Yüksek düzeylerde eşitsizlik vurgulandığında, sıklıkla verilen bir karşılık “kıskançlık
siyaseti”nin devreye sokulduğudur. Kısa süre önce, Birleşik Krallık vergi verilerine dair yeni
çözümlememe dayanarak, ülkede yetişkinlerin en zengin on binde birinin gelirinin neredeyse rekor seviyelere geldiğine dair bir tweet attığımda bu ifadeyle bizzat karşılaştım.

Ekonomik eşitsizlikler hakkında bildiklerimize dair bir kitap yazmak üzere birkaç ay izin
aldıktan sonra, eşitsizliğin insanlar açısından ne kadar zarar verici olduğuna dair
araştırmaların çokluğu karşısında büyük bir şaşkınlık yaşadım. Yüksek düzeylerde
eşitisizliğin sağlığımıza ve mutluluğumuza zarar verdiği, toplumsal tutunumu, güven
düzeylerini zayıflattığı, daha iyi ekonomik performansa engel olan bir fren görevi gördüğü çok daha açık. Eşitsizliklerin gelecek nesillerin oyun sahalarını dramatik bir şekilde bozduğuna dair de artan sayıda kanıt bulunuyor.

Sağlığımıza zarar veriyor

Yüksek eşitsizlik düzeylerinin olduğu ülkeler daha fazla stresli ve kaygılı, daha az mutlu,
daha sağlıksız ve bu toplumlar daha düşük düzeylerde dayanışma ve güven duygularına
sahipler. Bu konuda en iyi bilinen araştırma Richard Wilkinson ve Kate Pickett’a ait.

Wilkinson ve Pickett yüksek eşitsizlik düzeylerinin görüldüğü toplumlarda zengin olmaya her
zamankinden daha fazla saygı duyulduğu ve yoksul olmanın daha ziyade ayıplanası bir şey
olduğunu ileri sürüyorlar. Söz konusu durum toplumsal statüye ilişkin kaygıları artırıyor.
Böylelikle para ve parayla ne yapıldığı toplumsal statü açısından sürekli önemli hale geliyor.
Sonuç olarak eşitsizlik tüketiciliğin en kötü özelliklerini (“komşulardan geri kalmamak”) daha da güçlendiriyor; en tepedekilerin bu konumu hak ettiklerine dair duygularla en alttakiler için utanma duyguları güçleniyor; insanların birbirleriyle karışmasını, toplumsal güven ve tutunumu azaltıyor.

Bu ifadeler 21. yüzyılın hayatlarımızı ölümüne Instagramlama kültürüne karşı bir suçlama gibi gelebilir. Ancak sosyolog Thorstein Veblen (zenginler arasında) üstünlük kurma ve (biraz daha az zenginler arasında) uyum sağlama arzularını 19. yüzyıl Birleşik Devletler’inde de gözlemlemişti.

Ekonomik performans zarar görüyor

Araştırmalar aynı zamanda yüksek düzeylerde eşitsizliğin ekonomik performansa zarar
verdiğini gösteriyor. Bu durum 2008 finansal çöküşüne ve takip eden Büyük Daralma’ya da
neden olmuş olabilir.

Bu yakın dönemli çalışmalarda beni şaşırtan unsur, söz konusu araştırmalara IMF ve Dünya
Bankası tarafından öncülük edilmesi. Bu kurumlar hiç de radikal düşüncenin kaynakları
olarak bilinen yerler değiller, ancak yakın zamana kadar IMF başkanı olan Christine Lagarde
“aşırı eşitsizliği azaltmak sadece ahlaken ve siyasal olarak doğru olan şey değil, aynı
zamanda iyi iktisat” beyanında bulundu.

Dünyanın en zengin ekonomilerini barındıran kurum olan OECD şöyle diyor:
Bir kişinin kendi çabalarının meyvelerinden faydalanabileceği anlayışı riskli ticari
girişimlere kalkışmak kadar beşeri sermayeye, yeni fikirlere ve yeni ürünlere yatırım
yapmak için de güçlü bir teşvik. Ancak bir noktadan sonra ve bilhassa bir ekonomik
kriz sırasında artan gelir eşitsizlikleri piyasa ekonomilerinin zeminini oyabilir.

Yüksek düzeyde eşitisizlik canlı bir ekonominin doğal sonucu değil, kesinlikle gerekli olan bir
sonucu da değil. Aksine önemli uluslararası örgütler eşitsizliğin ekonomik büyümeyi
yavaşlatabileceği konusunda kaygılılar.

Fırsatlar sınırlı

Eşitsizlik ayrıca fırsat eşitliğini sağlamayı daha zor hale getiriyor ve sahip olanlarla
olmayanlar arasındaki bölünmeyi sürekli kılıyor. Toplumda başkalarından çok daha az şeye
sahip olanlar bulunduğunda, bunun sadece kısa süreli bir aksaklık olabileceğini düşünmeye
alışkındık. Ya da bu insanlar çok daha fazla çabayla ve çalışmayla kendi durumlarını
iyileştirebilirlerdi.

Artık bütün gençlerin eşit şekilde parlama fırsatı yakaladıkları bir dünyayla ilgisi olmayan bir
şekilde, hayatta başarının nerede başladığınızla oldukça yakından ilgili olduğunu biliyoruz.
Kesin kanıtlar ve dikkatli araştırmalar toplum daha eşitsiz olduğu ölçüde fırsat eşitliği
temininin daha zor olduğunu ve daha az toplumsal hareketlilik olacağını ortaya koyuyor.

Genellikle fırsatlar diyarı olarak görülen Birleşik Devletler’de gelir dilimlerinin tepesinde yer
almanın ortak yolu orada doğmuş olmak ya da oralı birisiyle evlenmiş olmak. Dezavantajlı bir aileden gelen bir çocuk en tepeye yükselme şansına hangi ülkede en fazla sahip? İsveç’te.

Adil ve demokratik değil

Yüksek düzeylerde eşitsizlik konusunda, Joseph Stiglitz ve Thomas Piketty gibi iktisatçıların
ortaya koyduğu kaygı verici son bir unsur bulunuyor. Batılı hükûmetler refahı yeniden
dağıtmaya ve en zenginleri frenlemeye kalkmazlarsa ve paranın siyasal tartışmaları
biçimlendirmesine izin verilirse, o zaman 21. yüzyıl, 20. yüzyılın başında Birleşik Devletler’de var olana benzer bir süper-zengin seçkinler grubunun ortaya çıktığına şahit olabilir. Söz konusu durum esasen demokratik olmayan ve kesinlikle adil olmayan bir gelişme olacaktır.

Yüksek düzeylerde eşitsizlikle geçen her yıl, adil olma ve toplumsal adalet duygumuzu
yıpratan bir yıl ve fırsat eşitliğini temin etmenin daha da zorlaştığı bir yıl oluyor. Hangi politika yanıtlarının siyasal olarak uygulanabilir olduğuna ve hangi düzeylerde eşitsizliğin kabul edilebilir olduğuna dair sınırları değiştirme konusunda seçmenlerin, siyasetçilerin ve diğer toplumsal aktörlerin üzerlerine düşeni yapması gerekli.

Mike Brewer, Essex Üniversitesi’nde İktisat Profesörü ve ESRC Mikro-Toplumsal Değişim
Merkezi Direktörüdür.

[The Conversation web sitesinden alınarak PolitikYol için Ali Rıza Güngen tarafından çevrilmiştir.]