1960’ların ortalarından itibaren Yeni Sol, sosyalizmi soyut ve ruhsuz, gelenek karşısında ilerlemeyi, sınıf karşısında kimliği ve ortak uğraş karşısında serbest seçimi tercih eden doktriner bir doğrultuya yerleştirdi.

Batıyı etkisi altına alan popülist isyan ana siyasal güçler arasında ahlaki bir amaç eksikliğini ve derinleşen bölünmelerin üstesinden gelecek bir çoğunluk siyasetinin eksikliğini ortaya seriyor. Bir ekonomik ve kültürel güvensizlik döneminde liberal seçkinler mesafeli ve erişilmez görünmeye devam ediyorlar. Finansal çöküşün üzerinden on yılı aşkın bir süre geçtikten sonra ve küresel bir kitlesel göç bağlamında, müesses nizam halkların ve ulusların kim oldukları, bunları neyin birleştirdiği ve bunların nereye doğru yol aldıklarına dair ikna edici bir hikayeye sahip bulunmuyor.

İsyancılar siyasal kurallar kitabını yırtıp attılar ve İtalya’da olduğu üzere, iktidardaki eski partileri mevkilerinden uzaklaştırdılar. Ancak görevi devraldıklarında, popülistler siyaseti kutuplaştırdığı ve “halkı” müesses nizam ve göçmenlere karşı – “onlar” karşısında “biz” şeklinde olmak üzere – kışkırttığı kadar hakim modeli dönüşüme uğratmıyor.

Ne müesses nizam ne de ona meydan okuyanlar, ekonomik adaletsizlik ve toplumsal parçalanmaya dair yaygın huzursuzlukları hedefe koyarak geniş destek devşirme kapasitesine sahipler. Ulusal yenilenme için bir strateji tanımlamaya uğraşmalarının ana nedenlerinden biri kimlik siyasetini benimsemiş olmaları.

Kimlik siyaseti yurttaşlar olarak insanların paylaştıkları, ulusal toplulukların üyeleri olarak onları birbirlerine bağlayan şeylerden ziyade bireylerin ya da ayrı grupların değerlerine odaklanır. Ortak bağlardan ziyade farklılıkları önceleyerek, kimlik siyaseti, aidiyet hissini yerinden eder ve siyasetin niteliğini dört yolla değiştirir: ilkin katkı ve fedakarlıktan kurbanlık kültürüne, ikincisi ortak bir yaşam inşasından protesto siyasetine, üçüncüsü temsili demokrasi mücadelelerinden doğrudan eyleme ve son olarak kolektif özneden sosyal medyanın yankı odalarının güçlendirdiği narsistik grup-düşüncesine.

Kimlik siyasetinin yükselişi 1960’ların “kişisel olan politiktir” mottosunun zaferini gösteriyordu. O zamandan beri hem sol hem de sağ bu yaklaşımın çeşitlemelerini benimsediler. 1960’ların ortalarından itibaren Yeni Sol, sosyalizmi soyut ve ruhsuz bir doktriner doğrultuya yerleştirdi. Solun amacını daha fazla ekonomik adalet sağlamak için mücadeleden ziyade esasen kültürel özgürleşmeyle eşitledi. Yeni Sol’un sosyalistleri ilerlemeyi geleneğe tercih ettiler, kimliği sınıfa ve serbest seçimi de ortak uğraşa.

Görev başındayken hem Harold Wilson hem de Tony Blair etik bir vizyonu eklemlemeye çalıştılar ancak hükümetleri yurtseverlik ve ortak iyidense modernleşme ve serbestleşmeye çok daha fazla adanmıştı. Sol siyaset artan oranda teknokratik ve karşılıklı yükümlülükler etrafında ulusal yenilenmeden ziyade bireysel hakların genişletilmesine ve mali transferlere odaklanarak işlem merkezli bir hale büründü. Canlandırıcı bir amacın yokluğu, Britanya’da solun 1976 ve 2008’de sağın yeni politik düzenlemeler oluşturmak için faydalandığı iktisadi krizleri neden ardında bıraktığını da kısmen açıklıyor.

