Gelişmekte olan piyasa ekonomilerinin etrafındaki öforya bir süre önce gözden kayboldu, ama bir şekilde Asya’daki ekonomilerin küresel eğilimin tersi bir gidişat izleyebileceği ve alternatif bir büyüme kutubu yaratmaya yetecek kadar hızlı büyüyebileceğine dair umut sürüyor. Küresel finansal krizde ve sonrasında Asya “ayrışmasının” bir mit olduğu ve ABD’nin Çin’e karşı yürüttüğü ticaret-teknoloji savaşı bölgedeki baskın ekonomi olarak Çin için yakın beklentiler ile ilgili fazla iyimserlik yaratmıyor. Ama bu, her yolu deneme mevsimi.

Temel sorun, küresel ekonomide efektif talebin yetersizliği, ki bu on yıllar boyunca süren, ücretleri üretkenlik artışının çok gerisinde bırakan ücret baskılamasını yansıtıyor. Dolayısıyla talep artışındaki eksiklik üretken varlıklara yatırım yapma saikini azaltıyor. Bu nedenle, büyük sermaye, daha fazla yatırım yapmak yerine fikri mülkiyet hakları ve çok çeşitli piyasa manipülasyonu biçimlerinden elde edilebilecek rantlar için rekabet ediyor.

Gelişmiş ülkeler cari fazla veya daha küçük açıklar verdiklerinden küresel ekonomi için net talep itkisi oluşturmuyor. Almanya, avro bölgesinin geri kalanını kendi suretinde merkantilist olmaya zorladığından Avrupa, küresel cari fazlalardan daha fazla sorumlu oluyor. Peki, küresel kapitalizm için ihtiyaç duyulan yeni talep nereden gelecek? Gelişmekte olan Asya küresel talep durgunluğunu azaltabilir mi?

Ne yazık ki, bölgenin çoğunluğunda büyüme stratejisine dayanak oluşturan iktisadi model önemli ölçüde değişmedikçe bu, mümkün görünmüyor. Bölgenin çoğunda yavaşlayan büyüme mevcut stratejinin sınırlarına ve onun yarattığı kırılganlıklara işaret ediyor.

Küresel genişleme süresince Asya ekonomileri büyümenin itici gücü olarak ihracata odaklandı ve Birleşik Devletler (ironik olarak dünyanın geri kalanının, özellikle de aynı Asya ülkelerinin tasarrufları ile finanse edilen) daha fazla net ithalat gerçekleştirdiği sürece bu, onların lehine oldu. Çin, (diğer gelişmekte olan bölgelerde olduğu gibi) bölgenin çoğunu, Asya içi ticarette aracılığı hakim kılan çok daha güçlü bağlantıların içine çekerek, Küresel Kuzey’e ihracat yapmaya yönelik bölgesel bir üretim ağının merkezi haline geldi.

Küresel krizden sonra strateji değişti. İhracat pazarları küçüldükçe veya cansızlaştıkça, diğer bölgesel veya iç pazarları aramaktan başka çok az seçenek vardı. Çin, aynı zamanda bölgeden ihracatı arttıran teşvik politikaları vasıtasıyla bu sürecin başından sonuna kadar ayakta kalan ve itici güç oldu. Ama yine de diğer Asya piyasaları artan ücret gelirleri yerine büyüyen borca dayanarak genişledi. Bu [borç] –özellikle konut ve gayrimenkul için tüketici kredilerine ve inşaat sektörüne banka kredilerine yönelen- dış ve iç borçtu.

