Wall Street’te, Avrupa, Japonya borsalarında ve Şangay borsasında büyük bir krize şahit oluyoruz, çoğu kişi bunun nedenini koronavirüs olarak gösteriyor. 2008’den sonraki en kötü hafta olan 2020 Şubat’ının son haftasında [yazının orijinalinin yayınlandığı günden sonraki 9 Mart’la başlayan hafta bu unvanı ele geçirdi, ç.n.] Dow Jones yüzde 12,4 geriledi, S&P yüzde 11,5 kayıp yaşadı ve Nasdaq Composite yüzde 10,5 düşüş sergiledi. Aynı dönemde Avrupa ve Asya’da senaryo benzerdi. Londra Borsasında FTSE-100 yüzde 11,32 düştü, Paris’te CAC 40 yüzde 12 geriledi, Frankfurt’ta DAX yüzde 12,44 değer kaybetti, Tokyo Borsasında Nikkei yüzde 9,6 geriledi ve Çin borsaları (Şangay, Shenzen ve Hong Kong) düşüş kaydetti. 2 Mart Pazartesi günü borsaları desteklemek için merkez bankalarının devasa müdahaleleri (vaatleri) sonrasında Londra’da endekslerin çoğu yüzünü yukarı döndü. 3 Mart Salı günü paniklemiş Amerikan Merkez Bankası FED faiz oranını dikkate değer bir oranda, yüzde 0,50 indirdi. FED’in yeni politika faizi yüzde 1 ila 1,25 arasında. Birleşik Devletler’de Şubat 2019 ile Şubat 2020 arasındaki enflasyon oranının yüzde 2,5 olduğu, yani FED’in reel faiz oranının negatif olduğu belirtilmeli. Ana akım basın, bu önlemin Covid-19’un tehdit ettiği ABD ekonomisini desteklemek amacında olduğunu yazıyor. Amerikan medyasının önde gelen kuruluşları büyük başlıklar kullanıyorlar: “FED bugün koronavirü panik butonuna bastı”.

Ancak Amerikan ekonomisinin kötü durumu Çin’de ilk koronavirüs vakalarının ortaya çıkması ve bunun etkilerinin dünya ekonomisinde görülmesinin öncesine uzanıyor. Kısacası, FED ve  ana akım basın önlemin koronavirüsle baş etmek için alındığını belirttiklerinde doğruyu söylemiyorlar. FED’in 3 Mart’taki kararına karşın, S&P yüzde 2,81, Dow Jones da yüzde 2,9 düşüş kaydetti. 3 ve 4 Mart’ta birçok Asya borsası da kayıp sergiledi. Yine de 4 Mart’ta New York’ta, Bernie Sanders’tan kurtulmak anlamına gelebilecek, Joe Biden’ın 3 Mart’ta Demokratik Parti ön seçimleri sırasında gerçekleşen başkanlık yarışına dönüşünü kutlamak üzere bir ralli görüldü. Joe Biden açıkça Demokratik Parti müesses nizamının ve bu partiyi destekleyen milyarderlerin adayı. Aynı zamanda Donald Trump’ın Mart başında bir tweet’inde kaderini Wall Street borsasına bağladığına dikkat etmeli. 26 Şubat günü en zengin yüzde 1 içindeki arkadaşlarını hisselerini satmamaya ve borsayı desteklemeye çağırdı. Dahası yeniden başkan seçilirse borsanın muazzam bir yükseliş kaydedeceğini, kaybederse daha önce hiç görülmedik ölçüde bir borsa çöküşünün yaşanacağını söyledi (Financial Times’a göre Trump borsa “binlerce ve binlerce puan yükselecek” ve fakat “kazanamazsam daha önce görmediğiniz bir çöküş göreceksiniz… ciddiyim” dedi). Borsalarda gelecek günler ve haftalarda neler olacağı tahmin edilemez, ancak mevcut finansal krizin gerçek nedenlerini çözümlemek son derece önemli.

