İlk olarak Peoples Democracy’de yayımlanmıştır. (12 Nisan 2020)

Şimdiki salgın, çağımız küreselleşmesinin altında yatan temel çelişkiyi, yani finansın ve halkın çıkarları arasındaki çelişkiyi, fevkalade berraklıkla ön plana çıkardı. Doğrusu, küreselleşme çağını bir bütün olarak karakterize eden bu çelişki artık dönüm noktasına ulaştı.

Bu, bir ülkeden diğerine açıkça görülebilir hale geliyor. Hindistan örneğini ele alalım. Milyonlar bir anda işsiz haline geldi, ve artık istihdam edilmedikleri uzak yerlerden evlerine göç eden yüzbinlerce göçmen işçi, çok az para ile veya beş parasız bir şekilde karantina altına alınıyor. İhtiyacımız olan en önemli şey hükümetin çalışan bu insanların yardımına koşmasıdır; ve hükümet mali açığını genişleterek bunu hemen yapabilir.

Ancak bunu yapmaktan kaçınıyor çünkü büyük bir mali açık, küresel olarak dolaşan finans kapitale göre değildir. Maliye bakanı bu nedenle, daha önceden alınmış ve yürürlükte olan önlemler göz ardı edildiğinde, sıkıntı içindeki hanehalkına yardım vaadinde bulunan toplam harcamanın yalnızca (340 milyar rupinin nakit transferler, 450 milyar rupinin kamu dağıtım sistemi aracılığı ile yapılan transferler ve 130 milyar rupinin gaz tüpü biçmindeki transferlerden oluştuğu)  920 milyar rupiye ulaştığı inanılmaz önemsiz önlemler paketini öneriyor. Bu ülkenin GSYH’sinin yaklaşık olarak yüzde 0.5’ine tekabül ediyor ki bu, bağımsızlık sonrasında ülkeyi vuran en kötü trajedi olarak kabul edilmesi bağlamında önemsiz bir meblağ!

Ancak ekonominin durumunu göz önüne alalım. Hükümet, 58 milyon tonluk kocaman bir tahıl stokunun üzerinde oturuyor (eğer erişilebilir olan ama acil dağıtım için henüz hazır olmayan  tahılları da dahil edersek 77 milyon ton); tarım sezonu (rabi) rekoltenin iyi olacağını vaad ediyor; endüstri çok miktarda kullanılmayan kapasiteden dolayı uzun zamandır talep-kısıtlı (aslında ülke pandemi tarafından vurulmadan önce endüstriyel bir durgunluğa giriyordu); ve döviz rezervleri yarım trilyon dolarlık rekor seviyede. Bu koşullar altında daha büyük bir mali açığın ekonomi için herhangi olası bir zararlı etkisi olamaz; ama insanlar finans kapital bunu istemeyeceği için [salgının] sıkıntısını çekiyor.

Resmi korku, mali açığın daha fazla artması halinde, kredi derecelendirme kuruluşlarının Hindistan’ın [kredi] notunu düşürecek olmasıdır, bu da “yatırımcıların güvenini” zayıflatabilir ve bir sermaye kaçışını tetikleyebilir. Bu, rupinin değerinde birikimli olarak daha fazla düşmeye neden olur.

Bütün bunlar içinde basit bir nokta dikkatten kaçıyor: bu sonuç gerçekten meydana gelirse sermaye çıkışlarına sınırlama getirmede hiçbir tereddüt olmamalıdır. Bir Hindutva hükümeti bile, gerektiği takdirde, böyle bir zamanda, bu gibi kısıtlamaları getirmeye itiraz etmemelidir.

Ancak, salgında bile, finans kapitalin sermaye kontrolü ile böyle engellenmesi düşüncesi hükümetin kafasına girmiyor. Bu nedenle herhangi bir sermaye kontrolü olasılığı, en başından beri tamamen ortadan kaldırıldı, böylece mali açığı genişletmenin herhangi bir korkunç sonucunun gerçekleşmesinden önce bile, bunun olduğunu düşünmek hükümeti finansın isteklerini tatmin etmek için halkın çıkarlarını feda edecek [denli] korkutuyor.

Hükümetin finans kapital karşısındaki korkaklığı aynı zamanda devletin elini de bağlıyor. Salgının gerektirdiği harcamanın büyük yükünü taşımak zorundalar; ve son zamanlarda, merkezin temsil edildiği ve söz sahibi olduğu Mal ve Hizmetler Vergisi Konseyi’nin izni olmaksızın emtia vergi oranlarını bile değiştiremedikleri, kaynakların olağanüstü merkezileşmesi göz önüne alındığında, temel olarak merkezden gelen transferlere bağımlı olmak zorundalar.

Borçlanma limitleri bile merkez tarafından kontrol ediliyor. Dolayısıyla eğer merkez fonlara bağlıysa, eyaletler de bağlıdır; eğer merkezin eli kolu finansın belirlediği şekilde kısıtlanmışsa, eyaletlerin de öyledir. Diğer bir deyişle, merkezin korkaklığı, halkın sıkıntısını hafifletmek için [yapılacak] kamu harcamasını tamamen kısıtlıyor.