1980’lerin başından itibaren Yeni Sağ, liberteryen iktisatla devletin kurumsal ele geçirilmesini birleştirdi. Bunun etkisi muhafazakarlığı sınırsız bir kapitalizmle ve büyük oranda karşıklıklı görevlerden azade bireysel özgürlükle müttefik hale getirmek oldu. Köktenci bir inancın saldırgan bir tüketici kültürüyle gerçekleştirdiği bu korkunç ittifak, yurttaşlığa olan tarihsel bağlılığın önüne geçti. Ronald Reagan ve Margaret Thatcher ahlak ve umut dilini konuştular ancak onların siyaseti öfkeli bir bireyciliği teşvik etti. Daha yakın zamanda George W. Bush’un “müşfik muhafazakarlığı” ve David Cameron’un “büyük toplum” vizyonu piyasa köktenciliğini kontrol altına almak ya da medeni bağları yeniden oluşturmak konusunda başarısızlığa uğradı.

O dönemden bu yana Batı’daki siyasal çekişme, liberal seçkinlerin ve isyancıların artık üzerinden güç devşirdiği kabileciliği güçlendirerek kültür savaşlarına dönüştü. İki taraf da kamuyu diğerinin yarattığı tehlikeden koruma iddiasıyla kendisini meşrulaştırıyor.

Sonuç olarak, siyasetimiz daha partizan hale geldi. Liberal seçkinler bağnazları yobaz ve ırkçı olarak görüyorlar. Hillary Clinton’ın çoğu daha önce Demokratlara destek veren Donald Trump seçmenleri hakkındaki “acınacaklar topluluğu” şeklindeki alayı bu yaklaşımı tam anlamıyla özetliyor. Daily Telegraph gibi bir zamanların saygın bir gazetesi uzlaşmasız Brexit konusunda fikir ayrılığı içindeki siyasetçileri ihanetle suçluyor. Anlaşmazlık şeytanlaştırmaya vardıkça demokrasi değer yitiriyor ve demagojik hale geliyor. Kimlik siyaseti herhangi bir kamu hizmeti ve saygın davalar için uğraşma düşüncesinden yoksun.

Bireyselleşmiş kimlik takıntısı ırk, cinsiyet ve cinslere dair farklılığı mutlak bir ayrıma dönüştüren ahlaki bir paniği güçlendirdi. Bir örnek, feminist yazar Germaine Greer’a trans kadınların “kadın olmadıkları”nı söylediği için yöneltilen transfobi suçlaması. Kamusal tartışmaya ilişkin etik normlar hakkında bir uzlaşı olmadığında, başkaları için nefret söylemi olan diğerleri için özgürce konuşma demek.

Herhangi bir ortak ahlaki ufuktan yoksun bir toplum bu mantığa göre her baktığı yerde suç görmeye mahkumdur. Kanunu biçimlendirecek ortak ahlaki değerler yoksa, her türlü ayrımcılığa karşı mücadele Hobbesçu bir “herkesin herkese karşı savaşı”na dönüşmeyecek midir? Yetişkinler ve yurttaşları beslemek yerine siyaset, insanlara giderek ebedi ergenler ve kimlik pazarındaki tüketiciler şeklinde davranıyor.

Biyolojimiz ve toplumsallaşmamızın sadece inşa edilmiş oldukları varsayıldığından bunlar iradeyle değiştirilebilir. Kendi kişisel istencimiz dışında herhangi bir şeyin anlamı yok. Her türlü engelden kurtulmuş birey ne isterse o olabilir. Bu bağlamda hem liberal seçkinler hem de isyancılar tam da demokrasinin ulus, kültür, birlikte yaşama yolları ve ortak insan doğamız üzerine aşkın bir diyaloga ihtiyacımız olduğu sırada kamusal tartışmayı kutuplaştırıyorlar.