Dış borç gelişmekte olan ülkeler için ilave bir kırılganlık kaynağı oluşturdu. Gelişmekte olan Asya ekonomilerinin toplam yurt dışı ve döviz cinsinden borcu 2007’nin ilk çeyreğinde 375 milyar dolardan 2019’un ilk çeyreğinde 1394 milyar dolara yükseldi. Ve bu [borcun] çoğu özel bankacılık dışı yatırımcılar tarafından tutulan tahvil biçimindeydi. 2018’in son çeyreğinden itibaren bankacılık dışı kesim tarafından tutulan menkul kıymetlerin toplam dış borç içindeki payı Endonezya’da yüzde 58, Filipinler’de yüzde 63 oldu. Hindistan için aynı dönemde bu artış yüzde 7’den yüzde 21’e iken Tayland’da önceki altı yıl içinde yüzde 14’ten yüzde 22’ye çıktı. Tahvil piyasaları bilindiği gibi değişken ve algıdaki görece küçük değişiklikler üzerinden büyük salınımlar ile karşılaşabiliyor, dolayısıyla böyle bir pozisyonu olan gelişmekte olan ülkeler borçlarının GSYİH’ye oranı çok düşük düzeydeyken sorunlar yaşayabiliyor.

Dahası böylesi bir bağımlılık içerisinde mevcut bulunan riskler, ülkeler arası net sermaye akımları daha istikrarsız hale geldikçe ve birçok Asya ülkesi için negatife yaklaşmasıyla belirgin hale gelmiştir. İstikrarlı bir hale gelmesine rağmen 2014’ün başları ve 2017’nin ortaları arasında Çin’den net çıkışlar dikkate değerdi. Ama bir bütün olarak Asya bölgesinin geri kalanı da azalan net giriş sergiliyordu.

Bu ticaret cephesinde açık hale gelen sorunları hem yansıtıyor hem de derinleştiriyor. Asya ihracatı Bay Trump sahneye çıkmadan çok önce azalmaktaydı: küresel krizden çıktıktan sonra ticaretteki büyüme 2014’ten az oldu ve henüz toparlandı. Bu esnada Asya’nın geri kalanının Çin ile olan ticarete bağımlılığı yüksek kalmaya devam ediyor ama daha kötü koşullarda. Kuzeye [yapılan] ihracat durgunlaştıkça ve azaldıkça Çin bir piyasa olarak gelişmekte olan Asya’ya daha fazla dayanıyor ve Çin’in bölge ile olan ticaret fazlaları artıyor.

Dolayısıyla Çin yeniden dengeleniyor ve ABD ticaret savaşlarının yarattığı tehditlerle başa çıkmayı öğreniyor- ama bunun gelişmekte olan Asya için iyi olması gerekmiyor. ABD’den yapılan ticaretin yönünün değişmesi şu anda (Vietnam ve Filipinler gibi) bazı ülkelere yararlı olabilir, ancaj ticaret savaşının net etkileri onlar için bile hala net değil. İhracat gelirlerinin azalması ve durgun küresel piyasalar döviz geliri elde etmeyi ve dış talebe dayalı olmayı zorlaştırıyor. Büyük döviz rezervleri ile “kendini sağlama alma” düzeyi de düşüyor. Gerçekte, gelişmekte olan Asya ülkelerinin çoğu artık ihracata dayalı büyümeye dayalı olmasa bile küresel talebin canlanması bölgedeki uzun süreli iyileşme için kesinlikle hala önemli.

Bu zaman zarfında önceki büyümenin iki niteliği büyüen sorunlar yaratıyor: ekolojik zarar ile artan varlık ve gelir eşitsizliği. Özellikle Çin’de yenilenebilir enerjiye önem verilerek karbon emisyonunun üzerine daha etkin şekilde gidiliyor. Ama halihazırda bölge genelinde iklim değişikliğinin etkisi çok belirgin ve bu etkiyi azaltma ve uyum önlemleri yetersiz. Şu anda atmosfer kirliliğinin en kötü olduğu yer Hindistan; su kirliliği ve kıtlık o denli bariz ki su savaşları geleceği belirleyebilir; azalan toprak kalitesi ve yok olan ormanlar ve doğal yaşam alanları doğanın aşırı sömürüsüne işaret ediyor. Aynı zamanda arta eşitsizlikler yalnızca hakkaniyetsiz değil, ama (cinsiyet, etnik grup, kast vb) sosyal farklılıklara dayalı farklı şiddet biçimleri ortaya çıktıkça veya daha yaygın hale geldikçe toplumsal gerilimlerin arttığı hoşnutsuz toplumlar yaratıyor. Bunlar jeopolitik güvensizlik ve savaş tehditlerine kadar yayılabilir.

