinde bulundu; Clara Zetkin gibi kadınlar yakın müttefikti.

Luxemburg işçi sınıfının zaferinin ufukta belirdiğine derinden inanan sosyalist bir kitle hareketinin içinde rüşdünü ispat etti. Bu geleceğe dair demirden inancını 1914 felaketinden sonra, SPD –Alman kitleleri ile birlikte- kapitalizmi yıkma amacını terk ederek Birinci Dünya Savaşı’nda Anavatana hizmet etme kararı aldığında bile korudu. Zira Rus 1905 devrimi ve sonrasında 1917 devrimi gibi deneyimler Luxemburg’a siyasal dönüşümün yine de mümkün olduğu “bulgusunu” sağlıyordu.

Bu tür sarsılmaz devrimci inancın günümüzde hayal edilmesi zordur, özellikle de her yıl ocak ayında Berlin’de onun ölümünü anan yağmurlu, sönük gösterileri düşündüğümüzde veya bugünün parti ve sendika bürokrasilerini Luxemburg’un zamanıyla karşılaştırdığımızda. (Sosyal demokrat partilerin kendilerinin neden olduğu) neoliberal kuralsızlaştırmanın izlediği uzun refah devleti uzlaşısı dönemi görünüşte işçi sınıfını kamusal söylemin dışına çıkardı. En son 1989’dan bu yana hiçbir adil kimse Luxemburg’un sosyalizmin zaferinin kaçınılmaz olacağına dair güvencini gerçekten paylaşamaz.

Bunun yerine, yeniden başlamalı ve toplumumuza ve iş yerlerimize dayalı olan –her fırsatta kapitalizme meydan okuyabilen- kitlesel bir sosyalist hareketi yeniden düşünmeliyiz. Bu, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce var olan Sosyal .Demokrasi’yi taklit ederek yapılamaz. Ve yine de, Luxemburg, bize,  ölümünden yüzyıl sonra bile, uygulanan sosyalist yöntem ile ilgili birkaç şey öğretebilir.

Çelişkilerle Düşünmek

Rosa Luxemburg’un keskin analizi Marxist teorinin benzeri olmayan gücüyle yönlendirildiğinde hem eşsizliğini, hem de etkileyiciliğini sürdürüyor. Şimdiye kadar tam da onu veya yaşadığı dönemi kopya etmeye yönelik herhangi bir girişim yalnızca başarısızlıkla sonuçlanabileceği için, modern sol bir şehit için iyi niyetli övgüler ve kayıp bir geçmiş üzerinden sessiz bir melankoli arasında oyalanmayı tercih ediyor. Bazen, (ne yazık ki) Rosa posterlerde veya omuz çantalarında bir simge olarak ortaya çıkıyor.

Luxemburg’un ilginç bir tarihten daha fazla sunacak [şeyi] olduğu için bu, talihsiz bir durumdur. Çalışmaları, bugün için en az iki belirleyici görüş ortaya koyuyor. Birincisi, “mevcut kapitalist ekonomimizin barbarlığı ve akıldışılığı” değişmeden duruyor ve hem doğal kaynaklara hem de –bu aynı ekonominin temeli olan insanın emek gücüne zarar vermeyi sürdürüyor.

Üretimi dönüştürme ihtiyacı ortadan kalkmış değil ve yaklaşan çevresel felaketin karşısında daha da kötüleşti. Bununla birlikte kapitalizm kapitalist olmayan çevrelere ve yaşam alanlarına doğru genişlemeyi sürdürdükçe, kendi yaşam döngüsünü de uzatır. Bu demektir ki, [kapitalizm] kendi kendine çökmeyecektir. Bunun yerine emekçi insanların farklı, daha iyi bir toplumu gerçekleştirmeleri için politik olarak müdahale etmeleri gerekir.