Ana akım medya, olayı son derece basitleştirerek, koronavirüsün dünya çapında borsa çöküşüne neden olduğunu iddia etti ve bu açıklama sosyal ağlarda geniş bir şekilde kullanıldı. Ancak krizin ve genişlemesinin nedeni koronavirüs değil, epidemi sadece onu tetikledi. Yeni bir finansal krizin bütün unsurları yıllardır, en azından 2017-18’den bu yana mevcuttu (Kasım 2017’de ve Nisan 2018’de bunu ele aldım). Havada yeterince yanıcı madde varsa, herhangi bir kıvılcım herhangi bir zamanda finansal patlamaya yol açabilir. Kıvılcımın nereden geleceğini tahmin etmek kolay değildi. Kıvılcım alevi çıkarır, ancak krizin kökeninde bulunmaz. 2020 Şubat’ındaki borsa çöküşünün dev bir finansal krize dönüşüp dönüşmeyeceğini bilmiyoruz ancak gerçek bir olasılık mevcut. Borsa çöküşünün koronavirüs salgınının üretken ekonomi üzerindeki etkileriyle çakışması kazara gerçekleşmedi ancak koronavirüsün krizin nedeni olduğunu söylemek doğru değil. Krizin esasen nereden kaynaklandığını görmek ve gerçek nedenlerin üzerini kapatan açıklamalara itibar etmemek önemli.

Büyük şirketler, iktidardakiler ve ellerindeki medyanın büyük bir finansal ve ekonomik krizin nedeni olarak virüsü göstermekte çokça çıkarı var. Bu, onları pür-i pak kılıyor.

Borsadaki çöküş koronavirüs ortaya çıkmadan çok önce tahmin ediliyordu.

Hisse senedi fiyatlarının ve (tahvil olarak da bilinen) borç kağıtlarının fiyatlarının yükselişi son iki üç yılda daha da ivmelenerek, son on yıldaki hasıla artışını kat be kat geçmişti. Daha ziyade finansal varlıkların büyümesine dayandığı için en zengin yüzde 1’in serveti de çarpıcı bir şekilde artmıştı.

Hisse senetlerinin fiyatlarının düşüşünün bilinçli bir kararla gerçekleştiği vurgulanmalı (burada bir komplodan bahsetmiyorum): en zenginlerin bir kısmı (büyük şirketler, yüzde 1) her finansal partinin bir sonu olduğunu bilerek hisseleri ellerinden çıkarmaya başlarlar. Süreçte zarar görmektense, başı çekmeyi yeğlerler. Bu büyük hisse senedi sahipleri hisse senedi fiyatları sert bir şekilde düşmeden en iyi getiriyi sağlamak için ellerindekileri ilk satanlardan olmayı tercih ederler. 2020 Şubat’ında büyük yatırım şirketleri, büyük bankalar, büyük sınai şirketler ve milyarderler son yıllardaki yüzde 15 ila 20’ye varan değerlenmeyi cebe atmak için aracılara özel borç kağıtlarının bir kısmını (tahvilleri) satma emri verdiler. Bunu yapacak zamana karar verdiler: buna “kârlarını” ayırma diyorlar. Başkalarının satmaya kalkışmalarıyla bir sürü davranışına neden olmaktan en az rahatsız olacak onlar. Kendileri için önemli olan, başkaları yapmadan satışı gerçekleştirmek. Bu bir domino etkisi yaratabilir ve küresel krize dönüşebilir. Bunun farkındalar ve 2007-09’da olduğu üzere pek sıkıntı çekmeden üstesinden geleceklerini düşünüyorlar. Örneğin Birleşik Devletler’de iki önemli yatırım ve varlık yönetim fonu BlackRock ve Vanguard başarılı performans sergilediler, Goldman Sachs, Bank of America, Citigroup ve Google, Apple, Amazon ve Facebook vd. gibi.

Başka önemli bir husus yüzde 1’in özel şirketlerin hisselerini satıyor olmasının, bu şirketlerin hisse senedi fiyatlarını düşürmesi ve borsaların çöküşüne neden olmasıdır. Aynı zamanda güvenli olarak görülen kamu borç kağıtlarını alırlar. Bu, özellikle, çok güçlü talebe bağlı olarak ABD devlet tahvillerinin fiyatının arttığı Birleşik Devletler’de geçerlidir. Ayrıca ikincil piyasada satılan hazine kağıtlarının fiyatındaki artışın, bu kağıtların getirisinde düşüş anlamına geldiğine dikkat etmeli. Bu kağıtları alan zenginler, şirketlerin hisseleri düşerken güvenlik arayışı içinde olduklarından daha düşük getiriyi kabul etmeye isteklilerdir. Sonuç olarak bir kez daha zenginler nazarında devlet kağıtlarının en güvenli kağıtlar olarak görüldüğü vurgulanmalıdır. Bunu akılda tutalım ve kamusal olarak dillendirmeye hazırlanalım, çünkü kamu borç krizinin tanıdık bir şekilde tekrarını ve piyasaların devlet kağıtlarıyla ilgili kaygılarının yakında yeniden zuhur etmesini bekleyebiliriz.

