Popülizm Avrupa’nın kalbini ele geçiriyor. Popülizme karşı mücadele edenler ulus fikrini milliyetçilerden geri kazanmak zorunda

İngilizce dilinde en hatırlanabilir kitap başlıklarından birisi Liberal Avrupa’nın Garip Ölümü. Bugün liberal Avrupa’nın garip ölümüne mi tanıklık ediyoruz? Anti-liberal popülizm, Almanya Şansölyesi Angela Merkel’i dahi tehdit ederek Avrupa’nın tam kalbini ele geçirirken tehlike açık görünüyor. Avrupa’da en azından sol ve sağ arasındaki eski hat kadar önemli olan yeni bir siyasi bölünme mevcut. Hâlihazırdaki partileri bölüyor ve yenileri ortaya çıkarıyor. Partiler arasında olduğu kadar ulusların arasında da yeni cepheler açıyor. Bir tarafta Merkron (Merkel-Macron) kampı var, diğer tarafta Orbvini (Orbán-Salvini).

Merkel ve Macron arasında Avro bölgesi sorunlarına dair bütün önemli farklıklara karşın, bu ikisi AB içinde ve küresel olarak uluslararası işbirliğine dayalı liberal Avrupa çözümlerini destekliyorlar. Bu nedenle Merkron diyorum. Macar lider Viktor Orbán ve İtalyan popülist başbakan yardımcısı Matteo Salvini arasındaki bütün farklılıklara rağmen, her ikisi de etnik ya da kültürel açıdan “ötekiler” olarak tanımlananları günah keçisi ilan ederek, dışlayarak ve sürerek liberal olmayan (illiberal ya da liberalizm karşıtı, ç.n.), ulusal çözümleri savunuyorlar. Bu nedenle Orbvini diyorum. İspanya’nın sosyalist başbakanı Pedro Sánchez ve Avrupa konseyi Başkanı Donald Tusk açıkça Merkron kampındalarken Bavyera CSU’su, Avusturya Özgürlük Partisi, Polonya’da Jarosław Kaczyński’nin Kanun ve Adalet Partisi (PiS) ve (hepsi değilse de) bazı Brexit taraftarları Orbvini’nin desenli tarafındalar.

Merkronismus ve Orbvinismo arasındaki savaş önümüzdeki yıl içinde Avrupa siyasetini biçimlendirecek. Politikacılar 2019 yazındaki Avrupa Parlamentosu seçimlerine hazırlanırken Avrupa Parlamentosu’ndaki en büyük parti olan Avrupa Halk Partisi tehlikeli biçimde Orbán’ın Fidesz partisine yapışmış durumda ve hatta Orbvini kampının kendisiyle rekabet edecek yeni bir kamp oluşturmasından korktuğu için Polonya’dan PiS’e kaçamak açılımlarda bulunuyor. Partisinin adını (Lega – Birlik) rekabete katan Salvini, bir “Avrupa Birlikleri Birliği” kurma tehdidinde bulunuyor. Avrupa seçimlerinin bu kadar tahmin edilemez olmasının üzerinden uzun zaman geçmişti.

AB içindeki çatlakların tamamı, bütünüyle Merkron-Orbvini ekseni üzerine yerleştirilemez. Avro Bölgesi ve örneğin bir sonraki Avrupa bütçesi hakkında anlaşmazlıklar siyasal ayrımlardan ziyade ulusal hatlara denk düşüyor. Brexit, 27 ülke karşısında bir ülke demek. Ancak ulusal demokratik siyasetin Avrupa siyasetine etkisi anlamında elimizde yeni bir oyun var.

Şu anda Orbvini takımı açık bir şekilde ilerleme kaydediyor. Merkron takımı, Dünya Kupasında inatla kendi sistemlerini oynayan ancak gol kaydetmeyi başaramayan Alman ve İspanyol futbol takımları kadar yorgun görünüyor. Avusturya Şansölyesi Sebastian Kurz yeni oyun kurucu haline gelmiş ve Orbvini’ye meylederken Merkel’in kendi geleceği oldukça belirsiz.

Orbvini kampının destekçilerini etrafında toplandığı göç sorunu aynı zamanda hem gerçek hem de sembolik. Muhalif halk şarkıcısı Wolf Biermann’ın etkili bir şekilde 2015 yılında tarif ettiği Merkel’in “harika hatası”nı takiben çok sayıda mülteci kısa bir zamanda Almanya’ya geldi. 2 milyondan fazla Doğu Avrupalı 2004’te AB genişlemesi sonrasında Britanya’ya geldi ve konut, istihdam, sağlık bakımı ve okullara ilişkin gerçek kaygılar Brexit oylamasının sonucuna katkı sundular. İtalya, İspanya ve Yunanistan, kuzey Avrupalı ortaklarından aldıkları çok az yardımla, Akdeniz’de boğularak ölmeyi göze alan çok sayıda mülteci ve göçmeni yerleştirebilmek için samimi biçimde mücadele ediyorlar.