Luxemburg’un gözlerinde bu politik müdahale, eğitimi ve deneyimden öğrenmeyi gerektiriyordu. Her protesto, başarısız olsa bile, yeni, daha başarılı hareketler yaratmaya yardımcı olabilir. [Luxemburg] bu ruhla parti üyelerini gerçek dünyadaki gelişmeleri kendi kendilerine anlamaları için araçlarla donatmanın gerekliliğine ikna olarak SPD’nin parti okulunda en tanınmış eğitmenlerden biri olarak görev yaptı. Bu anlamda, geleceğin sosyalistleri için en önemli mirası, yazılı formüller veya yasalar formundaki sosyalist teori ve siyasetin ne olduğu değil, toplumu nasıl anladığı ve nasıl dönüştürdüğüdür.

Özellikle kapitalist pazarların, ulusötesi şirketlerin, bankaların ve onların krizlerinin insanlığı felaketin içine fırlattığı bir çağda, bu aktörlerin ve sistemlerin nasıl işlediğinin kusursuz kavrayışını geliştirmek politik strateji için zorunludur. Örneğin, Luxemburg militarizm ve sömürgecilik arasındaki bağlantılarla yakından ilgilenmiştir. Eğer bugün hayatta olsaydı, Çin’in sanayi politikası üzerine bütün istatistikleri öğrenmemizi ve bunu Alman ve ABD’li muadilleriyle karşılaştırmamızı söylerdi. Eğer Luxemburg istediğini yapsaydı, her sosyalist Batı’nın Suriye’den askeri bakımdan geri çekilmesi ile göçmenlere karşı kendi sınırlarını eş zamanlı olarak güçlendirmesi arasındaki ilişkiyi anlatabiliyor olurdu.

Farklı hükümetleri “iyi” ya da “kötü” olarak sınıflandırmak için kullanılan ama bu rejimlerin gerçekte nasıl işlediğini anlatmakta büyük ölçüde faydasız olan “Trumpizm” veya “popülizm” gibi içi boş sloganları paramparça ederdi. İktisadi çıkarlar, üretici güçlerin gelişmesi, krizler ve kopuşlar arasındaki bağlantıları eksiksiz şekilde yeniden kurarak ve bunlardan hangi hükümet biçimlerinin ortaya çıktığını göstererek “post-siyasal dönem” ile ilgili söylemle mücadele ederdi.

Aynı zamanda kendi örgütlerinin,  emekçi sınıfların partileri ve sendikaların, acımasız bir eleştiricisiydi de. Onları, genellikle döneminin zorluklarına- ve politik depremlerine- çok katı ve bürokratik şekilde tepki vermekle suçladı. Bugün, Sol’un –politik şiddet bir yana- protestoya olan mesafesi çok daha derinleşti. Mücadelemiz doğası gereği sadece savunmacıdır.

1905 Rus Devrimi’nden sonra The Mass Strikea  temkinli ama militan bir broşür yazan Luxemburg, farklı bir tavır aldı. Rusya’daki gelişmelerden öğrenerek bir grevi [örgütlemenin] ya da ona son vermenin imkansız olacağı sonucuna vardı. Burada, zamanın, kitlesel grevin sadece teknik bir mesele, yalnızca bir istihdam aracı olarak [ele alan] anarşist kavranışına bağlayan Alman tartışmasının her iki tarafına da karşı çıktı. O, kitlesel grevlerin nesnel kaynaklarını araştırmakla ve grevlerin siyasal hedeflerini gerçekleştirmek için öne sürdüğü potansiyeli kullanmakla daha ilgiliydi.

Bugün, onun içgörüsünü düşünerek Fransa’daki gilets jaunes (Sarı Yelekliler) hareketiyle doğrudan doğruya ilişkilendirebiliriz. Taşradaki orta-alt sınıflar tarafından gerçekleştirilen protestolar Fransız toplumunu sarstı. Sendikalar ve diğer siyasi örgütler tarafından (henüz) temsil edilmedikleri gerçeği sosyalist siyasetin önemli sorunlarını ortaya koymaktadır: bu örgütler bu protestoları nasıl destekleyebilir ve onları kapsamlı dönüşümler için nasıl kullanabilir.