Yine de, otuz yılı biraz aşan bir süredir, yani neoliberal saldırı ve finansal piyasaların deregülasyonu yerleştikten sonra defaatle gerçekleşen şeye tekrar bakalım[i]: büyük şirketler (yüzde 1) üretime yatırımlarını azalttılar ve finansal alana daha fazla yatırım yaptılar (durum Apple gibi ikonik örnekler için de geçerli). Büyük şirketlerin 1980’lerde yaptıkları 1987’nin tahvil krizini ortaya çıkardı. 1990’larda tekrarlanan tercih 2001’de dot-com ve Enron krizine yol açtı. 2004 ve 2007’de tekrarlandı ve eşikaltı krizine, yapılandırılmış ürünlere ve 2008’de Lehman Brothers’ınki dahil yüksek profilli iflaslara yol verdi. Bu sefer büyük şirketler borsadaki hisse senedi fiyatlarında ve tahvil piyasasındaki borç kağıtları fiyatlarında (şirketlerin hisseleri ve devletler ya da başka kamu otoritelerinin ikraz ettiği borç kağıtlarının satıldığı piyasada) uzun pozisyon aldılar.[ii] Finansal varlıkların (hisse senetlerinin ve özel ve kamu borç kağıtlarının) fiyatlarının aşırı artmasınıın nedenleri arasında 2007-09 finansal ve ekonomik krizinden bu yana merkez bankalarının negatif eylemleri yer alıyor (buna daha önce değindim).

Bu olgu dolayısıyla sadece 2008-09 krizi sonrasındaki gün başlamadı; kapitalist ekonominin finansallaşması bağlamında tekrarlanan bir olgu. Daha öncesinde kapitalist sistem hem 19.yüzyılda hem de 1920’lerde, 1929 borsa krizine ve 1930’lardaki buhrana neden olan önemli finansallaşma aşamalarından geçti. 1930’ların Büyük Buhran’ı, II. Dünya Savaşı ve onu takip eden sınıf mücadelesinin radikalleşmesi sonrasında finansallaşma ve deregülasyon yaklaşık 40 yıl durduruldu. 1970’lerin sonuna kadar kayda değer bankacılık ya da borsa krizi görülmedi. Devletler büyük şirketlere finansal sektörde ne yapmak istiyorlarsa yapmalarını sağlayan izni tanıdığında bankacılık ve borsa krizleri tekrar görülmeye başlandı.

Son birkaç yıla bakalım. Üretimden gelen getiri oranını yeterli bulmayan büyük şirketler doğrudan üretimle ilgili olmayan finansal faaliyetler geliştiriyorlar. Durum, üretimi terk ettikleri anlamına değil, ancak oransal olarak üretim alanından ziyade finansal alanda yatırım yaptıkları anlamına geliyor. Bu aynı zamanda finansallaşma ya da finansallaşmış küreselleşme olarak biliniyor. Sermaye büyük oranda spekülatif faaliyetler aracılığıyla hayali sermayeden “kar elde ediyor”. Finansal alanın bu gelişimi Apple’ın da dahil olduğu büyük şirketlerin muazzam borçluluğunu artırıyor (bu konuyu bir dizi makalede ele almıştım).

Hayali sermaye bir sermaye türüdür, üretime gerçek bir bağ olmaksızın bilhassa finansal alanda gelişir. Doğrudan maddi üretime ve insan emeğinin ve doğanın dolaysız sömürüsüne bağlı olmadığı için hayalidir. Doğrudan sömürüden bahsediyorum, çünkü elbette hayali sermaye insan emeği ve doğa üzerinde, işçilerin yaşam koşullarını ve doğanın kendisini kötüleştirecek bir şekilde spekülasyonda bulunur.