Bir yüzyıldan daha uzun bir zamandır, muhafazakarlık, sosyalizm / sosyal demokrasi ve liberalizm bu temel sorular etrafında demokratik bir çekişme içinde oldular. Her biri daha iyi bir gelecek için makul umut temin etme çabasıyla farklı bir yanıtlar kümesi sundu. Bugün her üç siyasal gelenek de karışıklık içinde, yaygın inançlar ve değerlerle uzlaşmazlık yaşıyorlar. Muhafazakarların yetkin, güvenilir bir güç temin etme namı yerlerde sürünüyor. Bunların piyasa köktenciliği modeli evrensel adalet hissiyatını zedeleyerek zenginliğin az sayıda kişinin elinde yoğunlaşmasına neden oldu. Sosyal demokratlar ve sosyalistler geleneksel işçi sınıfı destekçilerini büyük oranda kentli ve ilerici bir seçmen kitlesi uğruna terk ediyorlar. Bunların devlet yönetiminde eşitlik modeli ve çok kültürcülükleri toplumu bölüyor.

Son yıllarda muhafazakarlık yükselişte ve muhtemelen baskın gelecek gibi duruyordu. 2017’nin baskın genel seçimi öncesinde Tony Blair ve David Cameron’un paylaştığı sosyoekonomik liberalizmin ötesinde bir genişletilmiş merkez zemini Theresa May işgal ediyordu. Eski personel şefi Nick Timothy’nin Burkevari ekonomik adaleti toplumsal tutunumla kaynaştırma idealinden etkilenerek May, hırslı bir sınai strateji ve şirket kurullarında işçi temsiliyle muhafazakarları ekonomide sola çekerken eş zamanlı olarak bunları toplum ve kültür alanında sağa çekmeye kalktı. Ancak içeride reformlara öncülük etme ve bunları yasalaştırma konusundaki başarısızlıkğı yeni bir Tek Ulus Muhafazakarlığı tanımlama potansiyeli olan post-liberal fikirleri gözden düşürdü.

Brexit konusundaki derin uzlaşmazlık Torylerin ne kadar yönsüz ve bölünmüş olduklarının semptomu. Parlamenter çoğunluğu kaybettikten bu yana May, “Korku Projesi”ni destekleyen başarısızlığa uğramış sosyoekonomik liberalizmi daha fazla görmek isteyen muhafazakar “kalma yanlıları” ve büyük işletmeleri ve (ayrılmak için oy vermiş aynı işçi sınıfına zarar verecek olan dibe doğru bir düzenleyici yarış içinde) dizginlerinden boşanmış küresel serbest ticareti destekleyen küçük bir hükümet gibi liberter ütopyanın peşindeki önde gelen “Brexit yanlıları” arasında kalmış durumda.

Bunların ikisi de haklar ve yükümlülükleri özgürlük ve kardeşlikle destekleme peşindeki muhafazakar bir vizyon sunmuyorlar. Kısa süre Cameron’a danışmanlık yapmış olan muhafazakar yorumcu Danny Kruger “Kardeşlik ait olma, mensup olma, özdeşlik ve tikellik alanıdır” yazmıştı. “Komşuluk, gönüllü birlik, inanç ve bizi bazılarına bağlayan diğerlerinden ayıran bütün kimlik unsurlarıyla ilgilidir.”

Donald Trump, Wall Street’teki finansal oligarşi ve Silikon Vadisi’ndeki milyarderlerin çıkarlarına hizmet eden daha fazla “tek ülkede neoliberalizm” sağlamak için korumacı duvarlar dikerek muhafazakar geleneğe yönelik saldırıyı yeni bir düzeye taşıdı.

Muhafazakar Brexit yanlılarının önde gelenleri gibi Trump liberter amaçlar peşinde giderken devrimci araçlar kullanıyor. Onun isyanı ABD’de partilerin müesses nizamını yerle bir etti ancak aynı zamanda kontrol altında tutmayı vaat ettiği büyük yönetimi de güçlendirdi. Bunun nedeni büyük işletmelerin vergi indirimleri ve kuralsızlaştırma şeklinde yönetimin desteğine ihtiyaç duymasında yatıyor.