Birebir aynı çatışma, yani halkın ve finansın çıkarları arasındaki çatışma, Avrupa’da da açıkça görülebilir. Başta İspanya ve İtalya olmak üzere, Güney Avrupa’daki birçok ülke, salgından çok kötü etkilendi. Her bir ülke düzeyinde kriz ile başa çıkmak amacıyla yapılacak kamu harcamaları için kaynak toplamak her bir ülkenin tahvil getirisi yüksek olacağı için son derece pahalı olacaktı, bu nedenle pan-Avrupa topluluğunun yükümlülüğü olan ve böylece daha düşük getiri sağlayacak Euro-tahvilleri piyasaya sürmek için öneride bulunuldu. Sanki bütün Avrupa, tüm bu ülkeler yerine, İtalya, İspanya ve diğer muhtaç ülkeler adına borçlanıyormuş gibi.

Bununla birlikte, özellikle İtalya tarafından getirilen bu öneriye Almanya ve Hollanda tarafından itiraz edildi, çünkü, Avro bölgesinde hüküm süren Alman finans kapitali tekil ülkelerin borç risklerinin toplumsallaştırılmasına karşı çıkıyordu; argüman, şayet bir ülkenin mali açığını genişletme ihtiyacı varsa, bunun bedelini ödemesi gerektiğiydi. Alman hükümetinin başı olarak Angela Merkel Alman finans kapitalinin konumunu güçlendiriyor, tam da Yunanistan’ın kriz zamanında borcunu erteleme isteğine Alman finans kapitali tarafından güçlü bir şekilde karşı çıkıldığında yaptığı gibi.

Genel olarak iktisatçılar ve entelektüeller tarafından Angela Merkel’e buna razı olmaları için uluslararası çağrılar yapıldı. Çağrıda, yüzyıl önce, birinci dünya savaşından sonra Versay Anlaşması’nın Almanya için sert hükümlerinin, o ülkedeki durgunluğun derinliğini artırdığı, Nazizmin güçlenmesine sebep olduğu örneği bile ima edildi. (Lenin’in bir dünya devrimi için koşulların olgunlaştığının kanıtı olarak Komünist Enternasyonal’in İkinci Kongresi’nde yaptığı konuşmada bu sert hükümlere yaptığı vurgu hatırlanabilir.) Ama finans kapital bu tür çağrılar karşısında istifini bozmadı.

Salgının ortasında borç geri ödeme yükümlülüğünü karşılamak zorunda olan çok sayıda üçüncü dünya ülkesi, kredi için ve aynı zamanda borçlarının ertelenmesinin planlanması için Uluslararası Para Fonu’na başvurdu. IMF’nin yetersiz olan kendi kaynakları, hem finansal kreditörlerin hem de salgından etkilenen halkın çıkarlarını uzlaştıracak yeterli krediyi sağlayacak durumda değil. Ve IMF’nin planlayabileceği borçların ertelenmesinin bu ülkelerdeki çalışan yoksulların yardımına koşacak kadar yeterli olması mümkün değil.

Böylece, bütün dünyada finans kapital ve salgından etkilenen halkın çıkarları arasındaki çatışma keskinleşiyor ve ilgi odağı olmaya başlıyor. Bu çatışma, çoğu zaman (herkesin yararına olması beklenen) “yüksek büyüme oranları” ve (bütün yurttaşların mirasçısı olduğu “ulus” için olması beklenen) “refah oluşumu” ile ilgili laf kalabalığı içinde gizlendi. Sunulmaya çalışılan fikir finansın çıkarlarının ülke ve ülkenin halkının çıkarlarıyla örtüşmesiydi, yani birincinin kendiliğinden ikincisine hizmet ediyor olmasıydı.

Bu fikir, dünya ekonomik krizi nedeniyle zaten hükmünü yitirmeye başlamıştı. Hiçbir faiz indiriminin dünya ekonomisini krizden kurtaramayacağı açıktı, gerekli olan şey mali bir teşvikti. Finans kapitalin (mali açıkların genişlemek zorunda kalacağı gerekçesiyle) herhangi bir mali teşviğe olan itirazı göz önüne alındığında, hiçbir devlet, finansal küreselleşme çerçevesinde kalırken böylesi bir mali teşvik taahhüt edecek durumda değildi.

Böyle yapması halinde, kıyılarından, kendisi için çok ciddi problemler yaratacak bir sermaye çıkışı olacaktır. Fakat şimdi, halkın çıkarları ile finansın çıkarları arasındaki bu örtüşme fikrinin saçmalığı salgın tarafından bütünüyle açığa vuruluyor; bu, artık laf kalabalığı ile gizlenemez. Halka yardım ulaştırma ile ilgili kesin bir zorunluluk var, ama finansın gerekleri tarafından empoze edilenler bunu yapmanın önündeki engeldir. Gelecek günlerde bu çatışmanın yoğunlaşması finansal küreselleşmenin sonunu getirecektir.

[www.mronline.org’taki orijinalinden Türkçe’ye Ekin Değirmenci tarafından PolitikYol için çevrilmiştir.]