Hayali sermaye, ellerini kirletmeden yani doğrudan üretim alanına bir yatırımda bulunmadan (makineler, hammaddeler almak, insan emeği için ücret şeklinde ödemede bulunmak vb.) üretim alanındaki zenginliğin bir kısmını ele geçirmek ister (Marksistler buna üretim alanında işçilerin ürettiği artı değerin bir kısmı diyorlar). Hayali sermaye, sahibinin temettüye erişeceğini umduğu bir hissedir. Eğer iyi bir temettü vadediyorsa [yatırımcı, ç.n.] Renault hissesi alabilir, ancak aynı zamanda iyi bir temettü vadediyorsa General Electric ya da Gloxo Smith Kline, ya da Nestle ya da Google hissesi almak için elindekini satabilir. Hayali sermaye aynı zamanda bir şirketin çıkarttığı borç kağıdı ya da kamu borç kağıdıdır. Ayrıca yapılandırılmış bir ürün, bir türev biçimi alabilir. Hayali sermaye, kendisi üretim alanından ayırmışken kar yaratabileceği yanılsaması yaratır. Aracılar, brokerlar, büyük şirket yöneticileri “ürettikleri” kanaatindedirler. Ancak bir noktada sert bir kriz patlak verir ve (borsa çöküşleriyle, tahvil piyasasında fiyatların düşmesiyle, emlak fiyatlarının düşmesiyle) hayali sermayenin büyük bir kısmı havaya karışır.

Büyük şirketler defaatle finansal alanda kurşunu altına dönüştürebileceklerine inanmamızı isterler ya da bizi inandırırlar, ancak dönemsel olarak gerçeklik kendisini gösterir ve kriz patlak verir.

Kriz ortaya çıktığında bir yandaki kıvılcımla (bugün koronavirüs kıvılcım olabilir) diğer yanda esas nedenler arasında bir ayrım yapılması gerekir.

Son iki yılda üretken sektörlerde büyük bir yavaşlama görüldü. Almanya, Japonya (2019’un son çeyreği), Fransa (2019’un son çeyreği) ve İtalya gibi çok sayıda büyük ekonomide sınai üretim geriledi ya da keskin bir şekilde yavaşladı (örn. Çin ve Birleşik Devletler). 2007-09 sonrasında toparlanan otomobil sanayi gibi bazı sınai sektörler 2018-19’da satışlar ve üretimde önemli düşüşle birlikte büyük bir krize girdiler. Dünyanın en büyük araba üreticisi olan Almanya’da üretim Ekim 2018 ile Ekim 2019 arasında yüzde 14 geriledi.[iii] Birleşik Devletler ve Çin’de de, Hindistan’da olduğu üzere otomobil üretimi 2019’da geriledi. Fransa’da bu 2020’de gerçekleşecek. Alman ekonomisinin başka bir öncü sektörü olan makine malzeme üretimi sadece Ekim 2019’da yüzde 4,4 geriledi. Bu ayrıca makine araçları ve başka sınai malzemeler için de geçerli. Uluslararası ticaret durağanlaştı. Uzun bir zaman diliminde maddi üretim alanında kar oranı azaldı ya da yerinde saydı ve üretkenlik kazanımları da düşüş kaydetti.

2018-19’da üretimde ekonomik krizin çeşitli olguları kendilerini net bir şekilde açığa vurdular, ancak finansal alan tam kapasiteyle işlemeye devam etti. Büyük medya ve devletler durumun genel olarak iyi olduğu ve üretimdeki yavaşlamaya ek olarak bir sonraki finansal krizden bahsedenlerin sadece kötü şans getireceklerini onaylatmak için her şeyi yaptılar.

Toplumsal sınıf perspektifi önem arz ediyor: büyük şirketler için, finansal alanda çarkıfelek dönmeye devam ettikçe, oyuncular işlerine devam eder ve bunlar durumdan memnun kalırlar.  Büyük şirketlere bağlı olan devletler için de, ister eski sanayileşmiş Kuzey Amerika, Batı Avrupa devletleri oldun ister Japonya, Çin, Rusya ve başka gelişmekte olan ekonomiler olsun aynı durum geçerli.

2019’da reel hasılanın artışı dikkate değer oranda durmuş ya da durağanlaşmış veya düşmeye başlamışken finansal alanın genişlemesi devam etti: hisse senedi fiyatları rekor seviyelere ulaşarak artmaya devam etti, özel ve kamusal borç kağıtlarının fiyatları artmaya devam etti, gayrimenkul fiyatları da bir dizi ekonomide yükseliş kaydetti.