Bu sırada, dizginlerinden boşanmış küresel serbest piyasayı toplumsal örgütlenmenin temel tarzı olarak benimseyişleri arka çıkmak istedikleri topluluğun tutunumu ve aile hissiyatının altını oyan bazı Cumhuriyetçiler, Yeni Sağ fikirlere tutunuyorlar.

Ne Trump’ın liberter popülizmi ne de Yeni Sağ’ın ekonomik liberalizmi muhafazakar, çünkü her ikisi de siyasette şirket kaynaklarının gücünü sağlamlaştırdı ve ABD demokrasisi üzerindeki oligarşik kontrolü pekiştirdi.

Toryler gibi ABD’de Cumhuriyetçi Parti de uzun zaman önce, Fransa’daki Devrim Üzerine Düşünceler’de (1790) muhafazakarlığı “muhafaza etmek üzere reform” yapabilme yeterliği olarak tanımlayan Edmund Burke’ün felsefesini terk etti. [Muhafazakarlığın, ç.n.] Amacı, piyasaların ve devletlerin pek bir rolünün ya da hiç rolünün olmadığı toplum kurumlarını yenilemek: kültür, din, aile ve Burke’ün “küçük müfrezeler” dediği, insanların birbirlerine yardım etmelerine yardımcı olan bütün yurttaş dernekleri.

***

Doğu’da sosyalizmin ve Batı’da sosyal demokrasinin çöküşü sonrasında sol, entelektüel olarak geri çekilme durumunda kaldı. Farklı yollarla, her iki model de soyutlardı ve temsil etme iddiasında bulundukları işçilerin gündelik yaşamlarından kopuk hale geldiler. Ekonomist bir düşünüşe dayanan ruhsuz bir teknokrasi; iktidar, demokrasi, yaratıcılık ve insanın kendini gerçekleştirmesi gibi sorunlar üzerinde duran William Morris ya da GDH Cole gibi ahlaki sosyalistlerin romantik vizyonu üzerinde rasyonalizmin zaferine işaret etti. Komünist merkezi planlama ya da sosyal demokrat mali transferler, sermaye ve emek arasındaki temel ilişkileri dönüştürme ve işçi sınıfı toplulukları arasında kendi değerine dair hissiyatın savunulması girişimi karşısında galebe çaldı.

1990’larda Bill Clinton, Tony Blair ve Gerhard Schröder’in “üçüncü yol”u, Thatcher ve Reagan’ın neoliberal düzenini, onun etkisini ılımlılaştırmaya çalışırken kabul ederek göreve geldi ve iktidarını korudu. Yeni Sol’un sosyokültürel liberalizmini, ayrı bir ahlaki ve yurttaşa dair vizyon dahi sunmadan Yeni Sağ’ın ekonomik liberalizmiyle kaynaştırdı.

“Güleryüzlü küresel kapitalizm” vaadi anlamlı bir gelecek için gerçek bir umut değil sığ iyimserliği yansıttı. “Bu başarısızlık merkez solun 2008 çöküşünü takiben adil bir toplum vizyonunu yeniden inşa edememesini açıklar” demişti İşçi Partisi vekili ve siyasal düşünür John Cruddas. “O zaman itibarıyla [sol, ç.n.] çok fazla zemin kaybetmişti ve kendisi mesafeli, teknokratik ve yönetimsel olarak sundu.”

O zamandan bu yana sol ya sosyal demokratik statükoyu benimsedi ya da aşırı solun isyanını. İlki, Alman Sosyal Demokratlarda olduğu üzere solu sürekli olarak azınlık konumunda bırakan ya da gördükleri destek tek haneye inen Yunan, Fransız, Hollandalı ya da Çek merkez sol partilerindeki gibi bunları çöküşe mahkum eden neoliberal kemer sıkmayla birliktelik anlamına geliyor. Sosyal demokrasinin bürokratik merkezciliği daha önceki çekirdek seçmenleri kendisinden uzaklaştırdı.

Kendilerince Yunanistan’daki Syriza, İspanya’daki Podemos, Jeremy Corbyn’in İşçi Partisi ve Amerika’da Bernie Sanders gibi aşırı sol isyancılar siyasette, genciyle yaşlısıyla çok sayıda seçmeni harekete geçiren yeni bir hareket oluşturuyorlar. Enerji dolular ve piyasa köktenciliğini, kemer sıkmayı ve durağan ücretleri reddeden yaygın ruh halinden faydalanıyorlar.