Doğu-Güneydoğu Asya’daki birkaç başarılı aykırı örnek dışında çoğu ülkede yapısal reformların hala yetersiz olmakla beraber uygulanabilir bir alternatif strateji bunlara değinmek zorundadır. Birçok ülkedeki istihdam yaratmayan büyüme, özellikle Hindistan’da belirgin olan, emek piyasalarındaki kalıcı ve artan kayıtdışılığın yanısıra son zamanlardaki iş kayıpları ile birleşti. Tam da mali disiplin kaygılarının, iklim değişikliği ve çevre ile ilgili endişeleri gidermek için gerekli kamu yatırımları veya karşı devrevi önlemleri engellediği sırada bu, iktisadi faaliyet üzerinde daha ileri negatif çarpan etkisi yarattı.

Bütün bunlar, tercihen düzenlenmiş bir Küresel Yeşil Yeni Anlaşma’nın bir bölümü olarak New Deal (Yeni Anlaşma) ve Marshall Planı’nın 21. yüzyıl versiyonunu çağırıyor. Marshall Planı ile birlikte ABD Yeni Anlaşması’nın üç önemli unsuru vardı: krizden çıkış, gelirin yeniden dağıtımı ve düzenleme Krizden çıkış planı büyük ölçekli bir mali teşviğe dayanıyordu ve hız, ölçek ve cömertlik ile tanımlandı. Gelirin yeniden dağıtımı istihdam yaratma ve sermaye, emek ve toprak piyasalarının düzenlenmesi ile maliye politikası aracılığıyla gerçekleştirildi. Bunların tamamı 20. yüzyıl ortalarında küresel talebi canlandırmak için çok önemliydi- ama mevcut durumda bunlar bugünün politika gündeminde yer almıyor. Çin’in Bir Kuşak ve Bir Yol İnisiyatifi’nde (Belt and Road Initiative) dışarı açılması olumludur ve [bahsedilen] yönlerden yetersizdir.

Gelişmekte Olan Asya, Küresel Yeşil Yeni Anlaşma’nın, yani kamunun istihdam yaratan bakım faaliyetleri ile birlikte “yeşil” altyapı yatırımlarındaki temel rolünün olduğu düzenlenmiş bir genişleme paketinin, başlıca yararlanıcısı olabilir. Bu OECD ve G20 tarafından yakın zamanda önerildiği gibi Kamu-Özel İşbirlikleri ve “yenilikçi” finansman anlaşmaları vasıtasıyla özel yatırımları teşvik ederek gerçekleşmeyecek. Bunun yerine, artan kamu harcamaları, özellikle (dijital şirketler dahil) ÇUŞ’lerin, ICRICT’in önerdiği gibi gelirin kurala-dayalı dağılımı ile teklik ilkesine dayalı vergilendirilmesinde daha fazla vergi işbirliği aracılığıyla artan kamu gelirleri ile finanse edilebilir. UNCTAD’ın vurguladığı gibi merkez bankaları ve kalkınma bankaları için de büyük bir potansiyel görev var. Gelirin yeniden dağılımı ve düzenleme bu alternatif ama gerekli stratejinin esas unsurları olmak zorunda. Küresel anlaşmanın sağlanması zor olsa bile, bunun için bölgesel işbirliği gereklidir – ve Asya’da fiilen uygulanabilir.

[Bu metin www.networkideas.org’taki orijinalinden Türkçe’ye Ekin Değirmenci tarafından PolitikYol için çevrilmiştir.]