2019’da (Çin ve Hindistan’da) üretim yavaşladı, (Avrupa’nın çoğunda) durağanlaştı ya da yılın ikinci yarısında (Almanya, İtalya, Japonya ve Fransa’da) öncelikle küresel talebin daralması nedeniyle düşüş baş gösterdi: birçok devlet ve işveren ücretleri ve emekli maaşlarını düşürme uğraşındaydılar, ki bu uğraş gelirlerindeki düşüşü telafi edemeyen ailelerin artan borçları nedeniyle tüketimi düşürdü. Benzer bir şekilde devletler kamu harcamalarında ve kamu yatırımlarında kesintilere yol açacak şekilde kemer sıkma siyaseti güttüler. Nüfusun çoğunluğunun satın alma gücündeki düşüş ve kamu harcamalarının azalmasının bileşimi toplam talebin gerilemesine ve böylelikle üretilenlerin bir kısmının uygun pazar bulamamasına neden olarak ekonomik faaliyetin gerilemesine yol açar.[iv]

Nerede durduğumuzu netleştirmek önem arz ediyor: Üretim artışına bayıldığım için bir üretim krizinden bahsetmiyorum. Daha ziyade mevcut ekolojik krize yanıt olarak küçülmenin örgütlenmesi (planlanması) taraftarıyım. Kişisel olarak dünya genelinde üretimin azalması ya da durağanlaşması beni üzmüyor, tam tersi. Daha az araba üretilmesi ve satışların azalması çok iyi. Diğer yandan kapitalist sistem için bu durum geçerli değil: kapitalist sistem sürekli olarak üretimi artırmak ve yeni pazarları fethetmek zorunda. Bunu başaramadığında ya da tıkandığında finansal spekülasyon dünyasını geliştirerek ve üretim alanına doğrudan bağlı olmayan çok daha fazla hayali sermaye çıkartarak yanıt veriyor. Yıllar boyunca bu işe yarıyor, sonra spekülatif balonlar patlıyor. Kapitalizmin tarihinde birçok sefer, kapitalist sistemin ve üretimin sürekli yayılma mantığı, ticaret savaşları (bugün bilhassa Birleşik Devletler ve ticaret partnerleri arasında durum aynı) ya da gerçek savaşlarda ifadesini buldu ve bu ihtimal günümüzde tamamen seçenekler dışında değil.

Toplumun çoğunluğunu (bu nedenle yüzde 1 karşısında yüzde 99’unu) oluşturan, sömürülen ve imtiyazlı olmayan toplumsal sınıflar açısından, üretken ya da finansal ya da finansallaşmış ya da finansallaşmış üretken; adı ne olursa olsun sermaye birikimi mantığından net bir kopuşun gerekliliği muhakkak. Küçülme hemen başlamalı ve ekolojik krizle mücadele etmek için acilen planlanmalı. Daha az ve daha iyi üretmeliyiz. Toplumun sıhhati için gerekli birçok ürünün üretimi artmalı (düzgün konutların yapımı ve yenilenmesi, kamusal ulaşım, sağlık merkezleri ve hastaneler, içme suyu temini, atık tesisleri, okullar vb.) fakat birçok başka ürünün imalatı radikal bir şekilde azalmalı (kişisel arabalar) ya da yok olmalı (silah imalatı). Sera gazı salımları çarpıcı ve hızlı bir şekilde azalmalı. Çeşitli endüstriler ve tarımsal faaliyetler dönüştürülmeli. Diğer önlemler sermayenin vergilendirilmesi ile birlikte kapsamlı bir vergi reformunu, telafi edecek yeni işe alımlarla ve ücret seviyesinin korunmasıyla birlikte çalışma saatlerinin azaltılmasını, ücretsiz kamusal sağlık hizmetlerini, eğitimi, kamusal ulaşımı, cinsiyet eşitliğini sağlamak için etkili önlemleri kapsıyor. Servetin, toplumsal adaleti gözeterek, insan haklarını önceleyerek ve kırılgan ekolojik dengelere dikkat edilerek dağıtılması gerekiyor.