Ancak [aşırı sol, ç.n.] geniş bir seçmen koalisyonuna seslenen ahlaki bir vizyona sahip değil. Anti-emperyalist dış politika ve kozmopolitan çok kültürcülük toplumun muhafazakar olan ancak muhafazakar örgütlerin içinde yer almayan kesimini, özellikle eski işçi sınıfı ve alt orta sınıfların bazı kesimlerini kendisinden uzaklaştırıyor.

Hem sosyal demokrasi hem de aşırı sol ulusal kimlik hissiyatına ve tehlike altındaki alışıldık yaşam biçimlerine dair pek söyleyecek bir şey sahibi değiller. Çoğu sıradan insanın iş, aile, miras alınan kültür ve toplumsal istikrara değer verdiğini fark edemiyorlar.

Üç siyasal gelenekten, liberalizm popüler destek kaybederken seçkinler arasında baskın olmak gibi paradoksal bir konumda. 1989’dan bu yana Blair gibi liberaller, özgürlük ve özgürleşmeyi teşvik amacıyla devleti piyasa gücüyle birleştirerek, serbest piyasa iktisadıyla toplumsal eşitlikçiliği kaynaştırdılar. Bu liberal düzenin altında serbest seçim önündeki mümkün olan en az sınırın yer alması anlamıyla özgürlüğü genişletmek gibi bir ahlaki vizyon bulunuyordu.

Britanya’da ana partiler kademeli olarak liberalizmin bu ilerici versiyonuna yakınsadılar. Önce İşçi Partisi artan oranda kendi karşılıklılık ve kendine yardım geleneklerini görmezden geldi ve bunlar yerine devletin güvence verdiği bireyciliği benimsedi. Daha sonra Muhafazakarlar kendi Burkevari toplum miraslarını piyasa bireyciliği uğruna terk ettiler. En sonunda Liberal Demokratlar sivil toplumda kendilerini örgütleyen yurttaşlar anlamında kendi miraslarını büyük oranda unuttular ve en iyi haliyle Nick Clegg, Danny Alexander ve David Laws’un örneklerini sunduğu  hem ekonomik hem de sosyokültürel serbestleşme gündemini ilerlettiler.

Öfkeli bireyciliğe liberal alternatif, Edmund Burke ve Alexis de Tocqueville gibi “muhafazakar” liberallerin başlattığı ve T.H. Green, L.T. Hobhouse ve J.A. Hobson gibilerinin geç ondokuzuncu yüzyılda geliştirdiği toplumsal bağların ve özgür bir araya gelmenin felsefesidir. Bu şahısların yeni liberalizmi kişisel gelişimin toplumsal koşullarını vurgulayarak John Locke ve J.S. Mill’in toplum karşısında bireye verdiği önceliğe karşı çıkmıştı.

Bu mirası benimseyen son Liberal lider, partinin savaş sonrasındaki en önde gelen parlamenter entelektüeli olan ve bireyler ve toplumu oluşturan yurttaş grupları arasında bir denge oluşturulması gereğini savunan Jo Grimond’du. “Toplum birey için, su balık için ne kadar vazgeçilmezse öyledir” demişti Grimond. Karşılıklı yardım ilişkilerine dayanarak insanlar uygun biçimde kendilerini ifade etme olanağı ve cesaret, sadakat, cömertlik ve onur gibi toplumsal erdemlere değer veren bir siyasa içinde istikrara kavuşabilirler.

Bu eski liberal geleneklere yaslanmak yerine çağdaş liberaller bahisleri yükseltip, piyasa köktenciliğini kimlik siyasetiyle kaynaştıran bir tür ultra-liberalizmi benimsediler. New Statesman’dan John Gray bunu “alt-liberalizm” olarak adlandırıyor. Hoşgörüyü ve daha geniş bir özgürlük kavrayışını savunmaktan ziyade ultra-liberal siyaset, kişisel seçimler önünde hiçbir sınırlamanın olmadığı sınırsız bir dünya için ulusal ya da bir topluluğa ilişkin kimliğe dair aidiyetin üstesinden gelmeyi hedefliyor. Liberal kimlik siyasetinin kökeni burada yatıyor.