Bugünkü durumda, Luxemburg sendikaların toplumsal uzlaşılarına ve “yumuşak adımlarına” karşı çıkar ve onları işe koyulmaya çağırırdı. Onun gözünde kitlelerin kendiliğindenliği her zaman çok önemli olmasına rağmen, öyle ki işçi örgütleri tarafından yıllar boyunca [süren], sonunda iktidarı ele geçirebilecek  “yeraltı çalışması” ile örtüşmediği takdirde hiçbir şeydi. Biri olmadan diğeri olmaz.

Devrimci Reel politika

Luxemburg’un devrimci siyasetinin Nasıl’ını tanımlayan bu çelişkilerle düşünmedir. Karşılıklı olarak birbirini dışlayan değil koşullu olan önderlik ve kendiliğindenlik onun düşüncesinin temel unsurudur. Aynısı, uzun vadeli demokratik bir sosyalizm hedefine odaklanmayı sürdürürken emekçi insanların yaşam koşullarında gerçek iyileşmelere yol açan reformlara desteği için de geçerlidir –bu, Rosa’nın “devrimci Reel politika” olarak tanımladığı dengeleyici bir eylemdir.

Marxist kanonun birçok unsuru gibi, bu formülasyon sol siyasette içi boş bir ifadeye indirgendi ve böylece Luxemburg’un kendi, çok daha gerçekçi düşüncesine tam bir tezat teşkil ediyor. O, formülasyonun kendisi ile daha az meşgul oldu, ama bunun yerine gerçek pratik- özellikle de kapitalizmin kriz anlarını anlayabilen ve bundan istifade edebilenlerin pratiği ile [ilgilendi]. Hükümette günlük hizmet etmenin reel politik iktidarı ele geçirme hedefini gizlemesinden korktu. Sol, nihai olarak apolitik bir pratik zorunluluk mantığına çok bağlı kaldı.

Yine de şimdi bile, görünüşte yenilmiş post-politik çağımızda bile işler karışmaya başladı: teknokratik yönetişim tarzları kendilerini tüketti. Sağ siyaset, siyaset alanına otoriter güç formunda- çoğunlukla güçlü erkeklerin elinde- kahramanlık mitlerini yeniden sokarak bu tükenişten de yarar sağladı. Daha önce “tarihin sonunu” ilan eden Francis Fukuyama bile sosyalizmin geri gelmesini dilediğini söylüyor.

Ve gerçekten de, demokratik sosyalistler birçok ülkede siyasal sahneyi alıyor. Yeni kuşak eskilerle, daha önceden tesadüf veya şans meselesi değil, daha önceki siyasal protesto dalgalarının bir sonucu olan marjinalize edilmiş solcularla, birlikte sosyalizmi yeniden keşfediyor. Ancak “yeraltı çalışması” ve yeni solcu kahramanları hazırlama eğitimi esas itibariyle gelişiminin ilk aşamalarında olduğu gibi duruyor. Bize güç verecek olan, Luxemburg ile birlikte kitlelerin gündelik bilincini üretmenin ve yaşamanın başka bir biçimi vizyonu ile birleştiren canlı ve dünyevi bir dildir.

Luxemburg’un analizi ve hümanist duygulandırma yeteneği, siyasal eğitim ve örgütlenme anlayışı gibi çığır açıcıdır. Çağımızın gelmekte olan krizi için bir değil, kadın ve erkek, siyah ve beyaz ve dünyanın her köşesinde, birçok Rosa Luxemburg’a ihtiyacımız var. Onun kuşağının verdiği ve nihayetinde kaybettiği sosyalizm mücadelesi hiç olmadığı kadar güncel. Eğer bizim kuşak sorumluluk almakta başarısız olursa insanlığın başka bir şansı olmayabilir.

[tribunemag.co.uk adresindeki orijinalinden Türkçe’ye Ekin Değirmenci tarafından PolitikYol için çevrilmiştir.]