Gerçek gelirinin (yani satın alma gücünün) azaldığını ya da yerinde saydığını gören nüfusun büyük bir kesimi, bu azalma ya da duraksama karşısında hayati meseleler dahil (yiyecek almak, çocukları okula göndermek, kamusal ulaşım olmadığı için araba almanın gerekli olduğu durumda işyerine gitmek, sağlık bakım hizmetlerini karşılamak vb.) tüketim düzeylerini korumak için borç almaya yöneliyor. Dünya nüfusunun çoğunluğunun artan borçluluğuna karşı radikal çözümler geliştirilmeli ve borçların iptaline gidilmeli. Hane borçları (öğrenci borçları, kötücül mortgage borçları, kötücül tüketici borçları, kötücül mikrokredi ile ilişkili borçlar vd.) bu nedenle iptal edilmeli. Toplumun çoğunluğunun gelirini artırmak, sağlık, eğitim, ulaşım alanlarında kamu hizmetlerinin niteliğini ücretsiz olacak biçimde kayda değer bir şekilde artırmak gerekli.

Kapitalist dünya sisteminin çok boyutlu bir kriziyle karşı karşıyayız: ekonomik kriz, ticaret krizi, ekolojik kriz, gezegen üzerinde kapitalist tahakküm sisteminin parçası birçok uluslararası kurumun krizi (DTÖ, NATO, G7, FED, Avrupa Merkez Bankası), önemli ülkelerde siyasal kriz (özellikle Birleşik Devletler’de büyük şirketlerin iki partisi arasında olan kriz). Birçok ülkenin halkları nezdinde kapitalist sistemin reddedilme seviyesi, Pinochet (1973), Thatcher (1979) ve Reagan (1980) yönetimi altında neoliberal saldırının başlangıcından bu tarafa, son elli yılda hiç olmadığı kadar yüksek.

Gayrimeşru borçların, bu hayali sermaye biçiminin iptali, başka önlemlerin bulunduğu daha kapsamlı bir programın parçası olmalı. Eko-sosyalizm çözümlerin merkezinde yer almalı ve bir kenara atılmamalı. Kapitalist sistemin çok boyutlu krizi karşısındaki mücadeleye öncülük etmeli ve ekolojist-feminist-sosyalist bir çıkış yoluna düşmeliyiz. Bu acil ve mutlak bir zorunluluk.

Eric Toussaint tarihçi ve siyaset bilimci, Üçüncü Dünyanın Borçlarının İptali Komitesi Enternasyonal’inin sözcüsüdür.

[Sushovan Dhar’ın İngilizce’ye çevirdiği metin CADTM web sitesinden alınarak PolitikYol için Ali Rıza Güngen tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir. Yazının orijinalinde yer alan hayali sermaye üzerine tanımlar veren ve kişisel pozisyon belirten kutucuk çevrilmemiştir.]

[i] Bkz. Eric Toussaint, Bankocracy, 2015. Bölüm 3, “Thirty years of financial deregulation”.

[ii]Bir finansal varlıkta uzun pozisyon almak, o konumu alanın, ilgili finansal varlıktan yeterince elinde bulundurduğu anlamına gelir. Uzun pozisyon alan finansal varlığın değerinin artacağı beklentisindedir.

[iii] Alman araba sanayi doğrudan 830 bin kişiyi istihdam ediyor ve daha genel olarak ekonomide 2 milyon iş olanağını destekliyor (Kaynak: Financial Times, “German  industry hit by biggest downturn since 2009”, 6-7 Aralık 2019).

[iv] Krizlerin açıklanması bakımından Marksist iktisatçılar arasında iki büyük okul ortaya çıkmıştır. Biri krizlere kitlelerin  eksik tüketimin (tüketim mallarının aşırı üretiminin) neden olduğu iddia eder, diğeri krizlere aşırı birikimin neden olduğu kanısındadır (karın üretim malları üretimi alanında genişlemeye devam edememesi). Bu tartışma krizleri “yetersiz toplam talep” ile açıklayanlar ve “orantısızlık” ile açıklayanlar arasındaki eski tartışmanın bir varyantıdır. Ernest Mandel, Theories of Crisis: An Explanation of the 1974-82 Cycle, in M. Gottdiener & Nicos Komninos der. Capitalist Development and Crisis Theory: Accumulation, Regulation and Spatial Restructuring, New York, 1989, s. 30. Mandel’i takip ederek mevcut krizin tüketim mallarının aşırı üretimi krizine (dolayısıyla yetersiz talebe) ya da sermayenin aşırı birikimine (bu nedenle, karın yetersizliğine) indirgenemeyecek kadar çok sayıda etkene bakarak açıklanması gerektiğini düşünüyorum.