Keynes 1930 yılında, 2030 yılında ekonominin neye benzeyeceğini hayal etmişti. İlerleme hakkında tasarımını belirlemek için bu bir fırsat. Ünlü İngiliz iktisatçısının çizdiği yolu izledik mi?

1930 yılında Keynes, Madrid’de geleceği öngördüğü bir konferans verir. 1919 yılında gözünde felaket olarak gördüğü (Versay Antlaşması ile empoze edilen) “Barış’ın iktisadi sonuçlarını” kınayan ileri görüşlülüğü bu defa bütün bir yüzyılı ele alıyor ve “çocuklarımız için ekonomik umutların” izini sürüyor.

Keynes son on yıllık süreçte Avrupa’da teknik ilerlemenin yılda yaklaşık yüzde 2 gibi bir oranda ılımlı bir üretkenlik artışına neden olduğunu hatırlatır. Bununla birlikte, bir yüzyılı aşkın bir sürede bu yıllık oran tüm sermaye mallarının yanı sıra bir nüfusun kullanabileceği tüketim mal ve hizmetlerinde neredeyse sekiz kat artışa yol açar. Kendi gözünde bu eğilimin 2030’a kadar devam edeceği varsayımını makul kabul eden Keynes, “büyük savaşların ve önemli demografik ilerlemenin olmadığı varsayılarak, ekonomik sorunlar çözülebilir veya çözümü en azından yüz yıl içerisinde bulunabilir” sonucuna varır. Böylece, insanlar günde üç saat ya da haftada iki gün çalışabilir ve yaratılışından bu yana insanlık ilk kez gerçek ve kalıcı sorunuyla yüzleşecektir: “Ekonomik kısıtlamalardan kurtarılmış özgürlük nasıl kullanılacaktır?”

Dahası, bu “ahlak sistemimizde köklü değişiklikler” meydana getirecektir. Hayatın zevklerini ve gerçeklerini elde etmenin bir yolu olarak görülmesi ve ayırt edilmesi gereken para sevgisi bir yana, bir mülkiyet nesnesi olarak para aşkı olduğu gibi tanımlanacaktır: “oldukça iğrenç bir hastalıklı durum, akıl hastalıkları uzmanlarına tedavi için verilecek yarı suçlu ve yarı patolojik eğilimlerden biri.”

KAZANILAN ZAMAN

Bu nedenle Keynes’in ilerleme anlayışı bana şu şekilde geliyor: teknik ilerleme, aynı miktarda mal ve hizmet üretmek için daha az çalışmayı mümkün kılıyor. Böylece tasarruf edilen zaman iki şekilde kullanılabilir: Ya her zamankinden daha fazla üretmek ya da çalışma zamanını azaltmak. Bu azaltılacak çalışma zamanı, özellikle zorlu ve ilgi çekici olmayan işlerde geçirilen zaman ya da maddi yaşamın temel ihtiyaçlarının karşılanmasının çok ötesinde, taklitçi tüketim çılgınlığını besleyen gereksiz mallar üretmeye ayrılan zamandır. Çalışma süresinin kısaltılması, arta kalan zamanın daha çok zamana, kültüre ve daha genel olarak hayattan ve piyasa dışı sosyal ilişkilerden zevk almaya ayrılmasını mümkün kılar.

Keynes için gerçek ilerleme ikinci seçenektir. Ve Keynes’e göre, bu seçeneğe büyük bir ahlaki ilerleme eşlik edecektir: Keynes’in liberal burjuva ve “Bloomsberry grubunun” rafine estetik anlayışına yönelik derin bir aşağılayıcı tavır olarak dile getirdiği “altın buzağına tapanların” sayısının şiddetle azalması.

1930’dan bu yana Avrupa ve Fransa’da Keynes’in önerilerini dinledik mi? Öncelikle, bir yüzyılda kişi başına düşen GSYİH’nin neredeyse sekiz kat artması olasılığını tahmin etmekte yanılmadığını belirtelim. Bu gerçekleşti. O halde biz birinci seçeneği seçtik: daha fazla üretmek için çalışmaya devam etmek. Ancak yaşam süresi keskin bir şekilde artarak 50’den 80’in üzerine çıkarken ve uzun eğitim süreleri sebebiyle işe başlama yaşı 14’ten 20’ye çıkarken, çalışma zamanı epey azaldı. (Bunlar bir insanın sahip olduğu zamana ve onu nasıl kullandığına bakılırsa, Keynes’in analizlerinde olmayan ama yine de temel olan iki fenomendir). Öyle ki, bugün bir çalışan uyanık geçirdiği zamanının sadece yüzde 14’ünü ücretli işe ayırıyor, oysa bu rakam 1920’lerde yüzde 40 civarındaydı! Keynes’in dediği anlamda önemli bir ilerleme. Bu nedenle Keynes’in hedefine doğru ilerlemede doğru yoldayız: “Taş Devri’nde insanların yaptığı gibi ekonomik sorunu çöz ve günde sadece üç saat çalış ama ortalama yaşam süresini 30’dan 90’a çıkar.”

Bununla birlikte, gezegeni kurtarmaya yönelik devam edecek hatta hızlanacak bilgeliğe sahip olacak mıyız?

[Alternatives Economiques’deki orijinalinden İsmail Kılınç tarafından çevrilen yazı, Sendika.Org’dan alınmıştır]