Göç aynı zamanda mıknatıs üzerindeki metal tozları gibi kültür ve kimlik üzerine olan endişeleri bir araya giren sembolik bir sorun. AB’ye olan denetlenmemiş göç 2015’ten bu yana çarpıcı bir şekilde düştü ancak bu durum insanların kendi ülkelerinin hâlihazırda nasıl değiştiğine dair olan hislerini azaltmıyor. Bertelsmann Vakfı’nın 2017’de gerçekleştirdiği bir araştırmada, “ülkemde o kadar çok yabancı var ki bazen bir yabancı gibi hissediyorum” ifadesi hakkındaki düşünceleri sorulan katılımcıların AB genelinde ortalama yüzde 50’si ifadeye katıldıklarını beyan ettiler. İtalya’da bu oran yüzde 71’di.

Liberal Avrupa’nın Garip Ölümü’nün yazarı George Dangerfield, 20. yüzyılın ilk yıllarının İngiltere’sinde Liberallerin aralarında kadınların oy kullanma hakkı hareketi, işçi hareketi ve İrlanda milliyetçiliğinin de bulunduğu yeni büyük güçlere yanıt üretmekte başarısız olması nedeniyle düşüş yaşadığını ileri sürdü. Bir yüzyıl sonra liberal Avrupa’nın krizi esasen liberalizmin kendisinin yarattığı güçlerin bir sonucu. Liberalleşme, Avrupalılaşma ve küreselleşme birbirlerinin ortasında Avrupa toplumlarında hızlı, görünür bir değişim yarattılar.

Çoğu insan için bu değişim daha kötüye gidiş olarak hissedildi. Huzursuzluklardan faydalanan popülistler, ulusal köprüyü askıya alma ve “denetimi geri alma”nın iyi işlerden, mutlu ailelerden ve daha geleneksel ulusal topluluktan müteşekkil muhayyel bir altın geçmişin restorasyonuyla sonuçlanacağını anlatıyorlar. Bu sırada makinelerin öğrenmesi aracılığıyla yapay zekâya doğru uzanan dijital devrim bilhassa işyerlerinde daha da yıkıcı değişim ve güvensizliklerin görüleceği anlamına geliyor.

Avrupa’da liberal karşı mücadelenin artık oldukça zorlu bir görev listesi var. Eşitsizlik ve güvensizlik gibi gerçek sorunlara rasyonel, pratik cevaplar bulmak zor olacak. Bu cevapları oluşturmanın daha oldukça başındayız ve dijital devrimin temposu nedeniyle hızla hareket eden bir hedefle karşı karşıyayız. Evrensel temel gelir ya da temel iş garantisi gibi radikal politikalara ihtiyaç var. Yeni bir John Maynard Keynes’iniz olsa dahi bir Keynes’in entelektüel çalışmasından Clement Attlee önderliğinde İşçi Partisi’nin seçim kazanan programına varmak zaman alır.

Bunun ötesinde liberal Avrupa’nın, popülistlerin faydalandığı o derin duygusal topluluk ve kimlik ihtiyaçlarını karşılama yolları bulması gerekiyor. Her Dünya Kupası kalabalığında görebileceğiniz üzere ulusal kimlik kıyaslanamaz bir tutku ve ait olma kaynağı olarak kalmaya devam ediyor. Öngörülebilir gelecekte herhangi bir ulus aşan ya da ulus üstü kimliğin rekabet edebileceğine inanmak yanılsama olacaktır. Ortak bir Avrupa kimliğini ve hatta (bir ölçüde Dünya Kupası’nın da temsil ettiği) küresel bir kimliği güçlendirmek için elimizden gelen her şeyi yaparken, ulusu milliyetçilere bırakamayız. Avrupacılık ve uluslararasıcılığı tamamlamak için Macron’un Fransa’da teşvik ettiği türden bir pozitif, yurttaş yurtseverliğine ihtiyaç duyuyoruz.

 

Daha sonra bütün bunları bir seçim kazanan program halinde örmek zorundasınız ve sonra bu programla seçim kazanacak bir partiye ihtiyaç duyacaksınız. Ancak bu partilerden de elimizde çok yok. Kendi République en Marche! hareketiyle Macron, kuralı kanıtlayan istisnayı teşkil ediyor. Diğer her yerde liberaller, Britanya’da İşçi Partisi ve Muhafazakârlar dâhil merkez sağ ve merkez solun ana akım partilerinin içinde daha fazla liberalizm karşıtı akımlara karşı kayıplar yaşıyorlar. Ya da Avusturya ve Hollanda’da olduğu üzere, merkez sağ partiler ancak popülist koalisyon ortaklarının daha fazla liberalizm karşıtı yaklaşımlarını tatmin ederek iktidarlarını koruyorlar.

Bütün bunlar liberal Avrupa’nın karşı mücadelesinin bir hayli zaman alacağı sonucuna varmama neden oluyor. Orbvini’nin daha fazla gol kaydetmesi ve Merkron’un geri çekilmesiyle birlikte durum daha iyiye gitmeden önce daha kötüye gidecek. Hayır, liberal Avrupa’nın garip ölümüne tanıklık ettiğimize inanmıyorum, ancak uzun süren ve sert mücadeleyle elde edilmiş bir toparlanma için kendimizi hazırlamalıyız.

Timothy Garton Ash, The Guardian yazarıdır.

[The Guardian’daki orijinalinden Ali Rıza Güngen tarafından PolitikYol için çevrilmiştir]