(Aya Gruber, Colorado Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Hukuk Profesörüdür.)


Geçtiğimiz birkaç ayda meydana gelen olaylar – George Floyd, Breonna Taylor ve Rayshard Brooks’un polisler tarafından öldürülmesi ve savaş aygıtına bürünmüş, protestocuları keyfî şiddete maruz bırakan yetkililerin tekrarlanan olayları – ABD polisliğinin, kovuşturmasının ve cezalandırmasının kötülüklerini gündeme getirdi. Halk, başta beyaz olmayan fakir insanlar olmak üzere, diğer marjinal grupları silip süpüren ceza devletinin genişliğini kavramaya başladı. İnsanlar, polisin köle devriyesinin, endüstriyel kapitalizmin geride bıraktığı “başıboş” insanları kontrol etme, kadınların cinselliğini disipline etme, sendikalara baskın yapma ve siyasi muhalefeti susturma gibi erkeksi, ırkçı ve sınıfçı kökenleri konusunda giderek daha eğitimli hale geldi. COVID-19, hapishanelerdeki aşağılayıcı koşulları açığa vurdu. Tüm bunlar, suç sisteminin yaralama, kontrol etme ve böylece en kötü durumda olanların tâbi durumunu sürdürme eğiliminin, sistemin işlevinden ziyade bir aksaklık olduğu yanılsamasını paramparça etti.

Şu anda, yasa yapıcılar üzerinde, siyasi hedefleri için alelade bir yönetim aracı gibi görülen ceza hukuku yaptırımına son verilmesi baskısını sürdürmek çok önemlidir. Son kitabım, The Feminist War on Crime: The Unexpected Role of Women’s Liberation in Mass Incarceration, [Suça Karşı Feminist Savaş: Kitle Hapishanelerinde Kadınların Kurtuluşunun Beklenmedik Rolü], radikal de olsa basit bir öneriye destek veriyor: Feministler ve diğer cinsiyet politikası uzmanları artık kadına karşı şiddeti caydırmak, kontrol etmek ve çözüme kavuşturmak için ceza hukuku yaptırımını bir araç olarak kullanmamalı. Aksine reformcular, feministlerin toplumsal cinsiyet adaleti adına oluşturdukları cinsiyet eşitliği ve adalet üretmeyen hapishane programlarını ortadan kaldırmaya çalışmalıdır.

Feminizmin Uzun Süreli Ceza Hukuku Kabulü

19. yüzyılın sonlarından günümüze kadar feminist ceza hukuku girişimlerini inceleyen kitap, feministlerin, kadınların ev içi şiddet ve tecavüzden korunmasını sağlama çabalarında, Amerika’nın suça karşı neredeyse bitmek bilmeyen savaşında nasıl çoğu kez asker gibi davrandıklarının ihtiyati öyküsünü anlatıyor. Amaç, feminizmi ve hatta “beyaz feminizmi” doğası gereği yanlış yönlendirilmiş, ırkçı veya cezalandırıcı olarak eleştirmek değil, içeriden gelen itirazlara ve ceza içermeyen bir yolun mümkün olmasına rağmen güçlü feminist grupları tekrar tekrar ceza yasalarını seçmesine yol açan iç ve dış faktörleri incelemek. 19. yüzyıl ahlakçılarından bugünün #MeToo hareketine kadar, önde gelen feministler, ceza kurumlarının hapishaneci, ırkçı ve erkeksi doğasını ve kölelikten sex panic’e [1] kadar daha büyük sosyal fenomenleri ifade ettiğini ve güçlendirdiğini kabul etmeksizin kanunî yaptırımı benimsemişlerdir.