Karşıt değerler ve inanışlara dair, hakikate ulaşma kaygısı içinde eleştirel bir tartışma geçmişte kaldı. Tam tersine ultra-liberaller uygunsuz olgulara ilişkin olarak en iyi ihtimalle kayıtsızlar ve en kötü ihtimalle meziyetlerini kendi doğruluklarına işaret eden safsatalarla uğraşmak için kullanıyorlar. Çoğunluğu ve daha komüniter değerleri görmezden gelen seçkin bir kozmopolit vizyonu desteklerken, yurtseverliği reaksiyoner ve ulusal kimliği de baskıcı bir inşa olarak kınıyorlar. Bu yaklaşım birlikte yaşamanın bağlı olduğu ortak ahlaki bir ufuk imkanını ortadan kaldırıyor.

***

Günümüzde üç ana siyasi gelenekten hiçbiri ahlaki amaç, umut ve anlam siyaseti önermiyor. Kolektif “biz”e adanmışlık olmadan siyaset dayanışmayı büyütemez, görev anlayışı aşılayamaz ya da kolektif eylem yaratamaz; ki bütün bunlar demokrasinin ve temel özgürlüklerimizin dayanıklılığı için vazgeçilmezdir. Bir amaç siyaseti, tarihsel kimlikte çıpalanmış gurur ve insanlık onurunu, bütün ilerlemenin olumsal ve tersine çevrilebilir olduğunun teslim edilmesiyle birleştirir. Kazanılmış olan kaybedilebilir. Umut ilerlemeye olan körü körüne inanca ya da aidiyet bağlarından kurtulmaya dayanmaz. İnsanların dayanıksızlığını kabullenmeye ve direnişi büyütmeye dayanır. Bir umut siyaseti, hem ilerlemeye dair sığ iyimserliği hem de insan doğasına dair derin kötümserliği reddeder. İnsan olmanın ne olduğuna dair soruları iyi yaşamı neyin teşkil ettiğine dair sorularla bağlantılandırır. Hakimiyet ve soyut zenginlik arayışı ile değil daha ziyade karşılıklı farkındalık – yeteneklerimiz ve rollerimiz nedeniyle toplum tarafından fark edilme – pratikleri aracılıyla birbirimize bağlıyız.

Bu durum işe atfedilen değerde yansımasını bulur, çünkü iş sadece kendimizi ve sevdiklerimizi desteklemek için gelir yaratmaz, aynı zamanda özsaygı ve anlam temin eder. Çalışma aracılığıyla yeteneklerimizi, oldukları haliyle, anlamlı amaçlar doğrultusunda kullanırız. Topluma katkıda bulunarak değer yaratan ve yurttaşlığın önemini bilen tatminkar kişiler haline geliriz.

Yeni bir çoğunluk siyaseti insanların değer verdikleri şeylerle başlar: aile, dostluk, yerellik, topluluk ve ülke. Daha iyi bir gelecek için makul umut, bir fedakarlık ve ortak iyiye katkı hissi barındıran yaşam biçimlerine çıpalanmalıdır.

Sosyalist ve “Tory anarşist” George Orwell bu eğilimi, özgürlük, adil olmak ve belirli mekanlara yerleşmiş olanlara değer vermeye dair bir “ortak nezaket” olarak adlandırdı. Bütün bu değerler deneyimlenmiş kardeşliğe, hayatlarımıza anlam ve onur bahşeden verme-alma ilişkilerine dayanıyor.

Adrian Pabst Kent Üniversitesi’nde Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Fakültesi Dekanı ve John Milbank’la birlikte “The Politics of Virtue” (Rowman & Littlefield) kitabının yazarıdır.

[Ali Rıza Güngen tarafından NewStatemant’daki orijinalinden PolitikYol için çevrildi.]