Örneğin, 1890’larda – o zaman ve şimdi son derece ırkçı, sınıflandırılmış ve cinsiyetlendirilmiş – tecavüzün siyah erkekleri linç etmek için birincil gerekçe haline geldiği sırada, ılımlı feminist aktivistlerin tecavüze karşı kampanyası Güney’in Yeniden Yapılanma döneminde popülerlik kazandı. Tecavüz reform programları, Frederick Douglass ve Ida B. Wells gibi linç karşıtı aktivistlerden şiddetli eleştiriler aldı. Bir yüzyıl sonra, aile içi şiddet ve tecavüzle mücadele programları, suç kontrol politikaları, ırkçı suç söylemleri ve predator panic [2] döneminde ilgi gördü ve ceza devletinin kapsamı ve barbarlığının muazzam genişlemesine katkıda bulundu. Bu tarihi ve ele alınmamış ceza dışı yolları anlamak, tacizcilerin ve tecavüzcülerin sertçe cezalandırılmasının her zaman “feminist” olduğu ve ceza hukukuna direnmenin ataerkilliğin kazandığı anlamına geldiği şeklindeki yaygın feminist varsayıma meydan okuyor.

Hapishane Destek Döngüsü

Pek çok çağdaş feminist, ceza hukukunu reddetmeye açık olsalar da önce ceza içermeyen programların “işe yarayacağına” dair güvence istiyor. Tacizi önlemek ve gidermek için tasarlanmış bir dizi eyalet ve kâr amacı gütmeyen hizmet programı vardır. Seattle’daki API Chaya, California Contra Costa’daki Community Restorative Justice Solutions gibi onarıcı adalet alternatifi pilot mahkeme programları bütüncül ve toplulukçu yaklaşımı benimsiyor. Buna ek olarak, Leigh Goodmark’ın Decriminalizing Domestic Violence’ı [Aile İçi Şiddeti Suç Kapsamından Çıkarmak] ve Danielle Sered’in Until We Reckon’u [Tatmin Olana Dek] da dahil olmak üzere önemli kitaplar, savcılık modelinin yerine geçecek onarıcı adalet modelini ayrıntılı olarak inceler. Ben yine de, aile içi şiddetin suç olmaktan çıkarılması tartışmasının ceza aygıtını “değiştirme” alternatifleriyle sürdürülmesinin mevcut ceza sistemine haksız bir avantaj sağladığı konusunda uyarmak istiyorum. Yeni ortaya çıkan hapishane dışı programlarla karşılaştırıldığında, polislik ve savcılık programları her zaman yerleşik ve kanıtlanmış olduğu, daha fazla kaynak sağladığı ve “acil durumlarla” daha iyi başa çıkma iddiasına sahip olacaktır. Gerçekten de, köklü ve aşırı kaynaklara sahip olduğu için suç sisteminin tüm yeni kaynakları aldığı ve onu daha da sağlamlaştırmaya hizmet eden bir hapishane destek döngüsü var.

Örneğin, 1970’lerde şiddet mağduru kadın aktivistler, polisi –“erkeği”- kullanmadan aile içi şiddetle mücadele etmeyi umdu, fakat çok sayıda aile içi şiddetin meydana geldiği mesai saatlerinden sonra çağrılara cevap verecek araçlara yalnızca polisin sahip olduğu sorunuyla karşılaşmaya devam etti. Avukat Yolanda Bako, 1978’de “Hükümetimiz polisi olduğu kadar kadınların programlarını da finanse etseydi o zaman şiddete çözüm de kontrol altında olurdu” diye yakındı. Fakat sonunda aktivistleri polise razı olmaya teşvik etti çünkü “sorun çoktan onların kapısındaydı.” Aktivistler baştan ırkçı, cinsiyetçi ve şiddet içeren bir ceza sistemine isteksizce çekildiler çünkü sistemin kaynakları zaten vardı. Feminist aktivizm sisteme daha fazla kaynak ayırdıkça, ırkçılık ve hapishane karşıtı feministler ceza devletinin yeni bir kolunu inşa etti.

Yeni Bir Paradigma

Hapishane karşıtı Thomas Mathiesen 1986’da, “Hapishane çözümüne gerçekten eklenti haline gelen ‘alternatiflerin’ oluşturulmasına yardımcı olmak yerine, sistemi ‘küçültmek’ için çaba göstermeyi görevimiz olarak görmeliyiz” diyerek uyarıda bulundu. Aktivistlerin dönüştürücü fikirleri ve programları savcılar ve mahkeme yöneticileri tarafından devralındığı ve cezai müdahaleyi sürdürmek için başka bir neden haline geldiği için eklenti fenomenini sıklıkla cinsiyet şiddeti bağlamında görüyoruz.

Döngüyü kırmak için, hapishane karşıtı Critical Resistance [Eleştirel Direniş] grubu, “polisin erişimini sürdüren veya genişleten” “reformist reformlar” ile ceza devletini “yıpratan” “hapishane karşıtı adımlar” arasında bir ayrım yapar; örneğin, San Francisco’nun son zamanlarda yapmaya söz verdiği gibi, suç teşkil etmeyen “quality of life” [3] hadiselerini polisin alanından çıkarmak ve silahlı yetkilileri kriz müdahalecileri ile değiştirmek.

Hapishane paradigmasının yerini alması için, cinsiyet suçlarını kadınların ikincil konumunu güçlendiren acil toplumsal sorunlar olarak kabul eden ama diğer yandan da Mathiesen’in “insani(ve acımasız) çözümler olarak hapishanelerin ve cezalara yönelik ısrarlı ve derin eleştirel tutumunun sonucu olarak hapishane karşıtı duruşunu” benimseyen “neofeminist” bir yaklaşım öneriyorum. Neofeminist bir bakış açısıyla reformcular, diğer şeylerin yanı sıra, yeni veya genişletilmiş toplumsal cinsiyet suçlarına ve daha yüksek cezalara karşı çıkacaklardır. Şiddeti, kötü erkeklerden ziyade toplumsal koşulların bir işlevi olarak nitelendireceklerdir. Şiddete en açık kadınlara maddi yardım sağlayan reformlara sermaye harcayacaklardır.

Yasa yapıcıları toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti teşvik etmekle ceza hukukunu reddetmenin eşdeğer olduğu korkusundan özgürleştirmek ve Amerikan kitle hapishanelerini kaldıracak olan uzun yolda bir adım daha atmak için yapacak önemli işlerimiz var.

[1]: Sex Panic, Amerikalıların masumları kötülüklerinden koruma ihtiyacına yönelik korkularından gelmektedir ve cinsiyete dayalı suçlara yönelik korkuyu ifade eder. Bu anlayış, bir avcı, kötü adam vb figür içerir ve bu kişinin masum insanlara zarar vereceğine dair bir korku yaratır, sonuç olarak da bu kişiye karşı her türlü yaptırım serbesttir.

[2]: Predator Panic, yani avcı paniği, yukarıdaki anlayışın etkisiyle, kötü adama, “avcıya” karşı korkuyu ifade eder.

[3]: “Yaşam kalitesi” terimi, kamusal alanlarda toplanma, içki içme gibi normalde suç teşkil etmeyen bir dizi faaliyetin yanı sıra grafiti, halka açık yerlerde idrara çıkma, dalkavukluk, çöp atma ve kamusal alanlarda lisanssız sokak satışları gibi küçük suçları ağır bir şekilde denetleme uygulamasına atıfta bulunur. Bu uygulamalar, büyük ölçüde beyaz olmayan kişilerin tutuklanmasına ve artan polis şiddetine katkıda bulunuyor.

[The Gender Policy Report’daki orijinalinden Melda Yetkin* tarafından PolitikYol için çevrilmiştir.]

Melda Yetkin*

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi alanında yüksek lisans yapıyor. Hapishane feminizmi üzerine çalışmalar yürüten Yetkin, hali hazırda bu alanla ilgili çevirmenlik yapıyor.